“Öpme Beni Ayşe!”

Operamız hafifledikçe yükselecek balon mudur?

12 Mart 2019 Salı, 16:49
Abone Ol google-news

“Öp Beni Kate” (Kiss me Kate) 1963’te Ankara Devlet Tiyatrosu (ve operası) sahnesine çıktığında yer yerinden oynamıştı. Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Cevat Memduh Altar, Mithat Fenmen gibi klasik müziğin ağır topları “ bu eserin yeri Devlet Tiyatrosu ve Operası değildir, dünyanın hiçbir yerinde bunları devlet tiyatro ve operaları oynamaz” derken, Metin And “Avrupa’da aynı şehirde ciddi opera ile operet ve müzikal oynayacak başka kurumlar da olduğu için Devlet operaları her şeyi oynamıyor. Bu müzikçilerin değil, tiyatrocuların işidir” diyerek eseri savunuyordu. Klasik müzik eleştirmen Faruk Güvenç de “Kate, öpme beni” başlıklı yazısında, “Bu müzikçilerin değil tiyatrocuların işi ise, koca bir Opera orkestrasının, korosunun, baletinin, seçkin opera şarkıcılarının ve birkaç tiyatrocunun icra ettiği esere ben karışamazsam çatlarım. Zerrece sanat değeri bulunmayan bu zırvadan başka eser mi bulamadık?” diye yanıt veriyordu…

Cole Porter’in ilk kez 1949’da ABD’de sahnelenen bu tanınmış müzikalinin bizde kopardığı gürültünün üzerinden 56 yıl geçti. Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılan Opera ve Bale, 1970’te ayrı bir Genel Müdürlük oldu. İstanbul, İzmir Operaları’na Mersin, Antalya ve Samsun katıldı. Genç kurumlarda neler sahnelenmedi ki? Mersin operası Verdi’nin Luisa Milleri’nin Türkiye prömiyerini çok beğendiğim bir reji ve güçlü performansla sundu. Antalya’da Dvorjak’ın Rusalka’sını, Avrupa seviyesinde unutulmaz bir yorumla izledik. Hendel’in Herkül’ü de, Barok dönemin çok başarılı çağdaş yorumuydu. Samsun’un genç kadrosu 10 yıldır önemli opera eserleri koydu sahneye…Daha eski kurumlarımızdan İzmir Operası Wagner’in Uçan Hollandalı gibi zor bir eserini küçücük sahnesinde başarıyla sahneledi; R.Strauss’un Ariadne Naxos’ta adlı ilginç eseri de, bir reji harikasıydı. Britten’in Kötülüğün döngüsü ve Stravinski’nin Rake’s Progres’i İstanbul’un prestijiydi. Ancak, böylesine birikimi olan opera kurumlarımız artık hızla operet-müzikal-revü sahnesine dönüşüyor; düpedüz tiyatrocular için yazılan ve belli bir şan eğitimi gerektirmeyen eserlere yöneliyor! Darülbedayi dönemi bir yana, son 30 yılda İstanbul Şehir Tiyatrolarının kapalı gişe oynadığı Lüküs Hayat’ı Cemal Reşit Rey, müzik eğitimi olmayan tiyatrocuların dar ses aralıklarına göre bestelemişti. Bu eseri Devlet Operası neden sahnelesin?! Bunu Bilkent’te 4 yıl opera okuyan DOB Genel Müdürü Murat Karahan bilmez mi? Ama O, Türk operasının yükselişini sonunda 1930’ların primitif Ayşe Operetinde bulmuş! Haber Türk’teki şu sözlerini duyunca küçük dilimi yutacaktım: "Bugün yaratmak istediğimiz, hayallerini kurduğumuz opera markasının temellerini 90 yıl önce Muhlis Sabahattin atmış ama galiba orayı kaçırmışız. Şimdi 2019'dayız ve Devlet Opera ve Balesi sahnesinde Ayşe Opereti ilk kez sahnelenecek. Biz şimdi bunu yakalıyoruz. Ne mutlu ki bize nasip oluyor Ayşe Opereti'nin prömiyerini yapmak" Karahan, 2006’da Gülriz Sururi’nin özel çabasıyla İstanbul MKM’deki Ayşe Opereti temsillerini sanırım unutmuş.

21 Yaşında Şahin plaktan çıkan söz ve müziği kendine ait “Şeytan Görsün Yüzünü” adlı Mustafa Sandal’vâri pop-arabesk şarkısı ile yolunu arayan, Alaturka eser dağarcığı gelişkin Murat Karahan’ı, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası’nın bir yılbaşı konserinde tanımış ve sesine hayran olmuştum. Aynı gece oteldeki sohbetimizde gazel söyleyişindeki içtenliğe de tanık oldum. Zeki Müren Şarkılarını senfonik orkestra eşliğinde söylemeye başladığında Opera ve Bale Genel Müdürü oldu. Oysa Dünya sahnelerinde bir tenor olarak parlayan kariyerinin daha başındaydı. Müthiş güzel bir ses, giderek yerine oturmuş bir teknik ve yorum gücüne sahip. Ama bu, sanatlar bileşimi olan Operanın yönetiminin gerektirdiği bilgi birikimine yetiyor mu? 2018 Rossini yılında, İstanbul Operası bir Rossini eseri koymak istiyor. Karahan’ın yanıtı şakayla karışık.; “Kim dinler Rossini’iyi ben sıkılıyorum. Ben bir do çekeyim de yıkılsın ortalık..”. Mersin Operası Mozart’ın en sevilen eseri Sihirli Flütü teklif ediyor. Yanıt: “Mozart istemem, siz Lüküs Hayat koyun”. Peki ya Beethoven’in tek operası Fidelio İstanbul’da olabilir mi?: “Beethoven olmaz, Alman operası istemem”. Antalya bir büyük eser koymak istiyor, aldıkları yanıt “siz İstanbulnâmeyi yeniden koyun”. Yoksa, Karahan, baş rollerinde yüksek seslere güzel çıktığı Verdi ve Puccini dışında pek opera sevmiyor mu? Arayıştaki Karahan’a, Saygun’un “en büyük eserim” dediği Gılgameş operası ile Cemal Reşit Rey’in Çelebi operasının ilk kez sahnelenmeyi beklediğini hatırlatırım. Aradığı bileşimi orada bulabilir, ama 70 yılı deviren Operamızı hafifledikçe yükselecek bir balon gibi görüyorsa, hemen Operamızın kuruluş amacına bir göz atsın. İnternet çağında dünya operalarının programları da bir ölçü olabilir. Cehaletin Rönesansında her şey ucuzlasa da, bunca genç operacımızın yetiştiği ortamda, şimdilik Faruk Güvenç’i hatırlayıp “Öpme beni Ayşe” demekten başka çare yok gibi…