Işıklı dağdaki masal anlatıcısı

Uzun yıllardır masallarıyla edebiyat dünyamızda adından söz ettiren bir isim Yücel Feyzioğlu. Gerek Türkiye'de gerekse yurtdışında ses getiren kitaplar kaleme alan Feyzioğlu, otuz yıllık yazarlığında pek çok ödül de kazanmış.

21 Şubat 2013 Perşembe, 09:13
Abone Ol google-news

Yücel Feyzioğlu masal yazarken ‘Kaf’ Dağı’nı çağrıştıran Kafkas Dağları’nın ardında yitip giden çocukluk arkadaşı, masal gözlü Rus kızı Sonja’ya olan büyülü aşkının bir etkisi oldu mu acaba? O masallardaki sevginin temizliğine ve hayranlık uyandıran imgelemelerine bakınca, onun Sonja’ya olan tutkusunun izinde yürüdüğünü düşünmeden edemiyor insan.

“Aaa, o çok hoş bir öyküdür,” diyor Feyzioğlu. “İlk aşkım. İlkokul 3. sınıftaydım. Yıl 1957. Karların eridiği, suların çağlayıp aktığı, Hıdrellez’in geldiği o bahar gecesi buğday çuvallarını yükleyip değirmene gittik. Değirmenci, Malakanlardan İvan Dayı idi. Malakanlar Kars’ın usta insanlarıydı; demirciler, biçer ustaları, araba yapımcıları... Değirmen çok kalabalıktı. Antikomünizmin yaygın olduğu bir dönem. Herkes her Malakanı komünist sanıp hakaret ediyordu: “Git bize yemek getir gavur! Git bize çay getir! Git karını da getir! Kızları da olgunlaştı artık, şapkayı vur, düşmezse tamam, kah kah, kih kih kih...” Zavallı İvan Dayı nasıl bir bunalım içinde anlatamam. Babam da orada. Dişini sıkarak bir çuvala yaslanmış, sesini çıkarmadan izliyor. “Neden müdahale etmiyor?” diye içimden babama kızıyorum. Bir de değirmen hakkını ödemeyenler var. Durum dayanılır gibi değil. Birden babam ayağa doğruldu, tabancasını çekip havaya üç el ateş etti. “Sıraya girin p!” diye bağırdı. Herkes suspus! Bizim çuvalları en arka sıraya çektirdi: Adamın çay, yemek, değirmen ücretini ödettirdi! İş bitip kuşluk olunca İvan Dayı bizi büyük bir minnettarlıkla kahvaltıya davet etti. Sofrayı Kars Çayı’nın dupduru akan kıyısına kurmuşlardı. İşte Sonja’yı orada tanıdım. İnce, uzun, sülün gibi, gözleri yeşil, dümdüz sarı saçları beline kadar inmiş güzel bir kız. On iki yaşlarında. Kıza âşık oldum. Benden iki üç yaş büyüktü ama olsun... Kahvaltıdan sonra ahıra gittik, bizim atı kurşunlamışlar. İlk darbe! Yine de babam korumak için onları hep bize davet etti, onların arkasında olduğunu herkese göstermek istedi. Biz de onlara gidiyorduk, Sonja ile birlikte ödev yapıyor, oynuyorduk. 1960 ihtilalinden sonra Malakanlar Sovyetler Birliği’ne göç etmek zorunda kaldı. Sonja da o göçe katıldı. Böylece daha büyük darbeyi yedim.”

“Siz de onun arkasından gittiniz.” “Belki haklısın. Aslında çok önemli başka sebeplerim vardı ama Sovyetler Birliği’ne beni sürükleyen olayların başında belki bilinçaltındaki bu sevgi geliyor. Oraya gittiğimde Sonja’yı aradım tabii.”

Bulup bulmadığını sordum, gülümsedi. Kitaplarında da çocuklara Sonja’dan bahsetmeği unutmaz o. Yüreğindeki gizi dostuna, eşine, yoldaşına anlatanı duydunuz da, küçücük çocuğa anlatanı duydunuz mu hiç? Duymadıysanız dinleyin şimdi: “Gel sana bir gizimi anlatayım. Küçükken Kars’ta Rus asıllı Malakanlardan birinin kızını sevmiştim. Adı Sonja’ydı.’ “Bu sırrı neden çocuklara verdiniz?” diye sordum.

“Ankara’da bir okulda masal günümüz vardı. Bir kızımız geldi bir kitap imzalattı, iki saat sonra geldi, bir tane daha imzalattı, bir süre sonra gelip bütün kitapları imzalattı. Aldıklarını okudun mu? Bunların hepsini neden almak istiyorsun? diye sordum. Okudum, çok sevdim çünkü siz bana sırlarınızı açtınız, bütün masallar sırlarla dolu, dedi ve sordu Sonja’yı buldunuz mu? Samimiyete karşı çocuğun samimiyetini görüyor musun?”

Sonja’yı unutmadan şimdi geriye dönelim. Yıl 1972’dir. Türkiye’nin en zor, en baskıcı yılları başlamış... Masalların dünyasından süzülüp gelen Yücel Feyzioğlu, insanca bir yaşam, umutlu bir geleceğin peşindedir ama o yıl, masal mevsiminin kışıdır çünkü Feyzioğlu yazdığı ilk kitabından ötürü ceza yer. Masal diyarı kentine ve ülkesine veda etmek zorunda kalır. Almanya’da Andersen Yazarlık Akademisi’nde okur. Karışık uluslardan oluşmuş sınıflar dolusu güvercin yürekli çocuklara 11 yıl öğretmenlik yapar... Bu öğretmenlik; onun düşlerini gerçekleştirmede, mini mini çocukların yüreklerine masalları yüklemede yardımcı olur.

Yaşamla masal dünyası arasındaki farkı ne yazık ki ona soramadım ama onun dilinden herhangi bir masalın içine daldığımda etrafımın bir anda renklendiğini; insanların ve doğanın bana çok daha sevecen göründüklerini hemen fark ettim. İnsanı insan yapan düşünceler, yaratıcılık, sevda, düş, umut gibi duygular insanın eylemleriyle iç içe geçerken onun dünyasını da değiştirmeğe başlıyor. O duyguları çoğaltabilmek, geliştirebilmek, paylaşabilmek ve kapitalizmin sürekli körüklediği bu darlığa, bu karanlığa çare ve ışık olarak sunabilmek büyük bir beceri ister. Bu beceriye sahip insanlardan biri de Yücel Feyzioğlu’dur.

Onun artık yoğrula yoğrula kıvamının en üst seviyesine ulaşmış Türkçesi, masalların düşlerindeki yaratıcılığını gerçekliğe taşımada bir nehir haline gelmiştir. Feyzioğlu, ‘Doğrubay ile Eğribay’ isimli kitabının sonunda bir Özbek yazarı olan Babahan Muhammed Şerif ile görüşmesini anlatmış çocuklara. Gerçek bir görüşmeyi anlatırken bile dilin nasıl masal diline dönüştüğünü hayretle okuyorsunuz: “Babahan Muhammed Şerif ile Hazar Denizi’ne karşı oturmuş sohbet ediyoruz. Karısına karşı nasıl da ince ve sevecen. Bir lale yaprağı gibi koruyor onu.”

MASALLAR DÜNYASI VE GELEN ÖDÜLLER

‘Bir lale yaprağı gibi’ korunan masallar, çocuklar, umutlar ve gelecek... Feyzioğlu’nun hayattaki gerçek rolü budur işte. Otuz yıldır aralıksız sürdürdüğü bu rolü yeni tamamladı daha. 32 kitapta yazdığı “Kardeş Masallar Dizisi”nin 24 kitabı Kardeş Yayınlar tarafından yayınlandı. Üç önemli ödül birden aldı: 2011 yılı TÜRKSAV “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”, Elginkan Vakfı “2011, Türk Kültürü Araştırmaları Ödülü” ve Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu , “2012, Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü”.

Onun gerçek rolünde aşk ve edebiyat hep baş köşede olmuştur. Çocukluğunda aşkı tatmış, çocukluğunda acıyı iliklerinde duyumsamış ve kendisine uçsuz bucaksız bir masal dünyası yaratmış. Bu dünyayı nasıl yarattı? Kendisinden dinleyelim: “Evimizin kapısı, gelip geçen misafirlere açık olur, yemekler birlikte yenirdi. Kars’ın o karlı, uzun kış gecelerinde babam halk hikâyeleri ve masallar anlatırdı. Arkadaşlarına romanlar okuduğunu anımsıyorum. Daha radyo yaygınlaşmamıştı, televizyon yoktu. Toy-düğün, günlerce sürer, kız erkek ayırmadan gençler birlikte halay tutar, diz kırıp oynardık. Yaz aylarında ise yaylaya göçerdik, lacivert gökyüzünün yıldızlı gecelerinde nağıl (masal) ninelerin, nağıl dedelerin anlattığı masalları dinlerdik. Kurtlar koyun sürümüze dalar, hırsızlar öküzleri çalar, kartallar tavuk ve kazlarımızı kaçırırlardı. Ata biner kurtları kovalar, hırsızların peşine düşer, kanat takıp uçmak isterdik.

1959 yılında öğretmen okuluna başladım. Karın göbeğe çıktığı, fırtınanın esip savurduğu bir gün kızakla okula giderken kurtlar, atlara saldırmış, atları dörtnala sürerek canımı zor kurtarmıştım. Dayım İsmet Gülyiyen ise pedagoji öğretmeni, bölgenin ilk Aydınlanmacısı, kitaba ilgiyi hep canlı tutardı. Bu ve benzeri hayat hikâyemiz masallara karışmış ve macera doluydu. Belki de bunlar derleyeceğim ve yazacağım masalların sahnelerini kurmaya zemin hazırlıyorlardı; kim bilir...”

Yücel Feyzioğlu, zihninde derin izler bırakan masal dünyasına işte böyle girmiş, kâh anasının kâh da babasının ışıklı, hüzünlü ama hep ümitli olan gözleriyle dünyaya bakabilmiştir.

O masaldan öbür masala gidip geliyorum. Feyzioğlu o kadar masal derlemiş, o kadar masal yazmış ki... Hangisinden başlamalı? Murkumomo’dan mı, Dimitraş ile Pıtıraş’tan mı? Yoksa daha daha uzaklara gidip, Altay Dağları’nın karlı zirvelerinden süzülüp gelen İrustu ile Ak Kağan’dan mı? 600’den fazla masal, koca bir dünya... Bir üniversitenin ancak başarabileceği eşsiz bir çalışma ve emek... O, çocuklara ‘yalanın gerçekten çok olduğu’ masallarda, ‘yalanları çuvallara doldurup’, gerçeklere yakın fantezi ile karışık masallar anlattı.’Karttan kurttan, yakası kabuktan, düğmeleri turptan, burnu havuçtan…’ olan masal kahramanlarını... Balkanlar’ın şehirli çocuklarından Hakas’ın, Tuva’nın at üzerinde doğan çoban adayı çocuklarının dinlediği masalları derleyip yeniden yazdı ve yaydı. Bu yazış, bu yayılış, bu bir ırmak gibi akıp giden çoşkulu gizler çocuklara bilinmezlerin kapılarını açtığının da farkındadır Feyzioğlu. Sizi bu masallara götüren asıl nedenleri bize anlatın lütfen. “1828 yılı Türkmen Çayı Antlaşması ile Azerbaycan ikiye bölünmüş, kuzey parçasını Ruslar, güney parçasını Farslar işgal etmiş. Türk toplulukları arasında kültür akışı bütünüyle kesilmiş. Doğu Türkleri Rus ve Çin kültürüne, Batı Türkleri de Batı kültürüne gereğinden fazla yönlendirilmiş, bizim masallar unutulmaya terk edilmiş. 150 yıldan beri de bazı zengin ülkeler masallarını en hızlı bir biçimde dünyaya yayarak çocukları kendi kültürel arka bahçesine çekmişler. Bilim insanları kendi geleneksel kültürüyle büyütülmeyen kuşakların barışçıl toplum kuramayacağı görüşünde. Hiçbir toplumda olmadığı kadar çatışmalı bir toplum olmuşuz. Spor alanında, aile içinde, sokakta, politik arenada, okulda, Çemçe Dağı’nda çatışma... Bu durum insanın ruhunu parçalıyor. İşte beni masallarımıza götüren en büyük sebep bu.” Bu konuyu biraz daha açmasını istedim.

“Okullarda dört tane masal kahramanımızın adını sayın, dediğimde öğretmenler dahil çocuklarımız, Keloğlan’dan başkasını bilmiyorlar. Şirince Şeşen’i, Er Tapıldı’yı Öksüz Oğul’u, Bir Karış Boy İki Karış Sakal’ı Yanık ile Dilek Boncuğu’nu, Murkumomo ile Çomotay’ı, Alp ile Asamat Köprüsü’nü, Ayıkulak’ı, Yarım Horoz Kardeş ve Yartı Kulak’ı ve daha yüzlerce masal kahramanımızı bilen yok. Bunlar dünya çapında karakterler. Batı’da Noel Baba ne ise bizde Hıdrellez odur. Hıdrellez hakkında tek kitap yok. Başkasının kültürüyle büyüyen çocuk kendine nasıl güvenebilir?”

Einstein, ‘Bilgi sınırlı olduğu için fantezi bilgiden daha önemlidir’ derken masalların insan dünyasında ne kadar öneme sahip olduğunu da vurgulamış olyordu.

Yücel Feyzioğlu, ‘Şengülüm ile Mengülüm, Cırttan ile Çilbik, Yartı Kulak, Aldar Köse’ isimli masal kitaplarını bana verdiğinde beni bütün üzüntülerimden, kederlerimden kurtararak bir çocuk saflığına ve mutluluğuna götürdü, hayallerim kanatlandı. ‘Şengülüm Mengülüm Şüngülüm’ masalını 6-7 yaşlarında iken anamdan dinlemiştim. Aklımda öylesine yer etmişti ki, her ana gördüğümde masaldaki o fedakâr ana keçiyi anımsar gülümserdim. Şefkatli bir söz duyduğum her an o ananın o ballar balı, Şengülüm Mengülüm Şüngülüm aç kapıyı men geldim, dilimde türkü, boynuzumda ot, mememde süt getirdim’ seslenişini duyar gibi olurdum.

Yücel Feyzioğlu’nun kitaplarını okudukça, gerilerde kalmış o sesleri, o şefkatleri, o merhametleri yeniden duyumsadım; o temiz duyguları ve renkli, masal kokan hayatı yeniden yaşadım ve umutlandım.

MASALLARIN YURTDIŞINDAKİ ETKİLERİ

Yücel Bey’in kalemi ve onun tatlı anlatımıyla Avrupalı çocuklar da bizim ‘Keloğlan’ı, ‘Cırttan’ı, tanımış ve sevmiştir. “Sihirli Limon” adlı kitabı, Alman Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından “...çocukların kafasında fantastik dünya açan, etkileyici 20 kitap listesi”ne alınarak Bakan Gabriele Behler tarafından basına tanıtıldı ve çocuklara tavsiye edildi. Almanya’nın en önemli ve en çok okunan gazetelerinden West Deutsche Algemeine Zeitung’un yazarlarından Rolf G. Lange bakın onun için neler yazmış: “Yazar, öğretmek için yazmıyor, gösteriyor, etkiliyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okumaya ilgiyi artırıyor... Çocuklardan önce biz Alman büyükleri onu okumalıyız.’

O, masal toplamaya ve kendi ifadesiyle, “Kaşgarlı Mahmud’a özenerek” tam 30 yıl önce başlamış... Otuz yıl bir ömür demek. Bir ömür boyu çocukların dünyası ile birlikte büyüklerin de dünyasına girmeye ve dünyada daha başka tadların, güzelliklerin, renklerin olduğunu göstermeye çalışmış. İnsan, Çin’den, ta Avrupa içlerine kadar uzanmış halkımızın duygu ve hayal dünyasının zenginliğine hayret ediyor.

Doğal olarak biraz halkbiliminden haberi olan bir insan bütün bu çalışmalara sadece ‘masal’ deyip geçebilir mi? Masallar anamızın ak sütü gibi temiz dilimizin kaynağı, duygularımızın ve düşlerimizin hayat bulduğu dimağlarda akan ırmaklar, binlerce yıllık kültür birikiminin hazinesidir.

Astrid Winter, masalların insan ruhunda ve beyninde şifalı etkiler yarattığını yazar ve sağlıklı bir çocuk ruhunun masalsız olamayacağını belirtir. Yücel Feyzioğlu Balkanlar’dan Sibirya’nın uçlarına kadar yeniden ele aldığı, yazdığı, yeni renk ve müzik kattığı Türk masallarına, bu şifadan bol bol katmış. Masalları ayıklamak, onlara yeni bir üslup katmak, onları çocuk ruhunun zarifliğine uygun hale getirmek, engin bir dil sevgisi ve bilgisi ile yoğurmak yoğurmak Feyzioğlu gibi bir ustanın elinden gelirdi ancak.

Bizim yüzyıllarca öksüz kalan ancak ve ancak ninelerin dillerinde yuvarlana yuvarlana yaşayabilen ama ham, bölük pörçük, yaralı kalan masallarımız ne yazık ki çok geç derlenmiş ve toparlanmıştır. Bu derlemelerde Pertev Naili Boratav gibi ustaların emeklerini yâd etmemek haksızlık olur.

Ama bütün Türk yurtları masallarının derlenmesi, yeniden yazılması ve gerçek bir masal diline kavuşması Yücel Feyzioğlu’na nasip olmuştur. Altaylardan Alplere, Uygurlardan Anadolu içlerine kadar hiçbir Türk topluluğunu dışarıda bırakmamıştır. Ayrıca Kürt, Süryani masallarını da toplayıp onlara yeni bir can katmış, yayına hazırlamıştır. Onlara da yüreğindeki sözleri katar. Umutlu, gelişgen ve doğurgan sözleri... Yayımlandığında nasıl bir ortak kültür yarattığımız hayranlıkla görülecek, bu dışlanma nedir diye herkes kendine soracaktır.

Küreselleşme denilen körleşme, esrikleşme, yitip gitme çağında, anadilini, ulusal hafızasını, ruhunun şifrelerini unutmamak için, bu kadar benzetme, uyak, deyim, atasözü ve dilin bütün incelikleriyle zenginleştirilmiş masallardan daha önemli bir yaşam aracı ne olabilir diye düşünüyor insan.

Bütün bunların dışında uçsuz bucaksız Sibirya’daki bir Yakut çocuğu ile İstanbul’un daracık ve kalabalık sokaklarında sıkışmış kalmış bir Türk çocuğu arasındaki söz alışverişi, düş alışverişi, cesaret ve dürüstlük alışverişi kadar güzel ve değerli ne olabilir?

Yücel Feyzioğlu’nun ‘Şaman Dede ile Oğul’ isimli masalından bir tadımlık tadın bakalım ne güzeldir, ne hoştur.

‘Çadırı söküp beyaz bir ata yüklemişler. Az gitmişler, uz gitmişler, vara vara yalçın dağlara varmışlar. Her yan orman, derelerde şarıl şarıl akan sular, diz boyu dağ laleleri... Şaman Dede: ‘Bu güzelliği görüp geçmek olmaz oğul, dur konaklayalım,’ demiş. Dağların başı bulutlu, hava soğuk. Çadırı indirip otağı kurmuşlar. Hava kararmış. Ocağı yakmışlar. Dağın başı ışık... Işık, her yana yayılmış...’

O ışıklı dağın başı neresi? Masaldaki bir dağ mı? Hayır! Bu dağın başı halkımızın yurdudur. Işıklıdır ve konukseverliği, insancıllığı, merhameti, gülüşü ile yer yer ışık yaymaktadır. Peki son bir merak olarak, bu güzelliği, bu yüceliği yaratırken Kaf Dağı’nın ardındaki Sonja’yı buldu mu Yücel Feyzioğlu?

“Yirmi yıl geçmişti aradan. Ona tam yaklaştığım sırada frene bastım. “Bırak bu çocukluk sevdası güzel bir anı olarak yaşasın! Hayallerin yıkılmasın!” diye düşündüm. Geri döndüm, derlediğim masallara onun sevgisini kattım, belki senin keşfettiğin bu olsa gerek. Belki Ankaralı kızımızı kendine çeken de bu.”