Mario Levi: Mutluluktan hiçbir yazı çıkmaz

Mario Levi ile buluşup yeni kitabından, hayattan uzun uzun konuştuk. İstanbul Serisi’nin üçüncü kitabı O Pazartesi'nde okuru Eminönü'ne davet ediyor ve yaşadığımız günleri, İstanbul’u geçmişle köprü kurarak anlatıyor.

27 Şubat 2021 Cumartesi, 16:08
Mario Levi: Mutluluktan hiçbir yazı çıkmaz
Abone Ol google-news

- O Pazartesi romanınız, tarihî esnaf lokantalarından çarşılara, tatlıcılardan kahvecilere, balıkçılardan mezecilere, bugünün gözüyle İstanbul yolculuğu gibi adeta. Bir yandan da hüzünlü çünkü hiçbiri yaşamıyor o mekânların. Geçmişimizi hatırlatan aidiyetliklerimiz bir bir yok oluyor hatta o ruh ölüyor. Ne dersiniz?

Sorunuz gizliden gizliye cevabını da taşıyor! Hayatımda deri izler bırakmış, bana gördüğünüz gibi, bir roman bile yazdırmış Eminönü, bir cehaletin istilasına uğramış gibi adeta. Geçmişe övgüler düzmek istemiyorum. Romanı da bunun için yazmadım. Böyle bir duygum yok çünkü. Ama sadece bazı değerlerin yok olduğunu görmek değil, bu yok oluşun farkında bile olmayanlarla o sokaklarda gezmek insanın içini acıtıyor doğrusu. Ben bu romanda dizinin diğer romanları gibi bugünün resmini görmeye ve göstermeye çalışıyorum. Trajedi de buradan doğuyor zaten.

- En son romanınızda kendi hayatınızdan izler vardı. “Oiram” karakterinde özellikle. O Pazartesi’nde de karakterlerden sizden, anılarınızdan bir parça var mı?

Elbette! Hepsi anılarımdan ve tanıdığım insanlardan izler taşıyor! benim bütün romanlarım öyle. Önemli bir farkla. Bu insanların hiçbiri bu hikâyelere geçtikleri şekliyle gerçekte var olmadı. İzler taşıyor lafını boşuna söylemiyorum. Bir veya birkaç iz bir kahramanın inşa edilebilmesine yetiyor. Onu inşa etmenize imkân veren unsurlar da tecrübelerinizde gizli. Şimdi edebiyatın hayatın birebir anlatımı olmadığında edebiyat olacağını da hatırlatalım mı?

- Nasıl bir çocukluk geçirdiniz. Romanda baba-oğul ilişkisi de oldukça irdelenmiş. Sizin babanızla ilişkiniz nasıldı?

Terapi seansına hoş geldiniz! (gülüyor) Ebrucuğum uzun uzun nasıl anlatayım burada. Hepsini romanlarıma ve hikâyelerime gizledim. Arayan bulur. Yazar olmama yetecek kadar kederli ve kırgınlıklarla yüklü yıllar yaşadım diyelim. Ben en çok kendimi yeteri kadar anlatamama duygusundan çektim. Hâlâ da çekiyorum. Belki de bunun için yazmakta direniyorumdur kim bilir.

- Hocapaşa Sokağı tam bir lezzet sokağı... Namlı Rumeli Köftecisi efsane. Sahici bulduğumuz lezzetlerin tadına varmanın bir yaşama ustalığı duygusunu yaşattığı da aşikâr. Tarihi, şehrin kimliğini inşa etmiş o müthiş lezzetler artık bilinmiyor. İlham kaynaklarımız birer birer yok olurken ruhumuzu da kaybediyor muyuz? 

Hocapaşa Sokağı ile alakalı yorumlarınıza kesinlikle katılıyorum. O sokak benim bu çevreden, kayıpların uyandırdıklarına rağmen, hepten kopmama sebeplerimden biridir. Şehrin lezzetlerinin tadına varmak bir yaşama ustalığı mıdır, bilmiyorum. Ustalık payesi hakkında hep şüphelerim olmuştur çünkü. Bir şehrin tarihine ve duygu iklimine sahip çıkmaktır, bir coğrafyada yaşadığını hissetmektir ama bu kesin. Bu yolun yolcuları azalsa da hâlâ var, görmezlikten gelemem. Bakalım ama nereye kadar.

- Romanda yer alan fotoğraflar, kişiler,  günlük, samimi ve gerçek. Aslında tam da Eminönü. Bu durumda bireyler de mekanlar gibi bir şehrin hafızasını inşaa eder mi? 

Tabii. Giderek anlamsız bir dünyada, bu yaşadığımız dünyada yazmak aksi halde nasıl meşru, hatta kaçınılmaz hale gelebilir ki.

- Biraz da hayattan konuşalım. Burdan geriye baktığınızda geçmişte saplanıp kaldıklarımızı, bocalamalarımızı görüp bazı meseleleri ne kadar da büyütmüşüz diyoruz ve üzüldüğümüze üzülüyoruz. Anlıyoruz ki acılar olmadan mutluluk da olmuyor. Hepsi bir bütün. Hayatın anlamı ve manasının şifresi burada mı?

Burada! Tam da burada! Bunu öğrencilerime de söylüyorum. Edebiyat tarihine bakın. Yazarların yaşadıklarına da... Mutluktan hiçbir yazı çıkmaz. Yazabilmek bir mutluluk verebilir, gerçeği göz ardı edemem. Ama onun için de, hele inandıklarınızı yazmak için çok çetin sınavlardan geçmeniz gerekiyor. Hem yaşadığımız bu dünyada ben mutlu bir insanım diye ortalıkta dolaşan, üstüne üstlük bir de bu duruşunu marifet sayıp yaymaya çalışan ya aptaldır ya da sahtekâr. Geçmişte yaşadığımız acıları bazen gülümseyerek hatırlamamız meselenin ciddiyetini örtmeye yetmez, olsa olsa büyüdüğümüzü ve acılar karşısında biraz donanım kazanmaya başladığımızı gösterir. O kadar haksızlığın, çocuk ölümünün, yoksulluğun, kadın cinayetinin olduğu bir dünyada hâlâ mutluyum mu diyorsunuz? Gidin yaşayın o zaman mutluluğunuzu! Ama edebiyata bulaşmayın!

- Kapitalist düzenin modern köleleri olarak sevmediğimiz işlerde çalışıp konforlu alanlarımıza bağlılığımızla, çemberin dışına çıkmaya cesaret edemiyoruz. Çocuğun okul taksitlerini ya da evin kirasını düşünürken “anı yaşamak” anlamsız geliyor. Halbuki yine aynı bu düzende “anı yaşa”, “niyet et olsun” gibi gerçek dışı söylemler pazarlanıyor. Yazdıklarınızla tarihe tanıklık yapan biri olarak “an” da kalmak ne kadar mümkün? Yoksa bu gerçeğimizden kaçmak için bir aldatmaca mı? 

Bu konularda birçok içi boş kitabın yazıldığı doğru. Saçma sapan görüşlerin marifetmiş gibi pazarlandığı, bu pazarlamalardan hatırı sayılır kazançlar elde edildiği, etrafımızda tabiri caizse birçok lüzumsuz insanın dolaştığı da doğru. Medeniyetimizin kölelerinin bu aldatılmaya ihtiyacı var! Asıl acıklı görünen de bu. Öte yandan bunu yapmanın, yani ‘an’ı yaşamanın o kadar da zor olmadığını düşünebiliriz ama. Büyük laflara gerek yok. Yaşanan günlerin zorluğunu da haksızlıklarını da ortadan kaldırmaz ama, biraz yemek artığını, bayatlamış ekmeğinizi, sokaktaki aç köpeklere vermeyi düşündünüz mü? Ya boş bir sıvı yağ şişesinde bir avuç toprakla çiçek yetiştirmeyi? Direniş... Anlatabiliyor muyum?

- Günümüze gelirsek en severek gittiğiniz, ilham aldığınız yerler ve müthiş lezzetleri bize anlatsanız..

Bunun için başka bir kitap yazmam lazım! İstanbul’un çarşılarını ve pazarlarını gezmeyi seviyorum. Oradan her an beni etkileyecek, içimde bir hikâye fikrini doğuracak bir yüz ifadesiyle karşılaşmam mümkün. Deniz kıyılarını seviyorum. Bu şehrin deniz duygusunu taşımadan yaşanamayacağını düşünüyorum çünkü. Esnaf lokantalarını seviyorum. Yemek geleneğimizi en çok onların yaşattığına inandığım için. Sokak lezzetlerini seviyorum. Onlar da bana tuhaf bir özgürlük duygusu yaşatıyorlar. Bir de ben sinemaları çok özledim!

- Çocukken en sevdiğiniz yemek?

Ben çocukken pek bir iştahsızdım. Ama en çok sevdiğim evde palamut balığından yapılmış lakerda idi galiba. Ona dayanamazdım işte! Dedemin evinde her pazar öğle yemeklerinde yediğimiz mayonezli levreğe de, fırın makarnaya da kayıtsız kalamazdım, babaannemin cuma sabahları erkenden kalkıp yaptığı dana dili söğüşün yağlı tarafından birkaç parçayı dumanı üstündeyken, suyuna ekmek banarak yemeyi de... Bir de tabii, vazgeçilmez bir çocuk klasiği! Izgara köfte ile kızarmış patates!

- Bizimle paylaşabileceğiniz özel bir tat ve tarif var mı?

Kaşkarikas.

Orta büyüklükte sakız kabaklarının her iki tarafını kesip ortadan ikiye bölüyorsunuz. Kabağı oymadan önce kabuklarını salatalık soyar gibi soyuyorsunuz. Çıkan şeritleri ikişer üçer santimlik parçalara bölüyorsunuz. O parçaları tuzlu suyun içinde bekletiyorsunuz ve süzgeçten geçiriyorsunuz, iyice yıkıyorsunuz. Bir tencereye koymadan önce (ölçü 8 sakız kabağı ölçüsü içindir) iki limonun suyu, dört çorba kaşığı zeytinyağ, bir tatlı kaşığı şeker, yarım tatlı kaşığı tuz koyuyorsunuz. Yarım bardak kadar da su... Tencerede iyice karıştırıyorsunuz. 5-6 diş sarımsak da koyuyorsunuz. 15 dakika haşlıyorsunuz, sonra soğumasını bekliyorsunuz. Bunu bir zeytinyağlı çeşnisi olarak sunuyorsunuz. 

- Aile geleneğinizde müthiş lezzetler olduğunu biliyorum. Ki romanlarınızda da karşılaşabiliyoruz bu tatlarla. Özel günlerde bu lezzetleri yapıyor musunuz? Kızlarınız bu lezzetleri seviyor mu? Sofranız nasıl?

Bu yemekleri elime geçen her fırsatta yapıyorum. Yapmadan anlatamazsınız zaten. İki büyük kızım, Deniz ile Pınar bu yemekleri biliyor. Bazılarını çok sevdiklerini düşünüyorum. Küçük kızım Masal, henüz pek azını biliyor. Ağzının tadını biliyor görünüyor ama. Bir gün öğreneceğinden hiç şüphem yok. İstemesi halinde ona da öğreteceğim. Daha yedi yaşında. Şimdilik omlet, salata ve kurabiye yapmakla yetiniyoruz!

- Hâlâ aşk var mıdır? Yoksa romanlarda mı kaldı?

Romanlarda kalması olmadığı anlamına mı gelir? Aşk tabii ki var. Yaptığını aşkla yapmak, hayata aşkla sarılmak da en önemlisi.

- Romanlarınızca zeki mizahınızı hiç bırakmadığınız ve bize bu eski tatları, mekanları kısaca İstanbul’u  hatırlattığınız için çok teşekkürler.. Son söz alsam sizden..

Geçip gidiyoruz bu dünyadan. Ben en çok edebiyata ömrünü adamış bir insan olarak anılmak istiyorum. Öteki meziyetlerim hakkında da, o da varsa tabii, başkaları karar versin. Bir de artık en vazgeçilemez değerin iyilik olduğuna inanıyorum. Birilerinin bu tercihime bir aptallık ve saflık diyeceğini bile bile...