Özen Yula: ‘İnsanlık kazanmakla kaybetmek arasında’

Özen Yula’dan, milliyetçi rapçisinden muhafazakâr baristasına, dilencisinden yaşam koçuna, sabah programları starından sözlük yazarlarına kadar farklı insanların birbirine bağlanan maceraları: Her Zerre Kara!.. Hırsları, açgözlülükleri, tamahkârlıkları ve bastırılmış hınçları eşliğinde memleketimden insan manzaraları ve uçlarda yaşanan duygu durumları… Yeni İstanbul’un öz hikâyesiyle, aşkı, hiddeti ve şefkatiyle yüzleşmeye ya da ona yaptıklarımız karşılığında bu efsunlu kentin bize nasıl bir yanıt vereceğiyle yüzleşmeye hazırsanız Özen Yula ile söyleşimize başlıyoruz!

05 Eylül 2021 Pazar, 00:01
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: KAAN SAĞANAK

- İnsanı, duvarları, taşları, tarihiyle İstanbul’un semtleri, havası, etnik çeşitliliği iç içe geçiyor, bileşiyor Her Zerre Kara’da. Toplumsal gerçekçi bir şiirsellikte ağıtlaşarak betimleniyor. Kentin değişen çehresi, ruhu, karakterine; genelde “bir ‘şimdiki zaman’ kipinde”, arada bir geniş zaman ve rivayet kipleriyle yaşanan bu yeni devre kümelerce tanıklık Her Zerre Kara. O zaman kipini ve bölümlemeleri sorarak başlayalım.

Bu metinde geçmiş zaman yok. Çünkü günümüzde artık, kendinden emin bir biçimde kullanılan “di’li geçmiş zaman” yok. “Mış”lar, “miş”lerle hep bir rivayet, oyalama, yeniden kurma ve de sınırsız bir şimdiki zaman’da ân’ı yaşamak niyeti var. Ama yekpare bir an belki böyle anlatılır günümüzde; ferah, şimdi olan bir geniş anda.

Bölümlemelere gelince her biri kendi kahramanının kaderini ve sürecini anlatıyor. Rakamlarla harfler bir araya gelip bir başlangıç kuruyorlar kendilerince.

Her bölümün karakteri bir sonraki bölümün yaklaşık ortasına kadar varlığını sürdürüyor. Ya da daha sonraki bölümlerde bir biçimde karşımıza çıkıyor. Kendi hayatının kahramanı olan kişi, diğer hayatların yan kahramanı oluyor.

Onların karşılaşmalar, rastlaşmalar, karar verilmiş buluşmalar, serseri mayın gibi gezmeler arasında kesişen yollarda kendi kişisel hikâyelerini yazmalarını istedim.

“’YENİ’ KAVRAMINA KALBİNDEN BAKTIMI!”

- Nasıl bir çağ fırtınasına tanıklık sunmak ve ne denli yoğun içselleşen gözlemlerden mürekkep Her Zerre Kara?

Ve insanın, insanlığın giyindiği o “sürdürülebilir kayıtsızlık hali”nin Her Zerre Kara’nın eklektik yapısındaki yaşamlara ta merkezden yansısını anlatır mısınız?

“Yeni” kavramı çok yıprandı, dikiş tutmuyor. O kavrama kalbinden bakmaya karar verdim. Orada “yeni” gelen neydi herkese? Hor görmeden, reddetmeden, kibirden uzak bir “anlama çabası”yla. Sonuçta anlamadan kabul ya da reddedemezsiniz.

Bütün devir bir “muallakta olmak” ve “devrana sığınıp bugünden maksimum yararı sağlamak” üzerine formüller sunuyor. Bugün, uzak geçmişin sahiplenilmesi, yakın geçmişin reddedilmesi ve ikisinin de yeniden kurulması üzerine oturtuluyor.

Her Zerre Kara’nın kahramanları da sıradan ve hayatta hep karşılaştığımız insanlar; en az onlar kadar da sıra dışılar. Ancak kayıtsız kalarak günü sürükleyebiliyorlar. Kadın cinayetlerine, kaybolanlara, göz göre göre kendini mahvedenlere, linçlere...

İşte onlar umursamayanlar. Hayatlarını idame ettirdikleri sürece kıyametin kopmasında sakınca yok. İlginçtir ki bu da “yeni”nin durduğu zemini çok belirleyen durumlardan biri.

 

DAHA FARKLI BİR DİL MÜMKÜN MÜ?

- Yaşamın dönüşen, paylaşımların samimiyetsizleşmesi, biriken anıların kekremsiliği, koyu gri ticarileşme, dejenerasyon, dar yaşamda acayip paslaşmalar, kültürel bulamaç, göçmenler ve onlara kesilen sosyolojik fatura... O kötücül imtihan...

Kozmopolit dünyanın memleketim kertesinde; küresel, kapitalist düzende az gelişmişlikle daha betere doğru yozlaşan; kültürel, siyasal, etnik bir havanda dövülüş... Doğu-Batı arasında kalmışlık, o sıkışmışlık, o belâlı hal… Ötekilik…

Yakın ve uzakların, örülen duvarların ve bireysel koordinatlarda yaşamanın sıkı bir anlatısı Her Zerre Kara. O amorf, yeni insanın sıkı bir yansısı.

Roman alanında bugünü günümüz diliyle nasıl anlatabilirim üzerine düşündüğüm bir süreçti benim için. Yeni İstanbul’u, tarihsel derinliğini göz ardı etmeden, kaos’un içinde bir düzen varsa onu görmeye çalışarak anlatmak istedim.

On iki yıl romandan uzak durup oyun yazmaya ağırlık verdim. Diyalog ya da monolog ihtiyacı vardı bende. Ama artık zaman, doğru dürüst hikâye anlatabilenlerin anlatma zamanı. Daha farklı bir dil mümkün mü, günümüz Türkiye’sinin ruhu nasıl devam ediyor yolculuğuna, birey olarak bunun neresindeyim üzerine düşünme süreçlerinden geçtim. Klasik edebiyatımızın örneklerini okumaya ağırlık verdim.

Tanıklıklarım, okuduklarım, gördüklerim bu “amorf” durum üzerine yoğunlaşmamı sağladı. İnsan olma durumundan soyutlanan, neticede cisminden de soyutlanıyor. Biz karşımızdakine kızdığımızda bunu birbirimize insan cinsine ait olmayan isimlerle hitap ederek karşılamaya ya da böylece yüreğimizi soğutmaya çabalıyoruz.

Bu durum düşünce aşamasında, insanın cismini kaybedip başka bir varlık alanına geçmesi olarak belirdi bende. Sonuçta da okuduğunuz gibi “amorf”, “akışkan”, “kendi içinde köpürerek yiten” ya da “piksel piksel ayrışan” cisimsiz varlıklar çıktı ortaya. Onların yönlendirdiği durum ise bence salt simgesel olmaktan çok öte bir yapı.

Elbette romanda teknik olarak karşılaştığınız monolog/diyalog/tanıklık/anlatı/rap/arabesk/distopya motiflerinin bir araya geldiği melez yapı bu sonucu pekiştirmek için ve farklı bir anlatım arayışının sonucu olarak belirdi.

İŞTAHLI BİR METİN

- Büşra ve Sena’nın arayışları… Ezberlerinin gerçeklikler karşısında bozunumu… Kentin uhrevi havasıyla tekno sazın karıştığı, ağzı burnu darmadağın sosyal dokudan ve çehreden arızalarını soğuran ve cızırtılar eşliğinde kaybolan insanlar, yaşamlar...

Bilimle hem kafa kafaya gelen hem iç içe geçen metnin merkezindeki sürreel yapıyı anlatır mısınız?

Bilimsel olan edebî olanın içinde nasıl yer bulur konusu üzerine çalıştım biraz. Daha çok iç konuşma düzleminde gerçekleştirdim o bölümleri. Dünyada hep hurafe önceliği alır, ardından mitoslar, sonra bilgi gelir.

Ama hurafeden ve mitostan önce onların kadim bir bilginin deforme olmuş halleri olup olmadığını bilemeyiz. Bu “muallakta olma” durumu elbette kendi yerini kurdu anlatımda. Sürreel yapı tarzında bir durum kalmadı diye düşünüyorum.

Şu an içinde yaşadığımız pandemi süreci ve devamında gelenler, eskiden sürreel diyebileceğimiz; ama artık sadece “hayatın gerçekliği” diye bakabileceğimiz durumlar. Dolayısıyla romanda yaşananları sürreel değil de, bir gün olması olası durumlar biçiminde ele almak daha mantıklı gibi.

Metafizik olanın fiziksel evrendeki karşılığı çok muallak bir durum elbette; ancak bir o kadar da reddedilemez bir yapı. Belki insan beyninin kendi kendine oynadığı bir oyun ya da karşı konulması olanaksız bir “karşı hakikat” durumu. Farklı boyutlar neden farklı bir biçimde karşı karşıya gelmesin ki zaten?

- Trajedisi bol bir metin... Metaforlaştığı metnun bağrında okurun vicdanına çağın olanca gerçekliğiyle ağırlaşarak deyim yerindeyse taş gibi oturuyor metnin panik atak anları hele ki...

Okura huzur vermek için değil bireyin farkında olmasını, susamamasını imlemek üzere yazılmış bir kitap Her Zerre Kara. Ne der, neler ekler yazarı?

Herkesin içini susturamadığı anlar olur hayatta. Her Zerre Kara içini susturmayan insanların çelişkileri, çatışmaları üzerine anlar da sunuyor bize. Aslına bakarsanız bir insanın içini tam olarak susturabildiğini sanmıyorum.

Muhakkak gündelik yaşamın bir yerinde patlak veriyor o vicdani durum. Yalnızca öfkeyle, kinle, kızgınlıkla olmuyor bu; aynı zamanda yardımcı olmaya çalışmakla, birine maddî-manevî yardımda bulunmakla, şefkat ya da merhamet beslemekle de oluyor bu.

Bu açıdan iştahlı bir metin olduğunu düşünüyorum romanın. Uzun zamandır romana yaklaşmayan bir yazar çok daha iştahlısını yazabilir elbette. Ama estetik anlayışım bu kadarının yeterli olduğunu düşündürüyor bana.

- Sayısız bizden örneklem var kuşkusuz ama ikisini seçersek; Aybüke İlgin nasıl bir turnusol günün gayet iyi okuduğu gösterişçi ruhuna? Ya üzerinde yaşadığı topraklarda artık neyin nasıl olduğunu bir türlü anlamayan araftaki, yaşamda gayenin ve gaibe, o bilinmez evrene, o ara kesite yol almış kızkardeşi Sena’nın peşindeki Büşra?

Ve Hayatla Başa Çıkma Yolları’nın gurusu yaşam koçu Coşkun Ermiş’i de atlamamalı...

Aybüke İlgin, sabah programları starı; ülkenin göz bebeği. Ancak elde ettiği imtiyazları kaybetmemek için her türlü değeri sıfırlayabilecek özellikte bir kadın. Müthiş zeki, çekici, tehlikeli ve bir o kadar da kimsesiz. Star olmasını göz ardı edersek, günümüzde böyle insanlar var.

Büşra da hayatta en değer verdiği insanı, kız kardeşini, ancak sabah programlarında anlatılacak kadar garip bir biçimde kaybediyor. Sonra da bir sosyete falcısının cinini kız kardeşi Sena’nın yerine ikame ederek bambaşka bir yola çıkıyor kendince. Görünenle metafizik arasında merak ettiği alanı keşfediyor.

Coşkun Ermiş’e gelince o bir hayat gurusu, asıl ismi bambaşka; ama evlatlık verildiği ailede anlatma-ikna etme konularında çalışırken adını da değiştirip yüz binler satan bir yaşam koçu olmayı kafaya koymuş. Ta ki, o olaya dek! Bu kişiler kazanmakla kaybetmek arasındaki ince çizgide gezinirken, günümüz insanının başarı hırsıyla ilgili bayağı ipucu sunuyorlar.

Bir de arada karşımıza çıkan diğer kahramanlar var. Artık alzheimer’ın şefkatli kollarındaki Madam Agavni, bön bön bakınarak gezinen Cengiz, hırsı zekâsını kat be kat aşan İlayda, kucağında bebesi ile yeni dönemin popüler semtlerinde dilenen Medine, kafası karışık milliyetçi rapçi DJ İdris ve bro’su Feramuz, garip bir aşkın aykırı kişileri Ramazan ile Behiye, astrolog falcı Sitare, vücutçu barmaid Şerha, oyuncu adayı Ayda, Suriyeli küçük kız Saya, muhafazakâr barista Mami, nargile kafenin Doğulu garsonu Bışbış, Mecidiyeköy’de bir otelin müdürü Bünyamin ve daha birçok kişi akıp gidiyor kesişen hikâyelerde. Ama genelinin tek amacı günü kurtarmak…

- Tüm yapıt değişimin yokuş aşağı şerre yol alışına sıkı bir gösterge sunarken kişileri genelinde mağdur özelinde mağdur edenlerle toplumlaşıyor.

Şehrin, yaşamın girdabında, kimi aynı kimi apayrı dünyaların amorflaşan suretlerinin bir bir piksel piksel dağılarak, cızırdayıp yok olarak yutuldukları toplumun her katmanından ses veriyor Her Zerre Kara.

Her Zerre Kara aslında kendi adına rahatça konuşan bir roman oldu bence. Okuyanlar bu dediğimi anlayacaklar. Farklı toplumsal kesimlerden insanlar ve kesişen hayatları o yapılarla ilgili birçok görüntü sunuyor bize. Sadece bunları değil, “yeni” denileni ve o şekilde yüceltileni de bu katmanlar arası geçişlerle sorguluyor kendi sınırları içinde. Belki birinin “yeni”si diğerinin “çok eski”sidir bu dünyada.

- Tüm o kıyamete ilişkin metnin isyan duygusuyla gelgitini yazınlaştırma aşamalarına ilişkin neler söylersiniz?

Bir reddedişi ya da kayboluşu anlatmak hem edebî hem de matematiksel bir durum bana göre. Çok üzerinde durarak, roman kuramını kendimce yeniden gözden geçirerek, birtakım denemelere girişerek yazdım Her Zerre Kara’yı. Dili konusunda da ince eleyip sıkı dokuduğumu düşünüyorum. Necla Feroğlu gibi usta bir editörle ve düzeltmenle de iş birliğinin yararlarını gördüm. Yazması zor, ama edebî tat alınarak okunmasına dikkat ettiğim bir roman.

- “Gerçeklik”, sizden alıntıyla “kırılabilen, ufak ve göreceli parçalara ayrılıp her bireyin kafasındaki kavram raflarına ayrı ayrı parçaları yerleştirilen bir yapıya dönüşüyor.

Ancak bir bireyin ‘adalet’ rafına yerleştirdiği gerçeklik parçası ile bir diğerinin oraya yerleştirdiği gerçeklik parçası o kadar birbirinden farklı ki!

Durum bununla da sınırlı kalmıyor Büşra’nın algıladığı kadarıyla. Bir bireyin ‘adalet’ rafına yerleştirip üst üste yığdığı gerçeklik parçaları bir diğer bireyin ‘düşman’ rafına, bir başkasının ‘vatan hainliği’ rafına, birinin de ‘yandaşlık’ rafına kaldırılmış oluyor.

Televizyonda ‘lakin’lerin ‘âlâ’ların havada uçuştuğu tarihi diziler furyasından sonra bütün dizilerde kendi adaletini kendi sağlamaya yemin etmiş, ellerinde silahla adalet peşinde koşan erkek ve kadınların ortaya çıkması boşuna değil!”

Soruya ne hacet?

Bence gerçeklik artık eskisinden daha farklı bir anlam ifade ediyor bu ülkenin her bireyi için.

Her Zerre Kara / Özen Yula / Doğan Kitap / 280 s. / 2021.