Uğur Müldür’den ‘Antik Roman’

Büyük İskender’in doğumu ve Babil’de ölümü, Roma’nın kuruluşu ve Konstantinopolis’in fethi... Uğur Müldür, her coğrafyayı kaplayan bütüncül bir dünya-tarihi niteliğindeki Antik Roman’da, mekânda ve zamanda olmuş olan bir macerayı insanlık macerası olarak ele alıyor.

31 Aralık 2019 Salı, 13:16
Abone Ol google-news

- Neden Antik Roman dediniz romanınıza?

Birçok sebebi var tabii ki. Edebi bir yazın türü olarak roman modern çağlarda ortaya çıktı. Antik Çağ’da yazılan eserler ise daha çok destanlar, uzun şiirler, tarih ve seyahat kitaplarıdır. Kitabımın adının Antik Roman olmasının ilk sebebi; bu kategorilerin hiçbirine sokulamaması. Antik çağ yazı teknikleri ile yazılan epik bir roman. Kısacası, antika bir roman! Kahramanlarımın hepsi gerçek. Anlattığım olaylar inanılması zor gibi gözükse de antik dünyanın gerçekleri. Kurgu sadece tarihçilerin hemfikir olmadığı anlarda ortaya çıkıyor.

Gılgamış Destanı veya İlyada ve Odysseia da olduğu gibi neyin hakikat neyin hakikat dışı olduğunu anlamak kolay değildir. Antik Roman da böyle bir kitap; neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu okura bırakıyor. Gerçekle gerçek dışı veya üstü arasındaki ince çizgi zaten edebiyatın ana temalarından biri değil mi?


ZAMAN VE MEKÂN SIÇRAMALARI


İkinci bir boyutu daha var. Homo sapiens’in seçtiği ilk ve en uzun süren yaşam tarzı göçebelik. İnsanoğlu iki yüz bin yıl boyunca böyle yaşıyor. Şehirli yaşam biçiminin ortaya çıkışı ise çok yeni, altı bin yıl evvel ortaya çıkıyor. Günümüzde pastoral yaşam tarzı süren göçebelerin sayısı çok azaldı. Avrupa’ya göçtükten sonra yerleşik yaşama geçmeyi reddedenler sadece romanlar oldu. Antik Roman ismi biraz da yerleşik yaşama direnenleri ya da bu yolda bir türlü “tutunamayanlar”ı çağrıştırıyor.

- Antik Roman’ın kurgusu ve dilin kullanımı bende empresyonist imgelem oluşturdu. Romanınızı okurdaki muhtemel resimsel duygulanımına dair ne söylemek istersiniz?

Antik Çağ ilk şehirlerin Mezopotamya’da kurulmasıyla başlar, Rönesans’ın çıkışı ve İstanbul’un fethiyle sona erer. Böyle uzun bir zaman diliminde olup bitenleri düz akışlı bir anlatımla vermeye kalkışırsanız okur sıkılır, Antik Çağ’ın ruhunu kavraması da zorlaşır. Bu yüzden sinema dilini ve kurgulamasını tercih ettim. Zaman ve mekân düzeyinde sıçramalar ve aniden geçmişe dönüşler var doğal olarak. Odysseus’un baba yurduna dönüşünün öyküsüne benziyor: Gelecekten bahsederken bir anda geçmişe dönüyorsunuz, sonra tekrar şimdiki zamana geliyorsunuz.


İLK TARİHSEL KIRILMA, İLK AYRIŞMA


- Antik Roman uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Antik Çağ’ın ortak bir paydası var mı?

Var tabii. Kitabımın alt başlığının Şehir Kurucuları, Göçebeler ve Kurtlar olması bunu vurguluyor. Ana akım görüşün aksine avcı - toplayıcıların arasındaki ilk büyük kırılmanın ya da medeniyetinin başlangıcının tarımın icadıyla oluşmadığını düşünüyorum.

Doğada özgürce dolaşan avcı toplayıcıların bazılarının şehir kurucuları olmaya karar vermesiyle başlıyor her şey. Onları şehir kurucusu olmaya götüren dürtü maddi ihtiyaçların karşılanması değil, aksine inançları ve mitoloji dünyaları. Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi gibi bir şey bu. İki nehrin arasında kendinize bir yer ayırıyor ve etrafına surlar çekerek sınırlarını belirliyorsunuz. Böylece intramuros’un içindekiler ve dışındakiler kavramları doğuyor.

Homo sapiens’lerin arasındaki ilk tarihsel kırılma, ilk ayrışma bu. Kendinize belirli bir yaşam alanı seçmek, alanın dışında kalanları ötekileştirmek aynı zamanda. Avcı toplayıcılar da şehirliler ve göçebeler olarak bölünüyorlar. Bu iki yaşam tarzı arasındaki çatışma Antik Çağ tarihinin temel dinamiğini oluşturur. Gittikçe güçlenen şehirliler çok geçmeden kendilerini “medeni”, göçebeleri ise “barbar” olarak tanımlarlar.

- Ya kurtlar?

Orta Asya’dan gelip Avrupa’ya yerleşen tüm göçebelerin ortak paydasını oluşturuyor kurtlar. Kurt efsaneleri sadece Türklerin değil, tüm Avrupa uluslarının bilinç altına kazınmıştır. Avrasya topluluklarının temel ortak efsanesi bu.


İÇ İÇE DÖRT ÖYKÜ


- Antik Roman’ın dramatik yapısını, nedenleri ve nasılı bağlamında anlatmanızı isterim.

Dört büyük öyküden oluşuyor. Birincisi, “Bir zamanlar bir yerde” tarih öncesinde başlayıp ilk şehirlerin kuruluşuna kadar giden bir macerayı ele alıyor. Tufandan kaçtıktan sonra Avrasya bozkırlarında yaşayan Sümer ailesi Ziusudra ve oğullarının serüvenini anlatıyor. S. N. Kramer’in dediği gibi, tarih bir anlamda onlarla başlıyor.

İkinci öykünün konusu şehir kurucuları ile göçebelerin karşılaşmaları. Antik Çağ’da beş büyük kavimler göçü meydana geliyor. Akın akın Avrupa ve Akdeniz havzasına gelen göçebe kavimler kimi zaman şehirlilerle savaşıyor kimi zaman da şehirli oluyorlar. Doğu’ya sefere çıkan Büyük İskender barbarları bir türlü bulamayınca Doğu’yla Batı’yı birleştirmeye çalışan dünyanın ilk global hükümdarı oluyor.

Üçüncü öykü Antik Çağ’ın sonlarına odaklanıyor. Bir zamanların göçebeleri Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkmış Avrupa’nın yeni sahipleri olmuştur artık. Beşinci ve son kitlesel göç ise Türkçe konuşan kavimlerin Batı’ya göçü. Şehirlilerle göçebelerin arasındaki son Antik Çağ savaşı Konstantinopolis kuşatmasıdır. Son kahramanı da Fatih Sultan Mehmet doğal olarak.

Dördüncü öykü de modern zamanlarda geçiyor, Paris’e tarih okumaya giden bir Türk gencinin hikâyesi. Bu dört büyük öykü bağımsız değil, iç içe geçerek ilerliyor ve bağlantıları son bölümde ortaya çıkıyor.

- Antik Roman, dile, tarihe ve sosyolojiye dair çok şey söylüyor gibi geldi bana.

Günümüz toplumlarının köken ve dönüşümlerinden bahsederken bu konulara girmek zorundasınız. Sadece tarih, dil ve sosyoloji değil aynı zamanda arkeoloji ve karşılaştırmalı mitoloji analizleri kitabımın bilimsel alt yapısını oluşturuyor.


BARBAR’ KAVRAMI


- Bu bağlamda romanınızın parallax’ı ve conatus’u nedir?

İnsanlık macerasını ele aldığınızda parallax etkisi ortaya çıkıyor doğal olarak. Medeniyetin doğuşu, kimler barbardır, kimler değildir gibi soruları cevaplarken geçmişe Batı’dan yoksa Doğu’dan mı baktığınız yani bugünkü konumunuz çok önemli. Ben İstanbul’dan baktım geçmişe, Batı’yla Doğu’nun birleştiği yerden.

Barbar” kavramı kültürel çeşitliliğe ve insanlığın evrimine nasıl baktığımızla ilgilidir. Kültürel çeşitlilik on binlerce yıl evvel doğdu, humanitas yani insanlık kavramı ise iki yüzyıl evvel ortaya çıktı. Irk, dil ve kültürel farklılıkları gözetmeden tüm insanları bir bütün gibi düşünmek çok yeni bir yaklaşım. Conatus kavramını insanın tüm dürtülerini belirleyen bir ilke olarak ele alırsak çok gerilere gitmek gerekir. Homo sapiens’i diğerlerinden ayıran düşünme yeteneği. Düşünen insan doğası gereği okur, araştırır, bilgiyi üretir ve paylaşır. Barbarlıktan insanlığa giden yolun mihenk taşıdır bilgi.


Antik Roman / Uğur Müldür / A7 Kitap / 624 s.