Kısıtlı günlere festival dopingi

Sinema yazarı Erdoğan Mitrani, 15 gün boyunca 38. İKSV (Çevrimiçi) Film Festivali’nin seçkisini izledi ve biter bitmez de filmlerin tümünü değerlendirdi.

31 Mayıs 2020 Pazar, 06:00
Kısıtlı günlere festival dopingi
Abone Ol google-news

Biz sinemaseverler için İKSV İstanbul Film Festivali, birbirinden ilginç filmlerin, bahar gibi içimizi ısıttığı heyecan dolu bir deneyimdir. 38. İstanbul Film Festivali’nin bu yıl karantina nedeniyle yapılamayışına hayıflanırken, ilk kez 15 filmlik bir mini çevrimiçi gösteriyle gerçekleştirileceği haberi, bu zorlu dönemin en güzel müjdelerinden biri oldu.

Festival direktörü Kerem Ayan moderatörlüğünde yapılan film sonrası söyleşilerinin yanı sıra, biletleri satışa çıktığı gün tükenen gösterilere, haziran ayında da yeni filmlerle devam edileceğini öğrenmek bizi bir daha mutlu etti. Festivalin kısa bir değerlendirmesine geçmeden önce, bu söyleşileri, hele “Kız Kardeşim” sonrasında Almanların iki büyük oyuncusu Nina Hoss ve Lars Eidinger’i evlerimize misafir edişimizin unutulmaz bir anı olduğunu belirtmek isterim. Hepsi de izlenmeyi hak eden düzeyli filmlerden oluşan festival filmlerini tanıtımını yaparken kişisel yıldızlarımı da ekledim.

Stéphanie Chuat ile Véronique Reymond’un “Schwesterlein / Kız Kardeşim” filmi, ünlü tiyatro oyuncusu ikiz erkek kardeşi Sven’de agresif bir löseminin başlamasıyla, hastalık haberini aldığından beri yazamayan ünlü oyun yazarı kız kardeşi Lisa’nın, Sven’in düzelmesi için kanıyla, iliğiyle imkânsızı mümkün kılmaya çalışmasının öyküsüdür. Her an sulu bir melodrama kaçabilecek bir hikâyeyi, müthiş doğal ve gerçekçi bir tonlamayla, yalın ve sade bir sinema dili ve benzersiz bir samimiyetle aktaran bir başyapıt.

Pietro Marcello’nun Jack London’un “Martin Eden” romanının sinemasal karşılığını, gerçek ile gerçeküstünün iç içe geçtiği yarı düşsel bir XX. yüzyıl Napoli’sinde aradığı son filmi son dönemde sinemada yapılmış en başarılı edebiyat uyarlamalarından biri. Anlatımı, oyunculukları ve sinema diliyle kusursuzu yakalamış bir çalışma.

Andreas Horvath’ın ilk kurmaca filmi “Lillian” (2019) gerçek olaylardan esinlenerek, hayal ile gerçeği zekice harmanlayan, kurmacayla belgeselin kusursuzca iç içe geçtiği benzerine hiç rastlanmayacak bir film. Bir Orta Avrupalı göçmen kadının, New York’tan Rusya’ya doğru yürüyerek yaptığı inanılmaz yolculuğa odaklanan bu olağanüstü güzellikte mistik ve meditatif görsel şiirin, yaşlı bir ninenin torununa anlattığı balina masalıyla başlayan final sekansı, ömür boyu unutulmaz bir bölüm.

“Petite Fille / Küçük Kız”, Sébastien Lifshitz’in kendini hep bir kız olarak görmüş ve hissetmiş olan 8 yaşındaki Sasha’nın dilediği gibi olma ve özgürce yaşama mücadelesini, toplumun tepkilerini, ailesinin tüm fobik saldırılara karşı dirayetli duruşunu müthiş etkileyici bir sinema diliyle aktardığı insanın içine işleyen bir belgesel. Duyarlı bir izleyicinin hem beyni hem gönlüyle seveceği müthiş etkileyici bir çalışma.

Afgan kökenli Alman yönetmen Burhan Qurbani’nin, Alfred Dublin’in 1929’da yayımlanan başyapıtından esinlenerek çektiği “Berlin Alexanderplatz”, aşırı sağın yükselerek yönetime girebildiği, ırkçılığın, kaçak işçi sisteminin, cinsel sömürünün, uyuşturucunun, kadına karşı bedensel ve ruhsal şiddetin normalleştiği 2020’leri, Nazizmin iğrenç yükselişini haberleyen 1929’ların çarpık bir aynada yansıması olarak ele almasıyla çok başarılı.

Sudanlı yönetmen Amjad Abu Alala, aktivist muhalif romancı Hammour Ziada’nın “Tu mourras à 20 an s/ 20 Yaşında Öleceksin” romanını, olağanüstü bir görsellik, müthiş ustalıklı bir sinema dili, yalın, duru ve etkileyici bir anlatımla, nefis bir şiirsel ve felsefi mesel olarak aktarırken, bağnaz ve saçma bir kehanetin bir çocuğun gençliğini tüketmesi üzerinden, cehaleti ve bağnaz inançları zekice eleştirir.

1984 Berlin doğumlu İlker Çatak’ın “Söz Senettir” adıyla gösterilen ikinci uzun metrajı “Es gilt das gesprochene Wort” kırk yaşlarındaki başarılı ve özgür Alman kaptan pilot Marion’un Marmaris’te Alman turistlere jigololuk yapan 23 yaşındaki Baran’la hatır evliliğinin öyküsü. Her şeyin ayırdığı iki insanın beklenmedik bir anlaşma zemini bulmasını her türlü klişeden uzak, yalın, inandırıcı ve olgun bir sinema diliyle anlatan film, her iki karakteri için de umutlu bir açık kapı bırakarak sona erer.

Alman-Amerikan müzisyen, ses efektçisi, senarist, kameraman ve film yönetmeni Janna Ji Wonders’in ailesinin her biri kendi yolunu çizmiş kadınlarının hikâyesini anlatan belgeseli “Walchensee Forever”, bir kadın tarafından çekilmiş, kadınlara ait bir dünyada geçen, kadınlar hakkında, kadınların kendilerini büyük bir dürüstlükle anlattıkları müthiş etkileyici bir film.

“Yağmurdan Önce” (1994) ile Venedik’te Altın Aslan alan Milcho Manchevski’nin yazıp yönettiği son filmi “Vrba / Söğüt”, geleneklere ve koşullara karşın çocuk sahibi olma mücadelesi veren üç kadının yaşadıklarını ele alır. Hiç abartmadan, kontrollü bir hassasiyet ve müthiş bir doğallıkla geçmişten günümüze üç ayrı öyküde anlatılan film, bu üç kadına farklı zaman ve durumlarda bile olsalar, çektikleri çilelerle birbirinin kaderini tamamlayan tek bir kişiymiş gibi bakar.

İgort olarak bilinen ünlü İtalyan çizgi roman yazarı Igor Tuveri’nin başyapıtı olarak bilinen aynı adlı eserinden uyarlayarak yönettiği “5 Kusursuz Sayıdır”, Manga”ya selam çakan “fumetti” öykülerini, çok zeki ve hınzır bir kara mizahla ördüğü kapkaranlık bir film. Olağanüstü mizanseni, müthiş oyunculukları, benzersiz görsel stilizasyonuyla, aslında birbiriyle pek bağdaşmayan iki türü, çizgi romanla sinemayı çok başarılı bir sentezle birbirine mal eden, absürd tadının daha da keyifle verdiği bir çalışma.

Fabienne Berthaud, “Daha Büyük Bir Dünya”da Moğolistan’da, Bir Şaman ritüeli sırasında kendisi de transa girdikten sonra töreni yöneten şaman kadından şaman olduğunu ve bu yeteneği geliştirmekten başka bir çaresi olmadığını öğrenen Corine Sombrun’ün gerçek öyküsünü anlatır. Berthaud, bu inanılması zor hikâyeyi, olayların gerçeğin içinde mi ya da hayal dünyasında mı olduğunu tamamen izleyiciye bırakarak, kurmaca ile gerçeğin başarıyla harmanlandığı bir yarı belgesel tadında aktarır.

Oualid Mouaness’in yazıp yönettiği, Beyrut’ta prestijli bir okulda okuyan 11 yaşındaki Wissam’ın sevdiği kıza açılabilme çabalarına odaklanan “1982” Lübnan’da İsrail işgalinin başladığı günde geçen, sadece fondaki sesler ve az sayıda görüntüyle büyük bir iç savaşı ustaca aktarmayı başaran etkileyici ve çarpıcı bir film.

Kolombiyalı Franco Lolli, “Davacı / Litigante”de, çocuğunu yetiştirirken, akciğer kanserinin terminal aşamasında annesiyle ilgilenmeye çabalayan, çalıştığı kamu kuruluşunda, yöneticisinin yasal olmayan inşaat izinleriyle ilgili bir dava ile de uğraşmak zorunda kalan, orta yaşın eşiğinde bekâr bir annenin öyküsünü sakince ve sabırla anlatır.

Slovak yönetmen Ivan Ostrochovsky’nin pırıl pırıl bir siyah-beyazla ve eski tarz 4/3 formatında çektiği “Servants / Hizmetkârlar” bir papaz okulunda inanç ile yoldan sapma arasında kalmış genç idealistlerin mücadelesini taraf tutmadan sadece yaşananlara tanıklık ederek anlatır. Olağanüstü görselliğine karşın, yönetmenin eliptik anlatımının izlenmeyi epey zorlaştırdığı bir çalışma.

“Altıncı Nesil” Çinli sinemacıların önde gelen yönetmenlerinden Jia Zhang-ke’nin son belgeseli “Deniz Mavileşene Dek Yüzmek”, bir edebiyat festivalinde, dört ayrı kuşaktan dört edebiyatçıyla yapılan söyleşiler üzerinden üzerinden Çin’ kırsalının 1949’dan günümüze yakın tarihinin özgün bir portresini çizer. İlginç, ancak bize çok uzak bir ülkenin, yapısal olarak yabancısı olduğumuz bir döneminin öyküsü olarak pek de heyecan verici bulmadığım bir film 

Haziran ayında yeni bir Festivalde buluşmak umuduyla sağlıklı seyirler dilerim.