Tanrım, beni Muharrem yapma

Zaga, Bir Demet Tiyatro, Avrupa Yakası, Vavien, Muhteşem Yüzyıl, Yeraltı... Komediden drama pek çok farklı rolde karşımıza çıktı Engin Günaydın. Hepsiyle çok konuşuldu. Bugünlerde kendi filmi üzerine çalışıyor. Bize bir baba-oğulun hikâyesini anlatacak, kendi hikâyesini yani ve 12 Eylül'ü...

21 Ekim 2012 Pazar, 07:43
Abone Ol google-news

Hani, hep sizi güldürsün, diye beklediğiniz insanlar vardır ya, çoğumuz için uzun süre onlardan biriydi Engin Günaydın. Kendini bile şaşırtan bir performansla unutulmayacak bir “insan” kattı aramıza: Burhan Altıntop. Sonra Vavien’de, karısını öldürmenin hayalini kuran bir adam olarak çıktı karşımıza. Şimdi de Yeraltı’nda yalnız, ikiyüzlülüğe tahammülü olmayan bir adam oldu. Adana Altın Koza’da ona En iyi Erkek oyuncu ödülünü getirdi bu rol, ayrıca kendi “yeraltı”yla, yalnızlığıyla hesaplaşma imkânı da. İşte Zaga’daki skeçlerinden bugüne Engin Günaydın karşınızda!

- Yeraltı, en kaba tabiriyle, yalnız bir adamın ikiyüzlülükle mücadelesini anlatıyor. Sizin yeraltınız nereye denk düşüyor?

- Aslında ben çocukluğumdan beri kendim olmanın dışında olmaktan çok korktum. Belirli bir şey olmak hiç istemedim. Kendi sır dünyam, halı altım, duygularımla yaşamanın peşine düştüm hayatım boyunca. Tabii ki bu çok zor. Bu filmde oynamak, yeraltımla kurduğum ilişki ihtiyacından da kaynaklandı. Psikiyatrik tedavi gibi oldu.

- Evet, ama rolünüz yüzünden depresyona girmiştiniz...

- Ağır bir roldü. O ruh haline ulaşabilmek için depresyona en yakın olduğum zamanları hatırlayıp onlara nasıl geçebileceğimi düşündüm. Ondan sonrasında oynamaya gerek yok, takıl gitsin. Zaten iş o. Oyunculuk bir maharet gibi sunuluyor ama bir psikoloji gösterisidir. Bir psikolojiye girersiniz ve onda oynamaya başlarsınız.

- Peki o rol için bulup tutunduğunuz duyguları yerli yersiz kullandığınız olmuyor mu? “Normal”e geçişi nasıl başarıyorsunuz?

- Kesinlikle bir psikolojik sorun yaratıyor ama zaten milletin durumu da iyi değil. O yüzden psikolojiyi bozmaktan korkmuyorum. İnsan bir çocukluk dönemi yaşıyor ve kendini tanıdığı bir evre var. Sonra bu evreye akıl giriyor, şunları, şunları yap diyor ve problem burada başlıyor. İnsan aslında bütün problemlerini kendisi yaratıyor.

- Akla çok güvenmiyorsunuz, anlaşılan...

- Her zaman, dünyayı aklın kurtaracağını düşündüm, ancak dünyanın bu kara tablosunun nedeni o. Çok inandığım yerin başarısızlığını görebiliyorum artık.

- Geriye ne kalıyor o zaman, neye güvenebiliriz?

- Ben her şeye güveniyorum, söylenen bütün haberlere, bütün teorilere inanıyorum, bütün arkadaşlarıma, aileme, akrabalarıma, onların söylediklerine. İnanmakla geçiyor hayatım. İnanmamayı bir kusur olarak görüyorum. Benim için en önemli şey bir başkasına inanmak, yoksa öbür türlü aklımı yitirebilirim.

- Bir röportajınızda başrolleri sevmiyorum, çok kusursuz tiplemeler, diyordunuz. Ama Yeraltı’nda başrol oynuyorsunuz...

- Bir kahramanın başına gelenleri anlatan filmler çekiliyor, neredeyse kusursuz biri o, ama bunun gerçek hayatta çok karşılığı yok. Ben kusurlu biriyim ve öyle rolleri daha çok seviyorum.

- Peki Muharrem size ne öğretti?

- Aslında her erkek biraz biraz Muharrem. Yalnızlığı, psikolojik takıntıları, televizyonda kalmaları benden çok farklı değil. Ama diğer yandan korkunç bir dünya, en büyük duam, “Tanrım, beni Muharrem yapma” oldu. Aradığımda bir arkadaşımın beni atlatmaya çalışması korkunç. Yalnızlık, kendi içindeki sıkışıklık filan korktuğum bir konu. O yüzden arkadaşlarım beni aradığında teşekkür ediyorum, aramak zorunda değiller çünkü.

- Yalnızlık bütün röportajlarınızda üstünde durduğunuz bir nokta, bu korkunuza rağmen bana çok da yalnız biri gibi geliyorsunuz...

- Çocukluğumdan beri yalnızım ama yalnız kalmaktan çok korkarım. Ya biriyle iletişim kuramazsam; insanlar beni bırakırsa. Korkum yüzünden normalden daha fazla kibarlaşıyorum. Mesela hoşlandığım bir kadına prenses gibi davranıyorum, beni 15 dakikada terk ediyor... Biriyle iletişim kurarken onu taciz ediyor gibi hissediyorum.

- Bir oyuncuda pek rastlanmayan bir durum bu. Sanatla uğraşanların çoğu, bizi ayakta tutan egodur, der. Siz karşıdakini rahatsız ediyorum deyip geri çekilecek kadar kendinizi “değersiz” görüyorsanız, sizin oyunculuğunuzu ne diri tutuyor?

- Çünkü başka maharetim yok, oyunculuğu iyi öğrendim. Her meslek erbabı gibi mesleğime özen gösteriyorum. Nasıl ki iyi yemek yapan bir aşçı, acaba beğendi mi diye yiyenin başında bekler, ben de seyirciye sormak istiyorum. Oyunculuk denen şey bu kadar. Bence geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.

- Yeni bir film projeniz vardı. Ne durumda?


- Bu ülkede çocukları için her şeyi yapan, onlar için didinen anne-babalar vardır. Onlar çok üzgün bir şekilde öldüler, ölüyorlar. Bunlardan birisi de babamdı. Babam, kendini hep suçlu hissetti bize karşı. Hiç gereği olmadığı halde. Kendilerini suçlu hisseden, beceriksiz zanneden bu tatlı insanların anısına olacak film. Bir ailenin büyük sıkıntısı acaba bir ülkenin sıkıntısı mıdır, sorusundan yola çıktım. Bir ailenin aşağı yukarı 70 yıllık ömrü, bir ülkenin 70 yıllık ömrüne denk geliyor. Ve o zamanı da 12 Eylül’e denk getirdim. Çünkü 12 Eylül gerçekten çok büyük bir ülke travması. Devletten nefret etmeme neden olan önemli nedenlerden biri.

- Siz 12 Eylül’ü nasıl yaşadınız?

- On yaşımdayken evimizin bahçesine bomba atıldı Tokat’ta. Evin duvarına sürekli kurşun atıyorlardı. Pencerenin altında uyurdum, kulağımı duvara dayar, bum, bum, diye merminin duvara giriş seslerini dinlerdim. Bu ülkenin aşağı yukarı hepsi bu duyguyu yaşamıştır.

- Babanızın siyasi bir geçmişi var mıydı?


- Yoktu, onun yakınması çok insaniydi. Kendi tarihinden yakınıyordu ama aslında anlattığı bir ülkenin tarihiydi. Ben de bunu hiç unutamadım. Vavien'den sonra bunu anlatabileceğimi düşündüm ama büyük bir prodüksiyon olduğu için sorunlar yaşadım. Türk yapımcıyla değil, yabancı bir yapımcıyla yapacağım filmi, bu çok üzüldüğüm bir konu.

- Neden?

- Çünkü Türkiye’deki yapımcılar senaryoya müdahale ediyor. Yabancılarsa hikâyeye bakıyor. Bence Türkiye sinemasında bundan sonraki evre, pek çok yönetmenin, oyuncunun birleşip büyük ekipler kurarak merak edilecek projeler yaratması olmalı.

Burhan Altıntop beni aştı


- Zaga, Yazgı, Bir Demet Tiyatro, Yazı Tura... Ankara Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alacak kadar iyi performanslar sergilediniz ama popülerleşmeniz Avrupa Yakası’yla oldu. Neden sizce; oyunculuğunuz mu pişmişti, dönem mi uygundu?..


- Burhan Altıntop büyük bir şovmendi, onu izlemek benim de hoşuma gitti. Enterasan bir enerjiydi. Bazen yazarken de olur ya, vay be ne yazmışım, dersin, bu rolde de öyle oldu, benden çıktı, beni aştı. Bu da beni mutlu etti. O dönem, çok fazla köşeye sıkışmıştım aslında, ev kiramı ödeyemiyordum, en son banka da kredi vermeyince kafam atmış, kendime bir yaşam programı yapmıştım, şu kadar gelir hedefliyorum diye.

- Böyle kötü bir ruh halindeyken Burhan gibi Türkiye’yi güldüren bir insan yarattınız. Muhteşem Yüzyıl’a da tek bir bölüm için girmiştiniz ama epey kaldınız. Rol kapmak gibi bir huyunuz var sanırım...

- Osmanlı’yla ilgili bir dizi yapıyoruz dediklerinde, “Oynarsam, harem ağası oynarım. 40 cariye var, takılırım onlarla” demiştim esprisine. Sonrasında ciddi oldu iş, oynadım ben de. Çok da zevkliydi.

- Peki bir rolün üzerinize yapışacağı endişesi taşıyor musunuz?

- Seyircinin gözünde bir oyuncu olarak görünürseniz sorun olmaz bence. Her rolün kitlesinin ayrı olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan beğendiğim rolleri oynamak.

- Sizinle 2005’te röportaj yaptığımda “Sabah kalkıp kahve içen, tiyatroyla ilgilenen biriyim” diye tanımlamıştınız kendinizi. Bunlara yeni keşifler eklendi mi?


- Valla hiçbir şey değişmemiş, sabah uyanıyor, hayal kuruyorum, aynı her şey.

- Hayaller büyüdü mü?


- Aksine küçülüyor, çünkü gerçeği gördükçe daha makul olmak gerektiğini düşünüyorsun. Yine de hayal kurmaktan vazgeçmiyorum. Mesela, Hücreler diye insan vücudunda geçen bir projem var. Hücrelerin ilişkilerini anlatıyor, dans ediyorlar, arabalarla geziyorlar insan vücudunda. Dolayısıyla akrobatların, dansçıların oynaması gereken World Disney gibi büyük prodüksiyonlu bir proje. Ama ben hâlâ onu geliştirmeye devam ediyorum.