Sanatçıların dokunulmazlığı mı var?

Yazar ve eleştirmen Zehra İpşiroğlu kadına şiddeti odağına alan yazısında “Fi” ve “Çi” dizilerindeki şiddetten yola çıkıyor ve ‘sanatçıların dokunulmazlığı mı var?’ diye soruyor.

26 Temmuz 2020 Pazar, 14:24
Abone Ol google-news

Fi Çi dizisinde ünlü bir medya patronu yükselme hırsı içinde olan danscı bir kadının önceleri  aşırı yardımseverlikle, sonra  dostça, sonra talepkar, sonra sevecen, sonra aşık bir tavırla  yaşamına girer. Böylece kadın neye uğradığını bile anlamadan onun ağına düşer. Kadını sahiplenme giderek psikolojik en sonunda da fiziksel bir şiddete dönüşür. Dizinin sonunda kadın binbir güçlükle kaçarak canını kurtarır.

Medya patronu Can bir psikopat mı yoksa sadece güç ve erk sahibi sayısız erkekten biri mi? Ozan Güven olağanüstü bir oyunculukla medya patronunun iç dünyasındaki çatışmaları canlandırırken ona hem acırız hem de onun gibi insanların kendilerini var edemeyecekleri bir dünyanın özlemini hissederiz. 

Ama kurmaca dünya  medya patronunun zaferiyle sona erer. Finalde hapisten çıkan medya patronunu kitaplarını imzalarken görürüz. Erkek şiddetinin eskisi gibi sürüp gideceğinin bir göstergesidir bu. Şaşırtıcı bir son değil, çünkü gerçek yaşamda da kadına şiddet uygulayanların, dahası katillerin bile çok çabuk kurtuldukları bir ortamda yaşıyoruz, ataerkil zihniyetin kadın erkek çoğu insan tarafından içselleştirildiği ve yasaların işlemediği bir ortam. Böyle bir ortamda  güçlü ve ünlü birinin yakayı kolaylıkla sıyırmasından doğal ne olabilir?

GERÇEĞİN KURMACAYI SOLLAMASI

Kısa bir süre önce oyunculuğuna hayran olduğum Ozan Güven’in bir şiddet olayına karıştığını duyduğumda şaşırdım. Bir  sanatçı, üstelik de duyarlı, yetenekli, iyi bir sanatçı nasıl olur da böyle bir olaya karışır?  

Önce birlikte olduğu Deniz Bulutsuz’un mosmor fotoğrafları çıktı sosyal medyada.  Deniz B. şiddete uğradığı için suç duyurusunda bulundu. Ağır şiddete uğramış  ve (tıpkı dizide olduğu gibi) zorlukla kaçarak kendini kurtarabilmişti. Kamera kayıtları da bunu kanıtlıyordu. 

O günlerde Ozan Güven’in aşırı teatral pozları çıktı (dizilerdeki doğal oyunculuğunun tam tersi) ; asıl şiddete uğrayanın kendisi olduğunu iddia ediyordu. Arkasından şöförünün onu iyice aklayan bir konuşması yayınlandı.  

Ne bu,  bu sefer gerçekten berbat bir senaryosu olan  yeni bir dizi mi yoksa gerçek mi?  Her neyse boyalı basın bulunmaz bir nimet olarak bu öykünün üstüne atladı.

Ama kadının  mosmor yüzü gerçeğin ta kendisi, bu nedenle de ne yaparsam yapayım, gözümün önünden gitmiyor. Kadını bu hale getiren kim?

Tabii ki bu sorunun cevabını ben değil, biz değil  mahkeme verecek. 

Ama ne olursa olsun şiddet ve sanatı, şiddet ve sanatçıyı bir araya getirmekte zorlanıyorum.

ŞİDDETİ ONAYLAMANIN BİNBİR YÜZÜ

Tiyatro, dizi ve filimci arkadaşlarımla bu konuyu konuştuğumda kimi bu duruma çok üzülüyor, kimi belki de kadının da  Ozan Güven’i kışkırtmış olacağını söylüyor, dahası kimi ona böyle berbat bir duruma düştüğü için acıyordu. Ama çoğunluk susmayı tercih ediyor ya da  büyük bir iç rahatlığıyla “bana ne bütün bunlardan?”diyebiliyordu. Tepki gösterenler de vardı tabii ama azınlıkta kalıyordu. İşte beni en çok şaşırtan da belki bu duruş oldu. 

Neden susuyoruz?

Bir  meslektaşım, arkadaşım, dahası değer verdiğim, sevdiğim biri,  dahası bir yakınım,  belki de kendi  kardeşim ya da oğlum bir kadını böylesine dövse kıyameti koparır, dahası suç duyurusunda bile bulunurdum, eminim bundan.  Tepki göstermeme, susma  şiddeti onaylama anlamına gelmiyor mu? Bunu hepimiz bilmiyor muyuz? Böyle bir konuda taraf tutmama gibi bir şey olabilir mi hiç?

NEDEN SUSUYORUZ?

Peki susmanın nedenleri ne olabilir? 

İçselleştirilen otoriterlik. Kim erk sahibi ve güçlüyse ona aşırı hayran olma eğilimi. Bu erk ve güç sahibi olanla aşırı özdeşleşmeye, onun gibi düşünmeye ve hissetmeye yol açıyor .(Zavallının başına neler gelmiş).Bu öylesine yoğun bir duygu ki mağdur durumda olana empati duyamıyorsunuz.

İçselleştirilen eril bakış.  Eril zihniyeti  hiç sorgulamadan içselleştirmiş olmak. Bu da mağdur durumda olanı hemen ötekileştiriyor (Kadın da onu kışkırtmasaydı).

Konformizm. Bu konuda fikir yürüterek  göze batmama. Bu şekilde herkesle iyi geçinme. (İşin içyüzünü bilmiyoruz ki).

Şiddet, özellikle de aile içi şiddet özel değil  politiktir düşüncesinden çok uzak olmak.(Bana ne

bütün bunlardan? Bu onun özeli düşüncesi.)

Ya kendi açığım çıkarsa korkusu. (Ben de bizim karıya geçenlerde bir tane yapıştırmamış mıydım? Ya da: Benim de dayak yediğim ortaya çıkarsa rezil olurum).

Medeni cesaret eksikliği.  (Olay tabii ki korkunç da,  benim bunu dile getirmem mutlaka gerekli mi?)

Ünlülerin efsaneleştirilmesi. Kadına şiddet konusunda ödüller alabilecek olan o kadar çok sanatçımız, şairimiz var ki. (Sanatçı dediğin duygularıyla yaşar, duygularıyla üretir, coşkusunu da sineye çekmeliyiz, öfkesini de).

Belki sizin aklınıza da susmayı destekleyen başka nedenler gelir, paylaşırsanız sevinirim.

Şiddetin her türünün en ağır biçimde cezalandırılması gerekiyor. 

Öte yandan erkek şiddetinin de temellerine inilmesi şart. Neden şiddet neden? 

Bunda yaşadığımız toplumun, ortamın, eğitimin payı ne? 

Bunda erkek çocuklarına ayrıcalıklı davranan annelerin ve  anneleri böyle bir davranışa zorlayan toplumsal beklentilerin  payı ne? 

Ve neden işin içinde ünlü bir oyuncu olunca meslektaşları kıyameti koparmıyorlar? 

Acaba sanatçıların bu konuda dokunulmazlığı mı var?