Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’na göre Türkiye’de artık hiçbir şey Gezi Parkı Direnişi öncesindeki gibi olmayacak. Zaten iktidar da bunun farkında, iktidarı iktidar yapan güçler de. AKP’nin iç dinamiklerindeki huzursuzluk da çatlakları büyütüyor. Başbakan Erdoğan ise bunu gördüğü için toplumu geriyor, kutuplaştırıyor. İktidarını şiddetle ve gerilimle korumaya çalışıyor.

30 Haziran 2013 Pazar, 09:05
Abone Ol google-news

DİSK Genel Sekreti Arzu Çerkezoğlu Türkiye’nin tarihinin son derece önemli kırılma noktalarından birinin yaşadığını söylüyor. Gezi Parkı Direnişi’nde vahşi polis saldırılarına rağmen halkın sokaklarda canı pahasına ortaya koyduğu iradenin, 11 yıllık AKP iktidarının insanlarda biriktirdiği öfke olduğunu anlatıyor. Ama şimdi rüzgâr değişti; Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” diyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Gezi Parkı temsilcileri ile yaptığı toplantı sonrası “aşırı sendikacı” imasında bulunduğu Çerkezoğlu, emekçilerin sorunlarıyla toplumun taleplerini kararlı ve mücadeleci bir tarzda buluşturmaya çalışanlara da ‘aşırı sendikacı’ dediklerini söylüyor, “Bugün bu ülkeyi yönetenler kendi belirledikleri politikalar, kendi belirledikleri kanunlar, kendi belirledikleri yaşam tarzı çizgisinin dışındaki hiçbir şeye tahammül edemiyorlar.”

- Başbakan Tayyip Erdoğan kavramların anlamlarını boşaltıp yeni kavramlar yaratıyor. Sizin payınıza da “aşırı sendikacılık” iması düştü. Nedir “aşırı sendikacılık”?

- Başbakanın uzunca bir zamandır kendisine muhalefet eden, politikalarına karşı çıkan, emeğin haklarını savunanlara karşı kullandığı tanımlamalar var. “Marjinaller edebiyatı”, “yasadışı örgüt edebiyatı”, “malum sendikalar” derken en son da “aşırı sendikacı” kavramı geldi. İktidara biat etmeyen, sermayeye hizmet için çalışmayan, bütünüyle bağımsız bir sendikal çizgi izleyen, emeğin hakkını evrensel değerleriyle savunarak mücadelesini sürdüren DİSK’in payına da bu düştü. Bugün bu ülkeyi yönetenler kendi belirledikleri politikalar, kendi belirledikleri kanunlar, kendi belirledikleri yaşam tarzı çizgisinin dışındaki hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Emekçilerin sorunlarıyla toplumun taleplerini kararlı ve mücadeleci bir tarzda buluşturmaya çalışanlara da “aşırı sendikacı” diyorlar.

- İşte bu yüzden Gezi Parkı da “mimari bir proje değil” bu aşikâr.

- Türkiye tarihinin son derece önemli kırılma noktalarından birini yaşıyoruz. Gezi Parkı ile başlayan, parkına, meydanına, kentine sahip çıkan insanlara karşı uygulanan şiddete karşı, Türkiye halklarını bir araya getiren bu hareket vahşi polis saldırıları ile bastırılmaya çalışıldı. Türkiye halkı sokaklarda canı pahasına bir irade ve kararlılık ortaya koydu. Gerçek bir halk hareketine dönüşen bu sürecin talebi ise son derece açık ve netti: Gezi Parkı park olarak kalacak ve başbakanın ağzından çıkan her şey kanun sayılmayacak! Bu ülkenin tüm değerlerini ve güzellikleri üreten emekçilerin, kadınların, gençlerin fikrini, kararını, halkın düşüncesini yok sayarak bu ülkeyi yönetmeye çalışanlara karşı bir özgürlük çığlığı ve saygı görme talebidir Gezi Parkı.

- Bu çığlığa kulağını kapatan bir başbakan var, iktidar belki daha “ılımlı”.

- Başbakanın kulağını tıkadığı ve halka karşı şiddeti tercih ettiği çok açık. Ancak iktidarın diğer bileşenlerinin tepki ve kaygılarının samimi olup olmadığı tartışılır. “Ilımlı” olup olunmadığını boş sözler, duygusal laflar değil tutumlar belirler.

- DİSK, 31 Mayıs’ta eylem çağrısı yaptı, sonraki iki gün çatışmalar çok yoğundu.

- DİSK olarak Gezi Parkı’na sabaha karşı ilk büyük müdahalenin yapıldığı ve çadırların yakıldığı 31 Mayıs günü öğlen saat 13.00’te Taksim Meydanı’nda büyük bir eylem çağrısı yaptık ve yaklaşık beş bin kişiyle buluştuk, basın açıklamasının daha ilk dakikalarında tazyikli su ve biber gazlı ağır bir saldırıya maruz kaldık. Sonra da iki gün büyük çatışmalar yaşandı. 1 Haziran’da polis geri çekildiğinde ise Gezi Parkı’nda çok özel bir hayat yaşadık. Devlet otoritesi olmadan yüz binlerce insan yaşamı paylaştı. Hayatı üretti, normalde yan yana gelemeyecek gibi görünen herkes bir arada ve mutlu, huzurluydu. Bir “iyilik” haliydi Gezi Parkı.

- İktidar bundan epey ders aldı ya da “korktu” değil mi?

- Saldırmasının nedeni korkuydu. Ama bilinmelidir ki Türkiye’de artık hiçbir şey 31 Mayıs-1 Haziran öncesindeki gibi olmayacak. İktidar da bunun farkında, iktidarı iktidar yapan güçler de, özellikle AB ve Amerika... AKP’nin iç dinamiklerindeki huzursuzluk çatlakları büyütüyor, Erdoğan bunu gördüğü için toplumu geriyor, gerilim siyaseti izliyor. Ciddi bir ekonomik krizin kapıda olduğu, üç seçimli bir döneme giderken bu gerilim siyasetini sürdüreceğinini açıkça ifade ediyor. Böylelikle iktidarını korumaya çalışıyor. Patronları, AB’yi uluslararası medyayı karşısına alıyor.

 

Vali de bakanlar da iradeleriyle hareket etmiyor

- Peki, Vali Mutlu? Twitter fenomeni oldu, karikatür gibi biri.

- Gezi Parkı’yla başlayan bu büyük direnişin öncesinde Taksim’in 1 Mayıs’a kapatılması ve 1 Mayıs sürecinde yaşananların da önemli bir etkisi var. Taksim Meydanı’nın emekçilere kapatılması, gelen yasaklar, şehirde fiili bir olağannüstü hal ilan edilmesi... Taksim’de iki kişi bir araya gelse gaza maruz bırakılmaları... Tüm bunlar süreci tetikledi. Reyhanlı da bu anlamda çok önemliydi. Halk, siyasal iktidarın gözünü kırpmadan 50 vatandaşını ölüme gönderebilecek bir siyaset izlenilebileceğine tanık oldu. Vali Mutlu’nun gerek 1 Mayıs sürecinde gerekse de bu süreçte tutumunun ise özünde herhangi bir şeyi değiştirmediği görüldü. Ne vali, ne belediye başkanı ne bakanlar kendi iradesiyle hareket ediyor, tek bir yerden yönetiliyorlar. Zaten başbakan da söyledi “Gezi Parkı’na polis müdahalesi emrini ben verdim” diye...

Başbakan biat etmeyenleri halk olarak görmüyor

- Yani “sosyolojiyi” biliyor dediği gibi?

- Sosyolojiyi bilip bilmediğini herkes tartışabilir. Ancak tartışılamayacak yönü halkın en demokratik taleplerini polis şiddeti ile bastırmak dışında bir yöntemin aklına gelmiyor oluşudur. Bu ülkeyi yönetenler, bildikleri her türlü baskı yöntemini de kullanarak halkın tepkilerini bastırarak diktatörlere özgü davranmaya devam ediyor. Sonuçta bu hareketin biteceğini düşündüler, bitmedi. “Duran adamlar”, “duran kadınlar” çıktı ortaya. Geçtiğimiz cumartesi günü kayıplarımızı anmak için Gezi Parkı’na ellerimizde karanfillerle gittik. Taksim Meydanı’nda, onuruna sahip çıkan bir halk oradaydı. Polisin anonsu ise “halka açık alanı işgal ediyorsunuz”du. Yani başbakan gerçekten oradaki insanları halk olarak görmüyor. Kendisine biat etmeyen kimseyi halk olarak görmüyor. Kendisini biat eden miting alanlarını dolduranlara ne kadar değer veriyorlar derseniz o da tartışmalı.

- Gezi Parkı’nı özellikle gençlerin ve kadınların doldurması da tesadüf olamaz değil mi?

- Elbette çünkü AKP iktidarının 11 yılda uyguladığı politikalarda özellikle kadınlar ve gençler hedef alındı. Gençler geleceklerinin elinden alınmasına karşı ayağa kalktı. , AKP döneminde kadına yönelik şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Hayata geçirilmek istenen yoksullaştırma politikaları, taşeronlaştırma ve kazanılmış tüm hakların, sendikal hak ve özgürlülerin ortadan kaldırılması, eğitim ve sağlık da dahil her şeyin para olarak görüldüğü ve sermayeye açıldığı bu politikalara karşı önemli bir birikim açığa çıktı ve kendisini sokakta ifade etti.

DİSK Yönetim Kurulu’ndaki ilk kadın

- DİSK’in yönetim kurulundaki ilk kadınsınız bir yandan.

- 6 Nisan’da olağanüstü bir genel kurul yaptık, delege arkadaşlarımız DİSK’in tarihinde, yönetim kurulunda ilk kadın olma onurunu ve görevini verdiler. Sonrası ise 1 Mayıs ve Gezi Parkı Direnişi’ydi. DİSK, toplumun ondan çok büyük beklentileri olan 46 yıllık bir mücadele örgütü. Türkiye’nin yaşadığı bu tarihsel süreçte DİSK olarak tarihimizden ve geleneğimizden aldığımız güçle, işçi sınıfı mücadelesinin tarihsel doğruları ve değerleri ışığında üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışıyoruz.

- İşçi sınıfı içinde kadınları ağırlığı ve talepleri nasıl değişiyor?

- Direniştede gördük ki kadınların bu süreçte yerleri çok önemli. Nerede bir barikat varsa arkasındaydılar. Çünkü söylediğimiz gibi en çok tehdit altında olanlar onlar. Hayata geçirilen işsizleştirme ve güvencesizleştirme politikaları içinde kadın emeğine saldırının en fazla olduğu dönem AKP iktidarı. Emekleri de çok ucuzlaştırıldı. Bu “üç çocuk” hikâyesi de kadınları eve kapatmanın dışında evlerinde ucuz ve güvencesiz işgücünün sermaye piyasasına yem edilmesidir. Üç çocuk meselesini böylesi bir bağlamda değerlendirmek gerekli. Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası’nın örgütlenmesinde de yer alıp taşeronlara karşı verilen mücadele anlamında da büyük mesafeler kaydettik. Türkiye’yi taşeron cumhuriyetine çevirmek istiyorlar. Devlet hastanelerini bile CEO’lar yönetiyor artık! Ama defalarca söyleyeceğimiz gibi; Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. “Emri ben verdim”, “isteseniz de istemeseniz de Topçu Kışlası yapılacak” “size mi soracağız” dönemi bitiyor. Gezi Parkı süreci tüm çeşitliliği ve gençlerin yaratıcı zekâsıyla yepyeni bir muhalefetin kapılarını araladı. Artık egemenler düşünsün…

 

Jandarma da suç ortağı oldu

- Gezi Parkı, Topçu Kışlası değil de “Polis Kışlası” bir süredir. Her yer polis, bu ne kadar sürecek?

- Polisin yetkilerini, sayılarını ve teçhizatlarını artıracaklar. Yeni gaz bombası ihaleleri açtıklarını söylüyorlar. Jandarma da bu suç ortaklığına katıldı. Başbakanın kutuplaşma ve gerilim politikası sürdükçe bu durum, polis şiddeti ve gözaltılar devam edecek gibi görünüyor. Şimdi tek fark var o da kimsenin korkmuyor olması! Halk sonuç almadan evine dönmeyecek. “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” sokaklarda en fazla atılan slogan, halklar artık kazanım elde etmeden, görünür politik sonuçlar elde etmeden susmayacak ve evlerine dönmeyecek.

- Başbakan seçime güveniyor “hodri meydan” diyor. Neye güveniyor?

- Bu sürecin politik ve toplumsal sonuçlarının yalnızca seçim ile tartışılması doğru değil. Tabii seçimlerde bu hareketin ciddi etkilerini göreceğiz. AKP’nin yerel seçimlerde iki büyük kentten birini kaybetme ihtimali çok fazla. Burada asıl çıkarılacak sonuç bu ülkeyi yönetenler için geçerli ki bu da, “halka rağmen karar alamazsınız! Hayat bir bütün, siyaset de öyle. Tabii AKP eski toplumsal desteğini, ulusal ve uluslararası düzeyde çok şeyini yitirdi. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı, başkanlık sistemi rüyasının da büyük yara aldığını söylemek yanlış olmaz.