Rotamızı Fener ve Balat’a çevirdik: Haliç’in bereketli güney kıyıları

Bizanslılar “Hrisokeras” (Altın Boynuz) demişler Haliç’e, Haliç’in bereketini tanımlamak için... Mesela palamut oltasız tutulurmuş. Bir pazar gezinizde Haliç’in güney kıyıları Balat ve Fener’i keşfedin... Tarihi yapıları, hikâyeleri ve rengârenk atmosferiyle keyifli bir rota oluşturun.

18 Ağustos 2021 Çarşamba, 12:30
Abone Ol google-news

Tarihin ve kültürün buluştuğu Balat sokakları (Fotoğraflar: Kurtuluş Arı)

Zengin tarihiyle, asırlık taş konakları ve rengârenk kafeleriyle gelenleri büyüleyen Fener ve Balat sokaklarını adımladık. 

Yaz aylarını İstanbul’da geçirenler için en gözde haftasonu gezilerinden biri de Fener-Balat rotası şüphesiz. Eline fotoğraf makinesini alarak sokak aralarında yürüyenlerin yanı sıra eski İstanbul mahallelerine ve tarihine meraklı olanların katıldığı kültür turu gruplarıyla dolup taşıyor bu komşu semtler.

Günümüzde kente gelen turistlerin de dediği gibi Bizanslılar da “Hrisokeras” (Altın Boynuz) demişler Haliç’e. Ancak onlar, bu altın sıfatını, güneşin su üzerinde oluşturduğu altın rengi pırıltılardan ziyade, Haliç’in bereketini ve kıymetini tanımlamak için kullanmışlar.

Öyle ya tıpkı Boğaziçi gibi Haliç de palamut balıkları ile ünlü Bizans devrinde. O kadar bol ki palamutlar, tutmak için olta gerekmiyor. Sıradan bir Bizanslı elini suya daldırdığı anda, bir iki palamutu kuyruğundan yakalayarak suyun dışına çekebiliyor.

Osmanlı devrinde de, saltanat erkânının, hanım sultanların ve yönetim kadrosunun, yazlık köşklerini yaptırdığı gözde yerlerden olmuş bu kıyılar. 18. yüzyıl başlarından itibaren Haliç kıyılarının küçük sanayi işletmeleri ile dolmaya başlamasına kadar da devam etmiş bu durum.

Yaklaşık 20 yıl kadar önce, birbiri ardına çekilmeye başlayan film ve TV dizileri ile bir kez daha duyurdu adını Fener ve Balat. İnsanların artan ilgisiyle birlikte, peşi sıra açılan cafe ve restoranlar ile de gözde gezi rotalarından biri haline geldi.

Maraşlı Rum İlkokulu’nun bulunduğu nokta, Fener’in başlangıç noktası olarak kabul ediliyor. Antik Yunan tapınaklarını andıran giriş cephesiyle geçenleri büyüleyen bina yıllardır kapalı ve yakın geçmişte restorasyon başladığı için cephesini göremiyoruz şimdilerde.

Okul adını, 19. yüzyıl sonlarında Odessa şehrinin valisi olan Bay Grigoris Maraslis’ten alıyor.

Bay Maraslis’in en büyük hayali, Fener’in tepesindeki Büyük Rum Lisesi gibi heybetli bir okula adını verebilmek. Bu okulun inşaatı başladığında o da Odessa’dan bağışlar göndermeye başlıyor.

Ancak giriş cephesinden başka bir ihtişamı olmayan yapıyı daha sonraları beğenmemiş olacak ki yaptığı yardımları birden kesiyor Bay Maraslis.

KÖYLÜLER DE KONAKLADI

Okulun cephesinde, açılış tarihi olarak 1900 yazıyor.

20. yüzyıl başlarında, İstanbul’daki azınlık nüfusunun neredeyse yarısı Rumlardan oluşuyor.

Okulların bir yıl içindeki öğrenci sayısı 600-700 civarında o zamanlar. Bu okulun da masraflarının karşılanması için vakıf kurmak, bağış toplamak gibi farklı çareler aranmış.

Mütareke yıllarından kısa süre önce, Güney Marmara’daki depremde evlerini kaybeden köylülerin getirilip yerleştirildiği okul binası yıllardır kapalı. Göçler, ölümler derken azalan Rum nüfusuyla birlikte bu okulun da öğrencisi kalmamış zaman içinde.

Fener Rum Lisesi

MUHLİO MAHALLESİ

Heybetiyle, Fener’e ilk kez gelenlerin patrikhane sandığı Büyük Rum Lisesi’nin günümüz binası, 1881’de, ünlü mimar Konstantinos Dimadis tarafından yapılmış. Marsilya’ dan getirilen kırmızı tuğlaları sebebiyle, “Kırmızı Mektep” olarak da biliniyor.

Aslında bir erkek lisesi ama Yoakimion Kız Lisesi kapanınca karma okul haline getirilmiş. Yaklaşık 40 öğrencisiyle eğitim hayatını devam ettiren az sayıdaki Rum okullarından biri Fener Lisesi.

Yoakimion Kız Lisesi

Geçen yüzyılda Muhlio Mahallesi olarak bilinmiş burası. Mahallenin isminin, Maria Muhliotissa Kilisesi’nden geldiği kesin. Yoksa, sürekli esen bir tepenin adının Yunanca “muhla” (küf) kelimesinden kaynaklanmış olması pek akla uygun durmuyor.

Kiliseyi yaptıran Maria, Konstantinopolis’i Latinlerden geri alan VIII. Mihael’ in kızı. Genç prensesi, oldukça hasta olan Moğol hükümdarı Hülagü ile evlendiriyorlar. Kızcağız daha yoldayken Hülagü Han’ın ölüm haberi geliyor.

Yeni ülkesine vardığında, Hülagü’nün oğlu Abaka ile evlenen Maria, halkın sevgisini kazanınca Moğolların Meryem’i, “Maria Muhliotissa” olarak tanınmış. Eşinin ölümüyle baba ocağına dönünce de burada kurduğu bir manastırda rahibe olarak yaşamış. Fetihten sonra camiye çevrilmeyen iki yapıdan biri bu Bizans kilisesi. 

Geçmişte, Bizans’ın soylu ailelerinden olan Kantakouzenos ailesine ait, yaklaşık 10 dönüm büyüklüğünde, içinde Kudüs Patrikhanesi’ne bağlı Kutsal Mezar Manastırı, Dimitri Kantemir’in Sarayı ve bir Eflak sarayı ve kilisesinin kalıntılarını barındıran arazinin yanından sahile doğru iniyoruz.

Yol üstündeki eski Rum evleri, 19. yüzyılda, İstanbul halkının “patlıcan yangınları” da dediği meşhur yangınlardan olan Fener yangını sonrasında yapılmış. Genellikle 40-45 m2 lik bir tabana oturuyor hepsi.

Altlarında sarnıç ve su kuyuları var. Kimi restore edilmiş, rengârenk boyanmış alıcısını bekliyor, kimi kafe olarak Fener’e gelen gezginleri misafir ediyor.