Marguerite Duras... Sessizliğin, gıyabın kumaşı!

Vietnam'dan (Hindiçin) 1992'de ayrılan Marguerite Duras, on sekiz yaşına kadar yaşadığı, o topraklara bir daha hiç gitmedi. Fakat zihninin derinliklerinde hep yaşattı ve yüreğinde menzili kıldı. Vietnam'ın çeltik tarlalarından, ormanlarından, ıssızlığından, çıplak ayak dolaşan, nehrin üzerinden alacakaranlığa bakmaya alışkın, Fransız'dan çok Vietnamlı, o cılız, şaşkın çocukluğundan çokça esinlendi. Pasifik'e Karşı Bir Bent'ten, Yann Andrêa Steiner'a, hele ki Sevgili'ye kadar, yapıtlarına yansıttı. ‘Mutluluk’ kavramına oldum olası inanmadı ve acıyı kadın olmanın ayrılmaz bir parçası olarak yaşadı. Duras'ı en çok çatlakların incelenmesi, söz ve eylem arasındaki olası boşlukların doldurulması, söylenmiş olanla susulan arasındaki tortular ilgilendirdi. Ona göre yazı; ‘sessizliğin, gıyabın kumaşı’ydı!

30 Eylül 2020 Çarşamba, 18:59
Abone Ol google-news

 

MARQUERITE DURAS - ASKIYA ALINMIŞ TUTKU

Vietnam'dan (Hindiçin) 1992'de ayrılan Marguerite Duras, on bir yaşında hakkında hiçbir şey bilmediği hayat üzerine sayısız şiir yazdığı, on sekiz yaşına kadar yaşadığı, o topraklara bir daha hiç gitmedi. Fakat zihninin derinliklerinde hep yaşattı ve yüreğinde menzili kıldı. Vietnam'ın çeltik tarlalarından, ormanlarından, ıssızlığından, çıplak ayak dolaşan, nehrin üzerinden alacakaranlığa bakmaya alışkın, Fransız'dan çok Vietnamlı, o cılız, şaşkın çocukluğundan çokça esinlendi. Pasifik'e Karşı Bir Bent'ten, Yann Andrêa Steiner'a, hele ki Sevgili'ye kadar, yapıtlarının bütününe imtinasızca yansıttı.

Duras'da beni en çok etkileyen de bu; kaybolmayan geçmişi ve hayaletleriyle teması, bağını koparmaması, kendisiyle ve yaşamla dobra barışıklığı. Ve kaygısız görünen bir kaygılı olması. Derdinin peşinde sürüklenmekte bir sakınca görmemesi. Dolu dolu “yaşadım” diyebilmesi.

Ölümüne dek hayatta hep ait olacağı bir yer aramış, hiçbir zaman istediği yerde olduğu hissine ulaşamadığı için daimi 'yabanıl' bir bağlılık hissiyle yaşamış bir ruh Duras.

Siyaset ile de belki de bu yüzden erken tanıştı. Paris'teki ilk yılları, Halk Cephesi yılları, solun ihtişamlı zaferi, Lêon Blum'un seçilmesi, ardından Gide, Bernanos, Malraux, Mauriac gibi pek çok entelektüelin angaje oluşuna sahne olan yıllardı.

O zamanlar tam angaje değildiyse de savaşın ilanından kısa bir süre sonra ise yalnızlıktan, içinde bulunduğu diasporadan sıyrılıp çıkmak, kolektif ve paylaşılabilir bir bilince katılmak ihtiyacıyla Komünist Parti'ye kaydoldu. Stalin modelinin devrimden uzaklaşması ve 1956'da Macaristan'da yaşananlar ise Parti'den ayrılmasına neden oldu.

TASARRUFU BOL, OTOMATİK BİR SÜREÇTE YAZDI

Mayıs 68, çelişkilere takılmadan iyi bir hikâye anlatıcısı olamayacağını duyumsadığı bir dönüm noktasıydı. Dolayısıyla Parti deneyimi çalışmalarını “belirlemedi”. Bir istisna olarak en üç boyutlu yapıtı Abahn Sabana David'de (1970) partiye olan tüm nefretini aktardıysa da, ancak ve ancak yazdığı zaman her türlü ideolojiyi ve kültürel hafızayı unutabildiğini ifade etti.

Gettolarda, hapishanelerde, kaldırımlarda, manastırlarda, mahkûm, rahibe, emekçi, Afrikalı, Yahudi ve proleterlerle konuşmalar ve röportajlarla dopdolu gazeteciliğinde de mottosu daima net bir ahlaki duruş almaktı.

Dilbilimsel malzemenin arıtıldığı ve kaynaştırıldığı tasarrufu bol, otomatik bir süreçten geçerek yazmayı benimsedi Marguerite Duras. Diyaloglarıyla Hemingway, aşk analizleriyle Madame de la Fayette ve Benjamin Constant sonra Faulkner, Musil, Rousseau'ya “ustalarım” dedi.

EDEBİYATIN KORKUNÇ ÇOCUĞU!

Okurla alışverişini doğrudan bir aktarım şeklinde kurmadı. Yaşananların işlenmemiş bir raporunu aktardı. Tutku mekânını; 'ben', takıntılarla bezeli 'heyecan' ve en çok da ulvileştirilmiş 'tortu' olarak belirledi.

Bir sonla biten hikâyelerden kaçındı. Bilinmeyen yerlerini keşfetmek için kafa patlatarak edebiyatı yenileyebileceğine inananlara tek kelimeyle “budalalar” diye seslendi, “Edebiyatın görevi yasak olanı temsil etmektir” diye ekleyerek.

Kendisini, çoğunlukla şiirde sınırları aşan, yıkan diğer kadın yazarlara yaklaştıran ise -aynısını romanda yapabildiği için- edebiyatın “korkunç çocuğu” olarak hissetmesiydi.

Karakterlerini eksiksiz bir biçim olarak yüzlerindeki ifadeleriyle değil, kübist bir resim gibi, parçalanmış ayrıntılar yığını ya da onu belirleyecek basit bir jest olarak gördü.

Duras'ı en çok çatlakların incelenmesi, söz ve eylem arasındaki olası boşlukların doldurulması, söylenmiş olanla susulan arasındaki tortular ilgilendirdi. Tıpkı Leopoldina Pallotta Della Torre’nin söyleşi kitabı Marguerite Duras-Askıya Alınmış Tutku’da dediği ve ta kendisini tarif ettiği gibi; ona göre yazı; ‘sessizliğin, gıyabın kumaşı’ydı!

SİNEMADA İLKELİ, TİYATRODA TRAJEDİYİ HEDEFLEDİ

Sinemasına gelince... Lumiere Kardeşler ya da Marcel l'Herber döneminin, sessiz sinemanın da kullandığı sanatsal kazanımlarını kutsadı. Sinemayı fakirleştirmeden, mümkün olduğunca ifadesinin sıfır noktasına, ilkel haline döndürmeye çalıştı. 15 filminin ilki 1966 tarihli La Musica'dan itibaren hayata dair heterojenliği ve alt edilemezliği yansıtmayı amaçladı.

Tiyatrosu da bu edimlerden payını elbette almakla birlikte trajediyi öne çıkaran bir yapıda dışavurdu. Teatral söze, dinsel ayinlerin kutsal gücünü taşımak istemi de cabası. “Mutluluk” kavramına da oldum olası inanmadı hatta telaffuzunu bile sakıncalı buldu Marquerite Duras. Son sözde dediği gibi; acıyı kadın olmanın ayrılmaz bir parçası olarak yaşayan biriydi.

Marguerite Duras - Askıya Alınmış Tutku / Leopoldina Pallotta Della Torre / Çeviren: Birsel Uzma / Can Yayınları / 128 s.