Kendini arayan adam

Göçerdi, sakattı; dağda, bayırda, çadırda, şehirde, gökte derken kendini bulmak için çıktığı yolculukta yolu sanatla buluştu. Terapisini sanatla yaptı, Ramazan Can. Şamandan sürreale, halıdan betona, arayışını tuvallere döktü.

14 Eylül 2021 Salı, 04:00
Kendini arayan adam
Abone Ol google-news

Ne yerde ne gökte... Ne dağda ne şehirde... Aynada, tuvalde, hiçbir yerde bulamadığı kendini arayan bir adam. Sonunda sanatta mı buluyor? Yoksa hâlâ arıyor mu? Öyle görünüyor ki bu arayış onunla birlikte sürecek, çünkü o geceleri uykuda aradığı kendisini sanatıyla fırçanın ucunda bulmaya çalışacak. Ramazan Can. Göçer bir ailenin oğlu. Doğduğun ev, doğduğun coğrafya kaderindir mottosunu kendi elleriyle, fırçasıyla değiştirmiş bir sanatçı. Kıl çadırda başlayan yaşamında onu resme yönlendiren ne mi olmuş? Parmaklarını kaybetmesi! Onları geri kazanabilmesi için ellerini çalıştırması gerekiyormuş, resim yapmış? Göçer bir ailenin yaşamında hayvanları dışında en değerli eşyaları ne ola ki? Halı! Dürülüp taşınabilir, üzerinde oturulabilir, uyunabilir, yerleşik düzene geçildiğinde duvara asılır. Duvar halılarının vazgeçilmez motifi, ağaçlar, göl ve geyiklerdir! Ramazan Can, geceleri uykusunda dolaşır. Aile, şifacılara götürür oğullarını, bu illetten vazgeçirmek için. Ramazan büyüdükçe bu yöntemlerin İslamiyetten çok, Şamanizmden geldiğini bulacak ve ona yönelik ilgisi artacaktır. Resim yaparken kendini dinler ve keşfeder. Üniversitede aldığı klasik resim eğitimi ise tatmin etmez onu. Gerçi eşini, yol arkadaşını orada bulur. Ama kendini bulamaz. Tek sevdiği aynaya bakarak yaptıkları otoportre çalışmaları. Sağ kulağı pek duymuyor. Yaptığı otoportrelerde sol kulağından çıkan çiçeklerin nedeni bu, niye sol derseniz aynada sağ, sol gibi görünüyor!

Anna Laudel’in Karaköy’den Cihangir’e taşınan daha büyük yeni mekânının ilk sergisi Ramazan Can’ın retrospektifi. Serginin ilk bölümünde göçebelik ve Şamanizm kültürünü konu alan heykelsi parçalar yer alıyor. “Ne yerdeyim ne gökteyim” bölümü. Beton ve halı! Halı, göçebelik hayatının parçası. Beton şehir yaşamının sembolü. Betonla halılar iç içe geçiyor. Beton bir evin temel yapısı. Boyasız, en saf haliyle, Corbusier’nin betonları gibi. Halı ise çadır yaşamının temeli. Ailesinin kullandığı ve sonra yüklüğe kaldırdığı halılar. Bir kısmını yeniden dokutmuş ailesine. Önce nereden çıktı bu demişler, sonra hoşlarına gitmiş!

CENNET BAHÇESİ VE ÖLÜM

Daha sonra halıların neon ışıklarıyla tamamlandığı bölüme geçiyoruz. Neon ışıkları, kent kültürünün eğlence ve reklam dünyasının sembolü. Halılar ise geçmişten kalma. Bu halı, beton ve neon kısmından çok otoportrelerle ilgilendiğimi itiraf etmeliyim. Kötülerin de olduğu Cennet Bahçesi ve ölüm üzerine yaptıkları da düşündürücü. Büyük boyutlu aile resimleri de çok heyecan verici. Ama ille de otoportreler. Ve hatta birbirinden ünlü resimlerin üzerine yaptığı portreler. Neler yok ki? Kucağında bebek İsa ile Meryem bile var! Dünyanın en ünlü tablosu Mona Lisa bile. Kadın görse intihar ederdi! Yüzleri kaba fırça darbeleriyle darmaduman. Bunu muzip bir çocuk gibi şöyle açıklıyor: “Hani bir şey düşünürken önünüzdeki resme kaş göz yaparsınız ya bıyık mıyık. İşte öyle.” Ne mi düşünüyormuş? Büyük işlerini? Büyük işler, tablolarını, projelerini yapmadan önce eskizler yapıyor, düşünüyor çalışıyor ya işte o arada klasik tabloların üzerine böyle portreler yapıyor.

Otoportrelerindeki çirkinlik ise içindeki derinliği ortaya çıkarmak içinmiş. Sürrealist bir tarzı var. Eline gelen her malzemeyi kullanıyor! Hatta bazen yazıyor. Kendini ifade etmek için her yolu deniyor. Ama her şeyden önce o kendini arıyor. Sanatıyla, sanatını bir terapist gibi kullanarak... Bazen kendini deşiyor, bazen aynaya bakıyor, bazen kendini dinliyor, bazen kendini anlatıyor. Bir yolculuk. Dağlarda başlamış, Anadolu’nun yaylalarından dağlarına, dağlardan şehre inmiş. Şehirde stüdyolara kapanmış bir arayış. Ne yerde ne gökte ne dağda ne şehirde bulmuş? Karşımda duran sanatçıya bakıyorum. Ramazan. Ne köylü ne şehirli. O bir artizan!