Hayatın Mağara Alegorisi

Sevmek ve sevilmek isteriz sanırım. İnsanlık tarihi aşkın imkansızlığı üzerine kurulmuştur ama biz bunu erkeklerin savaşı üzerinden anlarız.

13 Şubat 2021 Cumartesi, 16:00
Hayatın Mağara Alegorisi
Abone Ol google-news

Alper Hasanoğlu, Cumhuriyet Cumartesi eki için yazdı.

Özgür ve lüks bir hayatımız var artık. Öneminin farkında değiliz ama öyle. Örneğin sabah duş almak istediğimizde su sıcak akıyor. Kime ulaşmak istesek bir telefon mesafesinde. İstediğimiz müziği Spotify’dan bedava dinleyebiliyoruz. Netflix’te keyfimize göre dizi bulabiliyoruz. Şiir okuyabiliriz. İlhan Berk mi, yoksa Salah Birsel mi olacağına biz karar verebiliriz. Bir kitapçıya gider ve Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nü satın alabiliriz. Bir dostumuzla Zoom’da buluşup hayatın ne kadar tekdüze olduğundan şikayet edebiliriz. Hatta ne kadar çok gazetecinin içeride olduğundan bile yakınabiliriz. Güneş doğar, güneş batar ve biz gün sayarız. Hayat bize katılmasa bile biz hayata katılabiliriz. Ve bununla gurur duyabiliriz. Sevmek ve sevilmek isteriz sanırım. İnsanlık tarihi aşkın imkansızlığı üzerine kurulmuştur ama biz bunu erkeklerin savaşı üzerinden anlarız.

Ve öylesine yürürken bir derenin kurumuş yatağında, uzakta bir mağaranın karanlık ağzı gülümser. İçimizden biri, telaşlı ve şaşkın, ne yapacağını bilmeden ve ama kendinden emin geriye döner ve koşarak seslenir: “Ben deli değilim!”

Ne kadar çok insan yaşamaktadır o mağaranın içinde.* Zincire vurulmuş ya da zincirle vurulmuş. Doğduklarından beri orada öyle. Zincirleriyle birlikte. Elleri, kolları, bacakları ve rüyalarıyla. Önlerinde bir duvar. Duvarda gölgeler. İnsansı silüetler, durmadan kımıldayan hayaller, gelip geçen hayat, aydınlık tasavvuru, bir koku sanrısı, bir güzellik varsanısı. Kimsenin aklına gelmez sorgulamak. Sorgulanacak bir şey olduğu da gelmez kimsenin aklına. Başka bir şey olduğu bilinmezse mutsuz olunmaz. Ama neden mutlu değillerdir?

‘Biri’ kıpırdanır içlerinden. Elini uzatır ve zincirden kurtulur kolu. Ayağını uzatır, kelepçe düşüverir yanına. Sağına soluna bakmak gelir aklına, başını hareket ettirebildiğini fark eder. Kimse zincirlerin çıkardığı sese bakmaz. Böyle bir ses olmamıştır ki hiç hayatlarında.

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Ayağa kalkmak gelir o ‘Biri’nin içinden. Kalkar ve başını geriye çevirir. Gözleri kamaşır, korkar, ne yapacağını bilemez; gözlerini kapatır, tekrar açar, yavaş yavaş alışır, hemen arkalarında, duvarın öte yanında yanan ateşin aydınlığına. Korkusunun yerini şaşkınlık alır. Duvarın üstünde şimdiye kadar hiç görmediği nesneler vardır. Tekrar önüne döner ve gölgelerin o nesnelerle ilişkisini anlamaya çalışır. Kafası karışır.

Mağaranın girişinden yansıyan aydınlık çeker dikkatini. Zincirli arkadaşlarına bakar. Öylece duran kendi boş ve anlamsız zincirlerine de. Hiçbir şey olmamış gibi bakmaya devam ediyorlardır hepsi duvardaki gölgelere. Bir şey olmuş mudur ki? Mağaranın girişindeki ışığa doğru yürür tökezleyerek. İlk kez yürüyen bir bebek gibi. Gittikçe güçlenen aydınlık neredeyse kör eder gözlerini. Korku ve şaşkınlıktan kalbi çarpar. Geriye kaçmaz ama. İlk defa gördüğü güneşin kamaştırdığı gözleri alışınca aydınlığa, dışarısının tadını hisseder bütün bedeninde. Hayatın tadını. Ne çok ve ne kadar farklı şey vardır dışarıda. Hayatı boyunca mahkum olduğu renksiz gölgelerin dışında, rengarenk bir doğa, capcanlı bir gökyüzü, sonu bilinmez bir orman, avaz avaz hayvanlar, huzurlu bir ağaç altı. Ne yapacağını bilemez. Tekbaşınadır, korkar yalnız olmaktan. İçeri gidip haber vermek ister arkadaşlarına. Koşarak ve coşkuyla mağaraya girer ama hiç de iyi yüz görmez. Deli derler ona. Saçmaladığını, haddini bilmediğini, neden bahsetttiğinden haberi bile olmadığını haykırırlar yüzüne. Gülerler ve alay ederler. Kimileri de kızar. Rahatlarını kaçırdığı için. Kim kalkacak da onun dediğinin doğru olup olmadığını kontrol edecektir. Üstelik dışarısı gerçekten de varsa, ne kadar güvenlidir acaba? Onlar duvardaki gölge boksundan memnundurlar. Bildikleri ve ne galip geldikleri ne de mağlup oldukları o oyunsudan hiçbir şikayetleri yoktur.

Hadi diyelim denemek istediler dışarısını, zincirlerinden nasıl kurtulacaklardır ki? Dinlemezler bile artık onu. Nasıl kurtulduğunu zincirlerinden bilmek istemezler. Bilmek karar vermektir, risk almaktır; bilmemekse tutsaklığın rahatlığı…

Zincirlerin aslında var olmadığınıysa, duymak dahi istemezler. Bildikleri tek şey budur oysa…

*Felsefe tarihindeki en önemli ve en güzel öykülerden biridir Platon’un mağara alegorisi. Felsefeci dostlar o alegoriyi alıp istediğim gibi yoğurmuş olmamı affederler umarım.