İzmir için 'Afro' vakti

İki delikanlı geliyor uzaktan, ellerinde boyoz, gülüşerek… Sazdan etekler giymiş, maskeler takmış, vurmalılar eşliğinde dans eden siyahın her tonundan bir grup insanın önünde şaşkın, duruyorlar. Biri dürtüyor diğerini, “Bu ne şimdi? Nereden gelmiş bunlar?” Diğeri kendinden emin: “Hintli oğlum bunlar, görmüyor musun? Önlerindeki dana işte. İneğe tapıyorlar ya, onun için..”

17 Mayıs 2018 Perşembe, 19:38
Abone Ol google-news

 

Biraz şaşkın uzaklaşıyorum. Genç, güzel sevgisiline sarılmış başka bir delikanlı, kalabalığın içinde hafiften iterek geçiyor yanımdan. O gülmüyor, biraz da kızgın gibi: “Bir zenci gösterisi eksikti. Şunlara bak. Kendi ülkelerinde yapsalar ya ne yapacaklarsa”… Sevgilisini de kolluyor, sarılarak. “Gel şuradan geçelim, dokunma!”

Şaşkınlığıma hayal kırıklığı ve hafif bir öfke bulaşıyor, bu sefer hızlı adımlarla yürüyorum ‘bizimkilerin’ yanına. Broşür dağıtan genç kadın da şaşkın: “Danayı yiyecek misiniz diye sordular? Yok, deyince, aman onu yiyin yoksa bize saldırırsınız dediler”…

İzmir’deyiz. 12. Uluslararası Dana Bayramı’nı kutlamak üzere, Alsancak sokaklarında gerçekleştirilen danslı, müzikli yürüyüşte. Ataları Afrika’nın çeşitli ülkelerinden getirilip Anadolu topraklarında köle edilmiş siyahların 3. ve 4 kuşak torunlarının yılda bir kez Dana Bayramı adı altında düzenledikleri etkinliklerin ilk günü. Bahse konu yürüyüşse günün kapanışı. Ama önce günün başlangıcına gitmeli. Sabah saatlerinde Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde 'Afrika'dan Anadolu'ya başlığıyla düzenlenen panel, kortej kadar kalabalık değil haliyle. 5 panelist; tarihçi Dr. Faruk Türközü, Ege Üniversitesi'nden Dr. Şebnem Sencerman, İllionis Üniversitesi'nden antropolog Prof. Mahir Şaul ve tarihçi , kendi deyimiyle 'eşkiyalık' uzmanı, tarihçi Ali Özçelik, salondakilere Afrikalı siyahların Anadolu topraklarına getirilme macerasını ve bu topraklardaki hikayesini anlatıyor. Biraz tartışmalı geçse de köle tacirleri ve insan kaçakçılarının Kuzey ve Batı Afrika ile Sahra altından; en çok da Sudan, Etiyopya, Eritre, Nijerya, Nijer, Çad, Libya gibi ülkelerden kaçırdıkları, satın aldıkları, baskınlarla esir ettikleri siyahların kuzey Afrika limanlarından gemilerle ya da Hicaz ve Arabistan yarımadası üzerinden Anadolu topraklarına getirildiği konusunda bir uzlaşma hasıl oluyor sonuçta. Köle ticaretinin en yoğun olduğu tarihlerin 18 ve 19. yüzyıl olduğunda da da anlaşıyorlar. Burada, limanlarda ve özellikle de sarayın bulunduğu İstanbul'da satışa çıkarılan köleleştirilmiş siyahların kime, nereye satıldığı, nerelerde, ne biçimlerde kullanıldığı, parçalanmış aileler, azat edilmelerinden  yani özgürleştirilmelerinden sonra – ki o kadar da eski bir tarih değil, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1960'lara kadar süren bir süreçten bahsediyoruz- karantinalarda toplanan ya da sokaklara öylece 'bırakılıveren' köleler, onların konusu değil. Biliyorsunuz, akademik durumlarda 'konu', mühim mesele. Çoğunluğu siyah dinleyicilerin aklından geçenlerin de farkında değiller. İki yüzyıl boyunca olduğu gibi,  sahiplerin ve onların torunlarının hep, her zaman kürsüde, yukarıda, iktidar odağında oluşunun, köleleştirilmiş insanların ve şimdilerde torunlarının 'aşağıda', pasif, dinleyici konumunda kalışının altını nasıl çizdiklerinin misal.  Dinleyen 'köle artıklarına' kendilerini ve kendi tarihlerini, belki biraz da üst perdeden anlatmaları kötü niyetten değil tabii, ama ah bilinçdışı!

Zeybeğin kara'sı

Panelden sonra, aylardır bugün için hazırlanan Afro Türkler, vurmalı çalgılardan oluşan küçük orkestralarıyla küçük bir konser veriyor. Ardından da yörenin ünlü 'kara efe'si  Turgay Karasolak'ın 'koca arap' zeybek gösteri var ki, ismiyle müsemma.

Akşama işte, İzmirlilerin kafası karışık izlediği kortej. Sazdan etekleri, maskeleri, dana maketleri, müzikleri ve danslarıyla rengarenk bir geçit. Sadece bir 'gösteri'den ibaret değil elbet. Bahse konu Afro Türklerse, hiçbir şey göründüğü gibi/kadar olmuyor. Anavatanlarından, özgür birer insan olarak yaşadıkları topraklarından koparılıp dili diline, dini dinine, rengi rengine, kültürü kültürüne benzemez insanların diyarlarına getirilseniz de, heybenizde mutlaka gizli saklı birşeyler oluyor. Dana Bayramı, özellikle Batı Afrika'da geniş bir coğrafyada yerleşik bir kabile olan bir Yoruba geleneği. Baharı karşılama, bereket, sevinç, doğayı ve kıştan çıkışı kutlama şenliği. Anadolu'da, özellikle siyahların 'dağıtıldığı' Ege ve Akdeniz havzası ve İstanbul'da da, Tekke ve Zaviyeler Kanunu gereği yasaklanana kadar, tabii ki sahiplerin izin verdiği ölçüde kutlanmış. Ama siyahların ruhani (çoğu kadın) liderleri Godya'ların, Anadolu'da bambaşka, Afrika'daki şenliklerde olmayan bir işlevleri daha olmuş. Dağıtılmış, farklı evlere ve bölgelere satılmış kölelerin izini sürmek, ailele bireylerinin nerede ve ne halde olduğunu belirlemek, yani, bir tür nüfus sayımı ve durum tespiti için kullanılmış asıl olarak. Sonrası uzun bir sessizlik. 2007 yılında Afrikalılar Dayanışma Kültür ve Yardımlaşma ya da kısa adıyla Afro Türk Derneği kurulup kaybolmaya yüz tutmuş geleneklerini, kültürlerini yeniden canlandırma ve yaşatmaya, özellikle de Dana Bayramı'nı yeniden kutlamaya başlamalarıyla birlikte, sorulmayanlar sorulsun, söylenmeyenler söylensin diye uğraşıyor şimdilerde Türkiyeli siyahlar.  Etkinlikte bir konuşma yapan ve iki yıldır Dana Bayramı etkinliklerini destekleyen Konak Belediyesi Başkanı Sema Pekdaş, “Farklılıklarımızdan korkmuyoruz, özgürlüklerimizi koruyoruz” derken bu isteğe de yanıt veriyor: “Tekdüze, bizi körelten, fakirleştiren bu gidişe tamam demek, bu bayramları birlikte kutlamakla mümkün” cümlesindeki 'tamam'a vurgusu ise, yaklaşan seçimlere  yaptığı küçük bir gönderme olarak algılanıyor.

'Onlar da insan'

Yasaklanmadan önce 4 haftaya yayılan Dana Bayramı artık iki gün sürüyor. İkinci gün, İzmir ve köyleri ile İstanbul, Samsun, Kocaeli gibi illerden gelen siyah Türkiyeliler, kocaman bir piknikte buluşuyor, yiyor, içiyor, hasret gideriyorlar. Önceleri sadece siyahların buluştuğu piknik, artık Romanların ve 'beyaz' İzmirlilerin de favori etkinliği. Romanlar yabancı kalmayıp hemen 'araya karışırken', beyazların önemli bölümünün az uzaktan ama ilgi ve merakla izlediklerini görüyoruz. Konuştuğum bir aile reisine neden katılmadıklarını sorduğumda, “böyle iyi” diyor. Ne düşündüğünü merak ettiğimdeyse “Onlar da insan. Hoş gelmişler” yanıtını alıyorum. Hakkaniyet adına, özellikle melez evliliklerin 'beyaz' taraflarının,  üniversite öğrencilerinin veya sivil toplum işleriyle iştigal edenlerin, özellikle fotoğraf çekmek, dans ve müzik kısmına olan ilgilerini pas geçmemek gerek.

İzmirin denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız hem deniz kokar, der şair, Edirne’den Ardahan’a uzanan toprakları anlatırken. Öyledir, hakikaten. Kentin güzellikleri dillere destan kızlarının saçlarına sinen deniz kokusunu, kıyıya en uzak noktalarda bile alır, yadırgamazsınız. Bir kızın saçlarına imbatla karışık dar denizin kokusunun sinmesi için kaç kuşak geçmesi gerekir, ne zaman, nasıl İzmirli, hatta ‘yerli’ ve belki biraz da ‘milli’ olunur soruları, söz konusu olan tarak geçirmeyen, kuzguni, kıvırcık saçlarsa, yanıt o kadar kolay olmayabilir. Bu satırların yazarının da aralarından biri olduğu Türkiyeli siyahlar, beyazların can acıtan deyimiyle nesillerdir ‘gündüz feneri’ gibi ortalıkta oldukları, binlerce kişinin içinde hemen seçilecek farklılıklarına rağmen  tuhaf görünmezliklerinin acısını çıkarıyor bir süredir. Nihayet uzlaştıkları var oluşlarını kutlarken, özellikle de genç nesil, ebeveynleri gibi başını yere eğmiyor. Bir yandan atalarının ayak izlerine basarken, bir yandan da  “bir siz eksiktiniz”lere, “ne istiyorsunuz”lara, had bildirmelere, parmak sallamalara neşeyle kafa tutuyor; yerlilik ve millilikse mesele, “en az sizin kadar yerliyiz, milliliğe az kaldı” cümlesini korkmadan kuruyor. ‘Saçlara İzmir kokusunun sinmesine’ gelince. Belli ki o biraz vakit alacak. Yine de fotoğraflara bir bakın. Sizce de bu kızlar İzmir’e, İzmir de bu kızlara yakışmıyor mu?

 

Arafta gibiyiz

Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Şakir Doğuluer, kendileri için Dana Bayramı'nın yeniden hayata geçirilmesinin anlamının büyük olduğunu söylüyor. “Hiç kimse hiçlikten gelmez. Her şeyimiz değişmiş, değiştirilmiş olabilir, ama biz atalarımızın geleneğine de sahip çıkmak, onu sürdürmek istiyoruz” diyor. Türkiye'deki tüm azınlıklar gibi Afro Türklerin de üstesinden gelmesinin çok zor olduğu sıkıntılarla boğuştuğunu anlatan Doğuluer, diğer azınlıkların tercih etmeleri halinde kendilerini 'gizleyebildiklerini' ancak Afrikalı Türkiyelilerin renkleri dolayısıyla bunu yapamadıklarını anlatıyor. “Yerli, Türk/Türkiyeli olduğumuza bir türlü inandıramıyoruz insanları” diyor: “Nerelisin, nereden geldin, sorularından sıkıldık. Kuşaklardır buralıyız, Türkiye bizim de yurdumuz, Türkçe bizim de dilimiz diye anlatmaktan yorulduk”. Yabancıların 'yerli', Türkiyelilerin 'yabancı' gördüğü, bu nedenle de hep arafta hayatlar yaşadıklarını anlatan Doğuluer, devletten en büyük beklentilerinin, bu toprakların tarihinin bir parçası olarak okullarda okutulan tarih kitaplarına girebilmek olduğunu söylerken, gözlerindeki umuttan okuyoruz. Böylece belki de torunlarının, Anadolu topraklarında yaşadıklarını, var olduklarını ve hikayelerini henüz çocukken öğrenecek beyazlarla daha özgür, adil ve eşit bir ilişki kurabilmesi umudunu.  

Bu seçim çok 'renkli' geçecek

Afro Türkler 24 Haziran'daki seçimlere ayrı bir heyecan içinde hazırlanıyor. Bu yıl, ilk kez iki aday adayları var. HDP'den Yalçın Yanık ve İYİ Parti'den Mesut Mercan. Tüm toplumlar gibi Afrikalı Türkiyeliler de homojen bir grup değil. Bu yüzden HDP'li Yanık'ın eşitlik, adalet, hakkaniyet ve pozitif ayrımcılığa vurgu yapan, siyah Türkiyelilerin temsiliyetini önemseyen diline karşın, Mercan, Afrikalılarla ilgili komisyonlarda yer almaktan, Afrika açılımı yapmaktan, ticareti geliştirmekten bahsediyor. Ama duygu ortak: Bu ülkenin, (artık) eşit vatandaşı olarak, halklarını temsil etmek, derdine derman, tasasına ortak olmak. Başlangıç için fena değil gibi görünüyor.