Halil Babür: Sürekli şikâyet edenin keyfi yerindedir

Son Yaz dizisinde mafya babasının pek sevilmeyen oğlu Soner’i canlandıran Halil Babür, oyunculuğun aklına nasıl düştüğünü anlattı: Sevilmek istiyordum küçükken...

13 Mart 2021 Cumartesi, 16:05
Halil Babür: Sürekli şikâyet edenin keyfi yerindedir
Abone Ol google-news

Halil Babür'ün işi insana insanı anlatmak. Bunun yan etkisi de düşünmek ve düşündürmek. Bugünlerde aklınızdan neler geçiyor diye sorduk. Daha da düşündürecek yanıtlar aldık. Son Yaz dizisinde mafya babasının pek sevilmeyen oğlu Soner’i canlandıran Halil Babür, oyunculuğun aklına nasıl düştüğünü anlattı: Sevilmek istiyordum küçükken...

- Bitlis'te doğuyorsunuz. Havasını ne kadar soludunuz, size neler kattı? Hayatınızda iz bırakan köşeleri var mı?

Evet, Bitlis doğumluyum. Tek bildiğim bu. Başka bir fikrim yok. 

- İstanbul'a gelme öykünüz nasıl, kaç yaşında geliyorsunuz? İstanbul'a geldiğinizde neler hissettiniz, büyüklüğüyle, karmaşasıyla, kimsesizliğiyle beni çok ürkütmüştü. Sizi de korkuttu mu? 

3 yaşında İstanbul’a gelmişim. Hiçbir yerli hissetmiyorum kendimi. İstanbul’lu da, Berlin’li de değilim. Bulamadım onu. Köksüzüm. Canım sıkkın. Ama keyfim de yerinde. Artısı eksisi bir. İstanbul’dan değil ama dünyadan çekiniyorum.

- Oyunculuk ne zaman aklınıza düşüyor, başlama öykünüz nasıl, çocukluktan mı geliyor? Var mı sizi yönlendiren insanlar? Belki bir öğretmen, belki aileden biri... Kimler onlar?

Sevilmek istiyordum küçükken. Şiir okurdum okulda, atletizm takımındaydım, şarkı söylüyordum, mahallede arabaların plakalarını okuduğum bi TV programım vardı. Büyüyünce yayından kaldırıldı. Akli dengem yerinde değildi bence. Bunu şimdi fark ediyorum. O kadar cesur kalsaymışım iyiymiş. Sonra lisede edebiyat öğretmenim sayesinde Beckett ve İonesco’yla tanıştım. Onları yanlış anladım, böyle oldu.  

- Yanılıyor muyum bilmem ama çok sakin bir havanız var. Canlandırdığınız tiplere baktığımda ise öfkeliler. Zebercet, Trafo, Soner... Yeraltı adamlarını canlandırmayı seviyorsunuz sanki. 

Sessizim ama sakin değilim. Maskem var. Yalan söylüyorum. Medeni ve normal biriymişim gibi davranıyorum. Çoğu insan öyle. Ama bu yalanda bir sulh var. Kimse de şikâyetçi değil. Oynadığım karakterlerin hepsi öyle değil aslında. Zebercet yer altı karakteridir doğru. Yer altı karakteri tam olarak odur. Bu karakterleri oynamak özellikle tercihim değil.

- Öfke size neler ifade ediyor. Nelere sinirlenirsiniz? Öfkelenince ne yaparsınız?

Öfke insanın temeline atılmışsa sorun. Yani doğduğun için öfkeliysen, yumurtanın sarısına da öfkelisin. Ben öfkelendiğim için öfkeleniyorum. O aşamaya geldim. Şimdi sıra her şey çok güzelmiş gibi davranmakta. Az kaldı.

- Tiyatro sahnesine taşıdığınız Zebercet'ten bahsedelim biraz. Tek kişilik bir oyundu. Onu nasıl hatırlıyorsunuz, sizde nasıl izler bıraktı?

Zebercet benim. Daha doğrusu benim gibiler. Özel bir şeyden bahsetmiyorum. Onun eylemlerinden bahsetmiyorum. Varlığından bahsediyorum. Dürüstlük insanın erdemlerinden biridir öyle değil mi? Ama ileri seviyede bir dürüstlük suçtur da. Zebercet aklındaki neyse o olmuş, başka seçeneği yokmuş. Benim var. 

- Yusuf Atılgan Anayurt Oteli'nde diyor ki “Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sayan insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” Ne düşündürdü bu cümle size?

Kendini günahsız saymanın günah olması tamam da, bir de böyle düşünenler adına utanmak hatta onlardan çekinmek incelikli bir ruhun işi. İnce bir ruh zarif biri olmak anlamına gelmez her zaman. En kötüsü de yapabilir insanı.

- Son Yaz'da canlandırdığınız Soner karakteri hayata ve babasına olan öfkesini başkalarından çıkarıyor. Neden hep böyle olur? Sizin böyle dönemleriniz var mıydı? Nasıl farkına vardınız, üstesinden gelmek için neler yaptınız?

Hayat çocukluk travmaları üzerine kurulu. Freud açıklamış zaten, benim ne düşündüğümün bi önemi yok. ‘Geçen babama 9 yaşındaki bi olay için çok kızgın olduğumu fark ettim’ diyor biri mesela. Kardeşim sana bravo. Yani fark ettiğin şeye bakılırsa, fark edecek ne çok şeyin var. Köksüzlük burada işe yarıyor. Belki sıcak bir yuvan yok ama özgürsün de. Soner bunlar üzerine düşünecek biri değil. O bir dizi karakteri. Dizi karakterlerinin rutini olmaz. Onları, sabah içtiği portakal suyunu beğenmediği için canları sıkılırken görmeyiz. Eğer öyle görüyorsak bunun ana hikâyeyle mutlaka bir bağlantısı vardır. O yüzden Soner’in eylemi var. Bunlarla uğraşmıyor. Şanslı.  

- Son bölümlerde Soner ve Akgün yakınlaştı. Bu ilişkinin sonu nereye varır? Aslında çok benzer yollardan geçmiş, benzer şeylerden yaralanmış karakterler. Gerçek hayatta da öyle değil mi? Benzerlikler bizi hem yakınlaştırıyor, hem uzaklaştırıyor bana kalırsa. Siz ne dersiniz?

İki kardeş gibi. Farklılar ama baba figürü birleştiriyor bir yerde. İkisi de baba mağduru. Ama Akgün sevilmiş, hiç değilse önemsenmiş. Soner öyle değil. Onun yöntemi de kendini hatırlatmak, problem çıkartmak. Daha haksız değil o anlamda. Adil bence.

- Bir tarafta yakışıklılığıyla ön plana çıkan jönler, bir tarafta karakter oyuncuları... Oyunculukta yakışıklılık nereye kadar? Nereye kadar götürür?

Bayağı götürür. "Neden tiyatrocular ekranda değil?" diyorlar. Tiyatrodalar çünkü. Bu da onun gibi. Neden yakışıklı diye oynuyor? Çünkü yakışıklı diye. Bu kadar. Süreç bu soru sorulana kadar eksiksiz bir şekilde ilerlemiş. O zaman sorun yok. 

- Jönlük kavramına bakışınız ne? Hâlâ var mı sizce?

Ben bu jön tanımından o kadar uzağım ki, tartışamayacak kadar.

- Nasıl insanlara hayran olursunuz? 

Gerçekten bildiğin, tanıdığın birine hayran olmazsın. Bir illüzyon hayranlık. Pek aram yok. Özdeşlik kurduğum insanlar var ama. Sıkıntıda olanları, sıkıntısıyla tanışmış olanları, sıkıntısını yanına almış olanları seviyorum. Sıkıntısını güzelleyenler ise sahtedir. Sürekli şikâyet edenin keyfi yerindedir.

- Aynı zamanda oyun yazarısınız. He-Go adlı oyunuzdan bahsedelim mi?

He-go Türk bir oyuncunun Hz. İsa rolüne hazırlanırken altından kalkamadığı kimlik ve sınıf bunalımını anlatıyor. 3 karakter var oyunda. 3 karakter de belirli bir dönemime denk geliyor. Yazdığım oyunlar da genel olarak kendimle, kendime bakışımla ilgili. Utanır insan biraz ama yok. Maalesef böyle. 

- İçimdeki Yangın oyununuz sahnelendi mi, ne zaman sahnelenecek, konusu ne anlatır mısınız?

Sahnelendi ama bildiğimiz şekliyle değil. Emre Erdoğdu’yla teatral bir süreci, sinema disipliniyle birleştirdik. Oyun 5 partta, farklı gerçekliklerde tek bir hikâye anlatıyor gibi davranıyor. 5 bölümde de farklı başlıklarda ‘yabancılık’ kavramını izliyoruz. Yani izleyeceğiz bir gün umarım. Biz izledik Emre’yle, ilginç. 

- Bir söyleşinizde "Yazmak biraz yaralı ruhların ya da daha sessiz faziletlerin işi gibi algılanıyor" demişsiniz. Bu sizce yanlış bir algı mı? 

Edebiyat romantizme, arabeske gömülmüş durumda. Sanki edebiyat sadece kaybedenlerin ya da tutunamayanların işiymiş gibi. Öyle değil. Nerdeyse bir bilimdir de. İnsan zihninin ve davranışının evrimine ışık tutar. Hatta insan davranışından da öncedir. Önce bir karakter aya çıkar, sonra insan aya gitmeye çalışır. Bir de şiir okurken dikkat etmeliyiz. Çok dikkat etmeliyiz. Ben pek anlamıyorum ya da. Olabilir. Ben anlamıyorum da olabilir. 

- Yaralar insana gerekli mi? Bir yandan da yara almaktan ölesiye korkuyoruz. İnsanın bitmez tükenmez çelişkilerinden biri öyle değil mi? 

Gothe’ye "Mutlu oldunuz mu, hiç?" diye sormuşlar. "Tabii ki" demiş. ‘Ama hiçbiri bir hafta sürmedi." Acı gereklidir. Çok acı çektiğim bir dönem, battaniyeye sarılmış oturuyordum mesela. Battaniyeyle halletmeye çalıştığınız bir şey o kadar fena değildir. 

- Felsefeye bulaşmış olduğunuzu hissediyorum. Doğru mu? Aklınızdan, fikrinizden neler geçiyor su sıralar? 

Ben felsefeye bulaşmamış olmayı saçma buluyorum. Mesela günlük bir konuşmada, dinden, dilden, felsefeden, inançtan laf arasında bile olsa, bir benzetmeyle bile olsa bahsedilmeyince şaşırıyorum. Yani nasıl olmaz? Her sabah uyanırsın, neden diye sorarsın, elini yüzünü yıkarsın, sonra içersin kahveni, tamam. Ben anlamıyorum. Bu ara aklımdan tam da bu geçiyor. Herkes ne kadar gerçek, ne kadar normal. Gündemden başka hiçbir şeyleri yok. Müthiş bi yetenek bu, müthiş.

TİYATRODA YENİYİ ARAYACAĞIZ 

- Tiyatro yeni dönemde nasıl sürecek? 

Pandemiyi bilemem. Ama daha teknolojik olacak. Muhafazakârlığı bırakıp tiyatroda yeniyi arayacağız. Önce olmaz denilen şeyleri deneyeceğiz. Karşı çıkıp tiyatro böyle olmaz diyen yobazlar olacak. Sonra ne olacaksa olacak. Tiyatro en olmayacak şey gibi olacak. Değişecek, dönüşecek.  

Ya da hiçbir şey yapmama hakkımızı kullanacağız. Duracağız öyle. O da olur. Göreceğiz.