Milliyetçilik Nereye-5: Türk-İslam sentezi Yeşil Kuşak taktiğiydi

Ülkücülerin başbuğu olarak adlandırılan Alparslan Türkeş’in yakın dostu, akademisyen, yazar, Prof. Dr. İskender Öksüz, AKP’nin içinde hâkim olduğu söylenen siyasal İslamın “Müslüman Kardeşler” düşüncesi olduğunu savundu. Öksüz, Türk-İslam sentezini de Yeşil Kuşak taktiği olarak değerlendirdi. İskender Öksüz, şunları söyledi:

20 Eylül 2020 Pazar, 05:00
Milliyetçilik Nereye-5: Türk-İslam sentezi Yeşil Kuşak taktiğiydi
Abone Ol google-news

PROF. DR. İSKENDER ÖKSÜZ:

TÜRK-İSLAM SENTEZİ YEŞİL KUŞAK TAKTİĞİYDİ

LEYLA KILIÇ

- 12 Eylül süreci Alparslan Türkeş’in en aktif olduğu süreçti. O dönemin milliyetçiliğini ve ülkücü hareketini anlatır mısınız?

Türk milliyetçiliği ve onun özel ismi Türkçülük, çok daha eski bir geçmişe ve derin köklere dayanır. Gök-alp, Akçura... Ve kuşkusuz Atatürk. CHP’nin altı okuna bakınız... Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisidir Türkçülük. “Ülkücü” ve “ülkücülük”, o dönemin gençlik yapılanması için kullandığımız bir ad. Gökalp’ten, Atatürk’ten, Atsız’dan esinlenerek... Milleti, sınıf, ümmet gibi büyük toplum birimlerine tercih edene milliyetçi derdik... Milleti kendisinin ve yakınlarının çıkarından üstün tutana da ülkücü denir diye tarif etmiştik. Türkeş’in getirdiği yenilikler var. Milliyetçiliği bir siyasi partiyle iktidara taşıma girişimi onundur. Bir başka atılımı, Atatürk’ün altı okundan sonra ikinci kez, “Beni seçerseniz bunları uygulayacağım” anlamına gelen yapılandırılmış bir doktrin teklif etmesidir. Altı ok ve dokuz ışık birbirine benzer. MHP, 1980 öncesinde hızla büyüdü. 1980 ihtilali olmasaydı ya iktidar yahut iktidar ortağıydı. 

- 1980 sürecinde dikkat çeken Türk-İslam sentezi sizce şimdi ne durumda? Türk-İslam sentezi kavramı var fakat buna katılmayanlar da var.

Aynı kategoride olan şeylerin birbiriyle rekabetinden veya sentezinden bahsedebilirsiniz. İslam ve Türk aynı kategoride kavramlar değildir. Biri dindir, diğeri milliyet. Bu yaklaşım, Sovyetler’e karşı “Yeşil Kuşak” projesinin taktiğidir. Çok şaşırdım ama menşeini Mao’da buldum. 1972’deki Nixon-Mao buluşmasının zabıtlarında şu notlar var: “Mao, ABD ve Çin’in, “Sovyet piçini” halletmede işbirliği yapması gerektiğini söyledi ve Washington’un müttefikleriyle, özellikle NATO birliğini korumak için daha yakın çalışmasını önerdi. Mao, ABD’nin Avrupa, Türkiye, İran, Pakistan ve Japonya’yı da içine alan bir anti-Sovyet ekseni kurmasını da öngördü.” Tabii işin Türkiye-İran-Pakistan ve hele Afganistan ayağı yeşil kuşak! Afgan mücahitlerine en büyük destek de Çin’den gelmiş. 12 Eylül’den hemen sonra Türkiye’de Seyyid Kutb’un ve Mevdudi’nin kitapları dağıtıldı. Çok ucuz veya bedava. Hapishanedeki ülkücü gençlere de... Kucak kucak... Sonra ne görelim, Kutb’u MİT Müsteşarı Fuat Doğu Paşa çevirtip bastırmış! Bu kitaplar, Müslüman Kardeşler’in temel eserleri. Milliyetçi Nasır’a karşı desteklenen Müslüman Kardeşler’in. Türkiye’de iktidarda olduğu söylenen fikirler de bunlar. Merak ediyorum Fuat Doğu Paşa ve 12 Eylül’ün askerleri bugünleri görseler ne düşünürdü?

- Ülkücü hareketin geçirdiği evreleri nasıl tanımlarsınız? Sizce en rahatsız edici dönemi hangisi? 

Tercih ettiğim niteleme Türk milliyetçiliği veya Gökalp’in verdiği adla, “Türkçülük”tür. Türkçülük önce bir fikir ve edebiyat hareketi, sonra sosyoloji ve siyaset bilimine dayanan bir tezdir. Cumhuriyet öncesinde Osmanlıcılık ve İslamcılık tekliflerine karşı Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’inde anlatılan tercihtir. Cumhuriyetin kurucu ilkesi ve temeli olmuştur. Atatürk’ün mensup olduğu görüştür. Atsız ve 1944 hadiselerinde Türkçüler, iktidara muhaliftir. Sonra Türkeş ve MHP ile iktidara taliptirler. Halkta karşılık bulan ve dizginlenmeye çalışılan bir harekettir. En rahatsız edici dönem, bilinçli şekilde parçalandığı 1980 sonrasıdır. Sebebini şu ana kadar anlattıklarımdan çıkarabilirsiniz.

 - Ülkücü hareket devletle iç içe bir sisteme sahip diyebilir miyiz? Anlatabileceğiniz örnekleri var mı? 

Türkçülük, gayet tabii devletle iç içedir, çünkü devleti kurmuştur... Milli, üniter, laik, sosyal, hukuk devletini. Ve bugün gürültü devletin bu niteliklerini değiştirme etrafında kopuyor. Çoğu zaman, Türk milliyetçiliği ve iktidar yan yana değil, karşı karşıyadır. 1938’den değilse bile 1944’ten beri öyledir. 

- AKP, ülkücü hareketi yıllar içinde nasıl etkiledi? İktidarda savunuculuğunu gördüğümüz siyasal İslama ülkücü hareket nasıl bakıyor? 

Türk milliyetçileri 19. ve 20. asırda iki kozmopolitizmle mücadele etti. Birincisi, komünizm idi. İkincisi, siyasi ümmetçilik. AKP’nin içinde hâkim olduğu söylenen siyasi İslam, Müslüman Kardeşler düşüncesidir. Müslüman Kardeşler’in fikir babası Seyyid Kutb’a göre bakın milliyetçilik nedir: “Milliyetçilik tarihi zamanı geçmiş bir bayraktır... Dünya, düşünce ve doktrine dayanan ideolojik komplekslere doğru ilerlemektedir. İslami hareket bu global eğilimin bir parçasıdır. Kabile kimliğine, ırk veya toprağa dayanan asabiyye gerici, cahili bir kimlik tarzıdır.” Tercümesi: Vatan da milliyet de cahiliyeden kalma kavramlardır. Siyasal İslam bana böyle bakıyor. Tahmin edersiniz ki ben de ona aşk ile karşılık veremem.   

- Siyasi partiler olarak baktığımızda MHP’den kopan bir İYİ Parti var. Türkiye’de milliyetçiliği temsil eden hareketlerde dağınıklık ve bölünme oldu diyebilir miyiz? 

12 Eylül zaten bu bölünmeyi sağlamak için yapıldı. Başarılı da oldu. Sadece MHP-İYİ Parti bölünmesini değil, 12 Eylül’den önce milliyetçileri iktidara taşımakta olan kitlelerin bölünmesini de kastediyorum. Darbeden sonraki seçimlerde partilere bakın. Hepsinin tabanında bol sayıda 1980 öncesi MHP’liler vardır. Halen de öyledir.

- 1990’lara dek milliyetçiliğin “Esir Türkler” mücadelesi vardı. Bugün Orta Asya’da bağımsız devletler var. Onlarla milliyetçilik bağlamında ilişkileri nasıl görüyorsunuz?

O mücadele hedefine büyük çapta varmıştır. Bağımsızlık asla olmaz, hayaldir, diye bakanlar ne diyecekler? Onu merak ederim. Türk ülküsünün ilk adımı istiklaldir, bağımsızlıktır. Bu, büyük çapta gerçekleşti. İlişkiler gayet iyi gidiyor. Her geçen yıl yakınlaşma artıyor. Siyasi açıdan da ekonomik açıdan da bu işbirliğine bütün Türk devletlerinin ihtiyacı var. Türki dedik, Türkçe konuşan dedik... Artık sadece Türk diyoruz. Nahcıvan zirvesinde Nazarbayev’in teklifiyle Türk Keneşi (Türk Konseyi) adını aldı. Başka bazı kurumlara da karar verildi. Bu kurumlar istenen seviyede olmasa da işliyor. Alfabe birliği bazı harf farklarıyla tamamlandı gibi. Televizyon, video, internet, yakınlaşmada yönetimlerden hızlı ilerliyor. Aynı filmleri, aynı dizileri seyrediyoruz. Türk devlet ve toplulukları böyle kendiliğinden de aynı yöne ilerliyor.

‘ATATÜRK, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDE ZİRVEDİR’

- Küreselleşme, milliyetçiliği nasıl etkiledi?

“Globalleşme” net bir kavram değil, fakat sonuçta dünyanın iletişim ve ulaşımla küçülmesi demektir. İşte milliyetçiliğin kazanımı tam burada başlar. Globalleşmeye tarihin sonu dendi, iki kutup tek kutba indi, sonra da yok-kutba inilecek, şirketler, milletlerden daha etkili olacak dendi. Hiçbiri gerçekleşmedi. Dünya hâlâ milletler evreninde dönüyor. 

- Atatürk milliyetçiliği ile bugünkü Milliyetçilik arasında farklar nedir?

Milliyetçilik, Cumhuriyetin temelinde var. Halkta, seçmende de karşılığı var. Atatürk düpedüz Türk milliyetçisidir. Bunu ispata kalkışmaya gerek yok. Bütün sözleri, bütün eylemleri, hayatının tamamı Türk milliyetçiliğidir. Ve Atatürk, kendinden sonra gelen devlet adamları arasında Türk milliyetçiliğinde zirvedir. Şöyle bir egzersiz yapınız: Gençliğe Hitabe’yi her cümleyi düşünerek okuyunuz. Sonra bu sözleri bugün hangi lider söyleyebilir diye bir düşününüz. Birinin televizyonda söylediğini hayal ediniz. İmkânsız geliyor değil mi? 

PROF. DR. HAKKI UYAR

CHP VE MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan bir siyasal düşünce olarak bilinmekle beraber sosyal, ekonomik ve kültürel boyutuyla onun köklerini 16. yüzyıla kadar götürebiliriz. 16. yüzyılda ulusal burjuvazilerin, ulusal dillerin ve ulusal kiliselerin yükselişi, milliyetçiliğin temellerinin atılması açısından önemli bir kilometre taşıdır. Bu, sekülerleşmeye ve ulusal egemenlik kavramının oluşumuna zemin hazırladı. İşte Fransız Devrimi, bu tarihsel arka planda siyasal bir akım olarak milliyetçiliğin yayılmasına imkân sağladı. 

Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi, çok milliyetli ve çok dinli bir tarım imparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin sonunu da getirdi. Ayrılıkçı milliyetçi hareketler karşısında Türk milliyetçiliğinin yükselişi aslında hem geç ortaya çıktı ve hem de tepki niteliği taşımaktaydı. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi Türk milliyetçiliğinin babaları bile başlangıçta pür milliyetçi değillerdi. Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık arasında bocalamışlardı. Ancak son tahlilde devletin kurtuluşunu milliyetçilikte görmüşlerdi. Onların milliyetçilikleri bir boyutuyla azınlık milliyetçiliklerine tepki niteliği taşırken diğer boyutuyla romantik özellikler de taşıyordu. Bu milliyetçiliğin romantiklikten çıkıp gerçekçi bir zemine oturması Misakı Milli, Milli Mücadele ve Atatürk ile mümkün olabildi.

Türk milliyetçiliğinin iki ana damardan beslendiğini söylemek mümkün. Birincisi kültüre dayalı Fransız milliyetçiliğidir. İkincisi ise ırka dayalı Alman milliyetçiliğidir. İkinci Meşrutiyet’te Türk milliyetçiliğinin Gökalp, Akçura, Ağaoğlu gibi önemli sembol isimlerinin Fransız milliyetçiliğine daha yakın oldukları söylenebilir. Türk milliyetçiliğinde iki çatalın oluşması için 1930’lar sonrasını ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı yıllarını beklemek gerekecektir.

Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün millet, milliyetçilik ve milli egemenlik gibi kavramları sıklıkla kullandığı görülmektedir. Bununla beraber Birinci Meclis’te dinsel kimlik ile ulusal kimlik konusunda yaşanan çatışma nedeniyle uzlaşmacı ve arabulucu bir söylem kullanması dikkat çekicidir. Çünkü Meclis’in önceliği vatanın kurtuluşudur; devrimler kurtuluş sonrasında olacaktır ve dinsel kimliğin yerini ulusal kimlik alacaktır. 

‘TÜRKİYE’ TARTIŞMASI

Cumhuriyetin ilanı sonrasında kabul edilen ve en uzun ömürlü anayasamız olan 1924 Anayasası’nın TBMM’deki görüşmeleri sırasında ele alınan konular arasında bugün de tartışılan Türklük ve Türkiyelilik kavramları da vardır:

Madde 88: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk denir. Türkiye’de veya dışarıda bir Türk babadan olan veya Türkiye’de doğup da memleket içinde yaşayan ve rüştünü ispat ettiğinde resmen Türklüğü benimseyen veya vatandaşlık kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. 

Bu maddeye ilişkin -TBMM’ce kabul edilmeyen- iki farklı değişiklik önergesi verildi. Birincisi: 

Niyazi Bey (Mersin): “Efendim, kanunun birçok yerinde Türkiye kelimesi vardır. Anayasa Komisyonu ile de görüştük. Onlar da bunu kabul ediyorlar. Vatandaşa Türk dedikten sonra Türkiye demek doğru değildir. Esasen Türkiye deyimi İtalyancadan alınmıştır ve Arapça bir kelimedir. Buna hiç gerek yoktur. Türk devleti; Türk vatandaşı, Türk Büyük Millet Meclisi, hepsi Türk, hepsi eşittir. Sonuç olarak Türkeli şeklinde değiştirilmesini teklif ediyorum.”

İkincisi ise Konya milletvekili Naim Hazım tarafından Meclis Başkanlığı’na verilen teklifti: “Maddenin birinci fıkrasındaki Türk kelimesinin Türkiyeli şeklinde tadil ve diğer fıkralarının da buna göre tashih ve tanzimini teklif ederim.”

1924 Anayasası ve bu anayasa üzerine yapılan tartışmalar Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik temeller üzerine kurulduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Aslında Türklük kavramına yüklenilen içeriğin 1876 Anayasası’nda tanımlanan Osmanlılık kavramından (madde 8) farklı olmadığı dikkat çekicidir. Nitekim sonraki yıllarda da Atatürk’ün yaptığı iki tanım, resmi milliyetçiliğin etnik ve dinsel kimliğe dayanmadığının açık bir göstergesidir. 1925’te “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımı ile 1930’daki “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir topluluktur” tanımı bu anayasal ve tarihsel arka planın ürünüdür. İkinci tanım 1931 tarihli CHP programında da yer almaktadır (Birinci kısım, madde 2). Bu tanımın öncesinde CHP programında “vatan” kavramının tanımı da yapılmaktaydı ve aslında bu tanım, milliyetçilik anlayışı ile örtüşen, yurtseverlik anlamı da içeren bir tanımdı (Birinci Kısım, madde 1):

“Vatan, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını koruyan eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasal sınırlarımız içindeki yurttur.  Vatan, hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütündür”. 

Devrimlerin gelişim sürecine paralel olarak, 6 ilkenin aşamalı bir şekilde parti programına girdiğini söylemek gerekir. 1927 yılında toplanan CHF Kurultayı’nda kabul edilen Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık ve Laiklik ilkelerine, 1931 yılında toplanan CHF Kurultayı’nda Devletçilik ve İnkılapçılık ilkeleri ilave edildi. 1935 yılındaki CHP Kurultayı’nda ise bu ilkeler Kemalizm olarak tanımlandı. 5 Şubat 1937 tarihinde ise 6 ilke anayasaya girdi.

1938 yılında, Atatürk’ün vefatından kısa bir süre önce yayımlanan On Beşinci Yıl Kitabı’nda, CHP’nin milliyetçilik anlayışı şöyle anlatılmaktadır: 

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin milliyetçiliği, gerek bağımsız ve gerek başka devletin vatandaşı olarak yaşayan bütün Türkleri bir kardeşlik hissiyle sevmek, onların refahını dilemekle beraber dışarıdaki bu Türkleri, kendi siyasal faaliyet alanının dışında tutar. Partinin ve yeni devletin anlayışına göre, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde Türk diliyle konuşan, Türk kültürüyle yetişen, Türk ülküsünü benimseyen her vatandaş hangi din ve kökenden olursa olsun Türktür. Bu esas anayasada açıkça yazılıdır. Yeni Türk milliyetçiliğine göre, Türk milleti büyük insanlık ailesinin yüksek ve şerefli bir parçasıdır. Bu itibarla bütün insanlığı sever ve milli menfaatına ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve bu yönde politika izlemez”. 

İNÖNÜ FIRSATÇILIĞI SEÇMEDİ

Lozan sonrasında sorunlarını barışçı bir şekilde çözmeye yönelen, içeride ve dışarıda barışçı politikalar benimseyen Türkiye, Boğazlar sorununu ve Hatay sorununu diplomasi yoluyla lehine çözmeyi başarabildi. Yine ayrı politikalar çerçevesinde ve Birinci Dünya Savaşı’ndan ders çıkararak İkinci Dünya Savaşı’na girmedi. Bunun mimarı başta İnönü olmak üzere dönemin üst düzey yöneticileriydi. Dönemin lider kadrosu, savaşın dışında kalmayı temel prensip olarak belirlerken savaşı fırsata çevirmeye yönelik bir milliyetçilik anlayışına da sahip değillerdi. Almanya ve müttefiklerinin kazanacağı algısına da sahip değillerdi. Oysa CHP’nin ya da Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının dışında yer alan Türkçü/Turancı milliyetçilik anlayışı, Almanya’nın da etkisiyle savaşı Almanya’nın kazanacağına inanıyordu ve savaşa Almanya yanında girmekten yanaydı. Bunlar üzerinde ciddi bir Alman etkisinin olduğu söylenebilir. Savaş bittiğinde artık Türkiye’de iki ayrı milliyetçilik anlayışının olduğu açık bir şekilde ortadaydı. Bu günümüze kadar da devam etti.

MİLLİYETÇİ HAREKETİN SİYASAL KRONOLOJİSİ

’27 MAYIS İHTİLALİNİN FİİLİ LİDERİ...’

SELDA GÜNEYSU

Türkeş, 1958 yılında “Kurmay Binbaşı” görevindeyken Amerika’dan Türkiye’ye döndü. Elazığ 243. Piyade Alayı I. Tabur Komutanlığı’na atandı. Türkeş, 21 Mayıs 1963 yılındaki ihtilalde “ihtilale teşebbüs suçundan” yakalanıp idam edilen Kurmay Binbaşı Talat Aydemir ile de Elazığ’dan arkadaştı.

Türkeş, 21 Mayıs 1963’te, Talat Aydemir’in idam edildiği darbeye karşı çıktı.

Türkeş, yapılan 27 Mayıs 1960 darbesine ilişkin de şunları söylemişti:

“27 Mayıs ihtilalinin fiilen lideri benim. General olmamama rağmen fiilen liderliğini ben yaptım. General olsaydım, herhalde bir disiplin, sağlam bir disiplin kurmuş olacaktım örgüt içinde. Örgüt, hiçbir zaman disiplinli bir örgüt olmadı. Bundan dolayı da birçok aksaklık meydana geldi.”

27 Mayıs 1960’ta Türkiye Cumhuriyeti tarihine geçen askeri darbenin en önemli noktası “emir komuta zinciri içinde olmaması.” Tümgeneral Cemal Madanoğlu’nun komutanlığında yürütülen darbe sırasında DP iktidardaydı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı hükümet üyeleri de darbe sonrası tutuklandı. 235 general ve 3 bin 500 civarında subay da emekliye sevk edilirken, üniversitelerde bulunan 147 öğretim üyesi de görevden alındı, bazı üniversiteler ise kapatıldı.

37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi anayasayı ve TBMM’yi feshetti. İşte bu Milli Birlik Komitesi içinde yer alanlardan biri de Alparslan Türkeş’ti. Türkeş, “darbenin bildirisini” de yazan isimdi aynı zamanda.

Türkeş, bildiriyi nasıl hazırladığını da şu sözlerle anlatıyor: “Şube müdürünün odası boştu. Işığı açtım, müdürün masasına oturdum. Ankara Radyosu’nda yayımlanacak bildiriyi yazmaya başladım. Bildirinin yarısına gelmiştim ki baktım dışarıdan tank sesleri geliyor. Gerisini sonra tamamlarım diyerek, yazdıklarımı katladım, cebime koydum. Dışarı çıktım, baktım, tanklar lambalarını, ışıklarını yakmışlar, komutanlar da tankların üzerinde, bizi selamlayarak önümüzden geçmeye başladılar. O bildiriyi yazmayı düşünürken, daima şuna dikkat ettim:

Milletin birliğini pekiştirmek, Halk Partisi ile DP arasında bulunan zıtlaşmayı ve gerginliği yumuşatmak ve halkın, yapılan bu askeri müdahaleye sempati duymasını temin etmek. Bu amaçla, bunu sağlayacak kelimeleri seçerek hazırladım. Bir mühendisin, bir inşaat projesini hazırlarken hangi taşı, hangi köşeye oturtacağı veyahut dökeceği betonun yoğunluk hesabını nasıl yapacağı, koyacağı demirin hangi kalınlıkta olacağı gibi ben de her kelimeyi, her cümleyi, bu amacı sağlamaya hizmet edecek şekilde seçmeye, hazırlamaya dikkat ettim.” (Hulusi Turgut - Şahinlerin Dansı)

Türkeş, darbeden sonra Hindistan’a sürüldü.

VE ‘SİYASET SAHNESİ...’

27 Mayıs darbesinin ardından DP kapatıldı. Deyim yerindeyse “merkez sağ” blokta da boşluk oluştu. Türkeş de Hindistan’daki sürgünden döndükten sonra, siyasete atılmayı düşünüyordu. Siyaset yapılacak en uygun partinin ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) olduğunu düşünüyordu.

CKMP, 16 Ekim 1958 yılında Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Türkiye Köylü Partisi’nin birleşmesiyle kurulmuş bir partiydi. Kurucuları arasında da Osman Bölükbaşı, Ahmet Tahtakılıç, Hasan Koçdemir gibi isimler yer alıyordu. 1961 genel seçimlerinde de yüzde 14 oy alarak, CHP ve Adalet Partisi’nden sonra TBMM’ye giren üçüncü parti oldu. Ancak tarih 1962 yılını gösterdiğinde, partinin genel başkanı Osman Bölükbaşı istifa ederek, Millet Partisi’nin başına geçti.

Bölükbaşı’nın partiden ayrılmasıyla birlikte Türkeş de siyaset sahnesinde yerini aldı. Partinin kongresinde “genel başkan adayı” oldu. Partiye, kurucular arasında yer alan Ahmet Tahtakılıç da adaydı. Türkeş, kurultayda Tahtakılıç ile yarıştı ve Tahtakılıç’ın 516 oyuna karşılık delegelerden 698 oy alarak, genel başkanlığa seçildi.

CKMP’nin başına Türkeş’in geçmesiyle birlikte de “ülkücü hareket” de ivme kazandı. O kurultayda Türkeş ile birlikte yer alan ve aralarında şimdi İYİ Parti Istanbul Milletvekili Ümit Özdağ’ın babası olan Muzaffer Özdağ’ın da yer aldığı ve “14’ler” denilen grup da yer aldı. Türkeş, 1965 yılındaki seçimlerde de Ankara milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Muzaffer Özdağ ise aynı seçimde Afyon’dan seçildi. Böylece fiilen 1965 yılında Türkeş, askeri yaşamdan, siyasete adım atmıştı. Parti 1969 yılında da Milliyetçi Hareket Partisi adını aldı. Ancak Türkeş’in 1965’te başlayan siyasi kariyeri, 12 Eylül darbesiyle son bulacak ve yeniden seçimlere girebilmesi için 11 yıl beklemesi gerekecekti.

Türkeş’in siyaset geçmişinde “Cumhurbaşkanlığı adaylığı” da bulunuyor. CKMP Genel Başkanı ve TBMM üyesi olduğu dönemde, 1966’da, Cemal Gürsel’in 38 doktorun imzasını taşıyan raporuyla Cumhurbaşkanlığı yapamayacağı kesinleşince, yeni cumhurbaşkanı için seçim yapılması kararlaştırıldı. 28 Mart 1966 yılında CKMP’nin genel idare kurulu toplanarak “Türkeş’i cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi” kararı alındı. Diğer partiler ise Cevdet Sunay üzerinde mutabakata vardı. Partinin ilk gençlik kolu başkanı da Kemal Zeybek oldu.