Yazar Şebnem İşigüzel: Tarih kadınları övmeyi sevmiyor

Yazar Şebnem İşigüzel, yeni romanını anlattı: ‘İstanbullu Amazonlar 1809’ kadınlardan esirgenen her şeye güçlü bir itiraz.

22 Mayıs 2021 Cumartesi, 16:00
Yazar Şebnem İşigüzel: Tarih kadınları övmeyi sevmiyor
Abone Ol google-news

Şebnem İşigüzel’in yeni romanı İstanbullu Amazonlar 1809, erkekler üzerinden anlatılan tarihi ters yüz eden; incelikle kurgulanmış, isyankâr ve oyunbaz bir roman. İşigüzel ile yeni romanını, hayatı ve pandemi günlerini konuştuk.

- Tahtını ve bahtını arayan Osmanlı İmparatorluğu ve tarihte tahta aday tek kadın Esma Sultan. Esma Sultan ile yollarınız nasıl kesişti?

Zihnimin bir köşesinde sırasını bekliyordu aslında ama önceliği sürpriz oldu. Pandemi başlayınca düzenim değişti. Gündem zaten berbattı. İstanbullu Amazonlarla birbirimize iyi geleceğimizi düşündüm. Öyle de oldu. 

- Esma ve diğer kadın sultanların ‘İstanbullu Amazonlar’ olarak anılmalarına neden olan neydi?

Ortalığı fena halde dağıtmaları. Cesaretleri. Öfkeleri. Romanın başında anlatılan bir olay var tabii. Bunu kendimden geçerek yazdım. Öyle bir şey yaptılar ki buna tanık olanlar anlattı, seyyahlar yazdı ve bir Frank elçisi onları böyle andı. Nam kazandılar. Artık merak eden okuyacak sonra da bu kadın sultanlara ait silahları görmek için Topkapı Sarayı Müzesi’nin yolunu tutacak, kim bilir? 

- Esma Sultan cinselliği hakkında birçok efsanenin hedef tahtası haline gelmiş. Aynı Bizans imparotiçesi Zoe gibi. Günümüzde de geçerli olan zeki, güçlü kadınlara karşı ahlakçılık ve kötülemenin tarihler boyunca  daha büyük ve acı boyutlarda yaşandığını da anlıyoruz. Esma Sultan sizin gözünüzden nasıl biri? Tarih olarak anlatılanlar ne kadar gerçek? Gerçek ise protest bir duruş değil mi?

Romanda bir grup tarihçi anlatıcı ciddi bir iddiada bulunuyorlar. Kanuni’nin, Fatih Sultan Mehmet’in kanından bir kadın sultanın tahta çıktığını ve bu yüz yetmiş bir günün tarihten nasıl silindiğini anlatıyorlar. Önemli kanıtlardan söz ediyorlar. Esma Sultan öncelikle diplomatik bir kadın. Yani Fransız Sefire onu çok güzel tanımlıyor romanda. Tarihteki Esma hakkında anlatılan çapkınlık hikayeleri sizin de söylediğiniz gibi bu coğrafyanın kadına bakışı. Oysa çapkınlık kadınların da hakkı.  Kadınları dedikoduyla, yatak odası maceralarıyla hikaye etmek tarihin işine geliyor. Oysa biliyoruz ki kadınlar üzerlerindeki baskıya rağmen çok daha fazlası. Esma buna bir itiraz. İstanbullu Amazonlar kadınlardan esirgenen her şeye güçlü bir itiraz. İktidar olma olasılığı erkekler tarafından gasp edilen her kadın gibi o da cinselliği üzerinden aşağılanıyor.      

- Cinselliğini özgürce yaşaması, sözde çapkın olduğu iddiası günümüzdeki bile neden bu kadar konu oluyor? 

Dile düşmek korkusunu biz kadınlara musallat etmek için. Tarih kadınları övmeyi sevmiyor. Onları erkeklerin gölgesinde anlatmayı seviyor. Bu kadın iki isyan çıkardı ve yönetti. Aptal kardeşini tahta çıkardı. Ötekini sakladı. Diğerini indirdi. Siyaseten müthiş becerikliydi demek zul geliyor. Kimse kadınları güçleriyle tanımak istemiyor çünkü. Bir kadının nezdinde bütün kadınlar böylece aşağılanmış hepsine had bildirilmiş oluyor.  Bir kadını karalamak diğerlerini korkutmak ve sindirmek anlamına geliyor.

- Hayatta kalması, tahta çıkmasından daha büyük mucize iken ve zeki hamleleriyle bunu başaran Esma Sultan’ın gerçek amacı ne olabilir? 

Benim Esma Sultanım ve İstanbullu Amazonlar’ım amaçsız değiller ama amaçsız bir topluluğun içinde olduklarının farkındalar. Yani kadın en başından beri yeniçeri tarafından varissiz bırakılmış tahta geçici olarak oturtulduğunun farkında. Buna rağmen eşi benzeri görülmemiş hamleler yaptı. 1. Elizabeth gibi tahtta kalabilseydi geleceğe ilişkin müthiş sezgileri vardı. Bunları kayıt altına alınsın diye Frenk elçileriyle paylaştı.  Erkek güzellemesi yapan bir toplum ve coğrafya için kaçırılmış büyük bir fırsattı. Amaçları varolan düzenin ötesindeydi aslında. Sonunda çok insani şeyler bekler hale geldi. O iç dünyayı yazmak siyaseti yazmaktan daha ilginçti. Orada kadınlık meselesine de duygusal olarak bakma fırsatı buldum çünkü.

- Dünyada feminizm yükselirken Osmanlı’da da kadın hakları için çalışan güçlü bir kadın kuşağı var. Biraz bahsedelim mi? 

Başını anlattığımız yüzyılın sonunda dile geliyor elbette her şey. Biz fikir aşamasına tanıklık etmiş olduk. Seyyahlardan eşlerini seçme ve boşama hakları olan kuzeyli savaşçı kadınlara ilişkin hikayeler dinlediler. Müslüman kadınların isyanı aynı zamana denk geldi. Kocalarını zehirleyen kadınlardan bir özgürlük ve eşitlik arzusu dillendi. Yine romanın çok sevilen kadın karakteri Şair Kadın’la kendi meclislerinde konuşulanlar yüzyılın diğer yarısının meselesi olacak şeylerdi. Osmanlı’da kadın hakları için çalışan kadınların çoğunluğu Ermeni aydın kadınlardı.   

- Peki romandaki ilk feminist birliği Cengaver Karılar Birliğini bu kadınlardan ilhamla mı kurguladınız?  

Evet. Yok sayılmaları çok acı. Cumhuriyet önemli kazanımlar getirdi ama öncesi yok değildi. 1800’lerin son çeyreğinde özellikle Ermeni feministler kadınları evden çıkma özgürlüğüne kavuşturmak için çalıştılar. Yani nineleriniz sokakta tek başına yürürken taciz mahiyetinde çarşafları yırtılmasın, tramvayda hayvancık gibi ayrı bölmede ayakta bırakılmasınlar diye çalışan bir kadın topluluğu vardı.  Cengaver Karılar Birliği ve onların şahane eylemleri hepsine selam olsun diye yazıldı. 

- “İstanbullu Amazonlar 1809”u Şule Çet ve arkadaşlarına, öldürülen kadınlara adamışsınız. Her gün okuduğumuz kadın cinayetleri, İstanbul sözleşmesinin geri çekilmesi gibi olumsuzlukları düşünecek olursak hala umut var mı geleceğe, ülkemizin kadınlarına dair?

Umut biziz. Kadın atalarımız 13 Mayıs 1808’ de pahalılık var açız diye sarayın kapısına dayanmış. Bugün vazgeçmiyoruz mu diyemeyeceğiz ? Kadınlar dayanışma içinde hukuk tesis ediyorlar. Kadın katillerini salan mahkemeler ve onları gerisin geriye içeri tıktıran adalet tesis eden kadınlar var. İkizdere’de kadınlar var. Bıçak kemiğe dayandığında kadını bulursunuz karşınızda. Çarenin kalmadığı yerde kadın meydana çıkar ve o yaratır çareyi. Umut kadının kendisi.

- Pandemi günlerinde romanınızı yazarken, kurgularken evde iç dengeleri nasıl sağladınız? 

Dengeler sadece bana bağlı olsaydı halleri haraptı. Dengeleri tek bir kişinin sağlaması kaostan başka bir şey değil. Bu açıdan bizim ev ileri demokrasiyle yönetiliyor. İş bölümü var. Herkes kendi işini yapar. Kimse kimseye yük olmaz bizim evde. Evde tek başına kalınan zamanlara altın saatler deriz.  Evde birisi varsa yanımızda anahtarımız olsa bile zili çalarız. Karşılanmayı hepimiz severiz. Asla evden küs kırgın kavgalı ayrılmayız. Bir de evimizin çay demlemek, kahve yapmak, mevsimsel olarak değişen tercihlerle akşam drinki almak gibi düzeni vardır. Bunlar iç dengelerimizi uyumlu yapan tatlı kurallarımız. Sıkılan her şey patlar çünkü. Değişmez fizik kuralı. Siyaset yapanların ilk öğrenmesi gereken şey bence. 

- Esma’nın kocasına duyduğu büyük aşkdan hareketle sormak istiyorum. Büyük aşklar ne kadar gerçek? Hala aşk var mı?

Yazarken formülü tıpkı hayattaki gibi aslında. Aşk yıkıcı bir şey. İmkansız engelli ya da karşılıksız olursa büyür ama parçanız kalmaz. Yazmak tutkum olduğu için, aşkla, adanmışlıkla yazdığım için romanlarımla aramdaki ilişkiyi de büyük bir aşk hikayesi olarak görebilirim. Yazdığım en büyük aşk hikayesi Ağaçtaki Kız’daydı tabii. O iki gencin aşk hikayesini çok severek yazmıştım. Gözyaşı Konağı’ndaki aşk da öyledir. Tabii bir de İstanbullu Amazonlar’da Esma’yı kalpsizin teki olmaktan kurtaran tek şey kocasına duyduğu aşktı. Kendimden ona bir tek kocama duyduğum derin sevgiyi, aşkı verdim. Bilmiyorum belki bu yüzden kocasını hatırladığı satırlar çok güçlü çıktı. Kime rastlasam romanın o bölümünde çok sarsıldığını söylüyor.

- Peki siz eşinizle nasıl tanıştınız? İlk görüşte aşk mı? Hadi anlatın bize. Güzel şeylere duymaya ihtiyacımız var:)

Özel bir hikayesi yok. Kitaplarım daha ilginç. Hanene Ay Doğacak yeni çıkmıştı. Bir yanıyla yirmi yaşından beri bir yazar olarak yaşadığımı hatırlatıyor bana. Yazarlık hayatımın en yakın tanığı oldu. Evlilik ve çocuklar bir kadının başarı hikayesi olamaz, olmamalı yani. Dolayısıyla anlatmayı sevmem. Bir de roman yazmak yapayalnız bir iş. Çocuklarımı, hayat arkadaşımı seviyorum ama can simidini önce kendime takmayı öğrendim. Bütün kadınlara da tavsiye ederim.

-Romantik misiniz? 

Değilim. Hatta romantize etmeyi hiç sevmem. Romantizm edebiyatta, sinemada, sanatta güzel ama mum alevi, gül yaprağı olarak, zorunluluk olarak yani, iyi fikir değil. Ama tabii insanların kendisini oyalama, iyi hissetme ihtiyacını anlıyorum. Özen gösterme biçimi olarak saygı duyuyorum.

- Esma Sultan yemek zevki olan ve de yemeyi seven bir kadın. Yaşadığı dönemin sofralarından ve yeni lezzetlerinden bahseder misiniz?

Zehirlenme korkusu olmasa daha neler yiyecekti ama olmadı…Zaten roman Fransız sefirenin getirdiği tarifi 1500’lü yıllara dayanan makaronlarla başlıyor. Yemek yemek, aç kalmak, sofra kurmak, ziyafet üzerine bir şeyler söylüyor roman. Fatih Sultan Mehmet’in saray mutfağına kattığı deniz ürünlerinden, Esma’nın pek sevdiği kuzulu iç pilavlı tariflere, şerbetlere kadar epey şey var. İyi bildiğim tarihi bilgilerdi. Ama yazarken bilmek yetmiyor. Özellikle yemek, sofra yazarken. His mühim.    

- Siz yemek yapıyor musunuz? Biraz bize sofranızı anlatır mısınız?

Bir hayatta kalma becerisi olarak bilirim ama asıl kocam güzel yemek yapar. On yıl öncesine kadar herkes evinde sık sık yemek daveti verirdi. Artık kimsenin ağzının tadı kalmadı. Bu pandemiyle ilgili değil. Gezi ile başlayan, barış imzacısı akademisyenler, işinden olan gazeteciler, hapse düşenler, haklarını alamayanlar, ekonomik kriz ile devam eden süreç dostlar için kurulan sofraları yerle bir etti. Herkes içine kapandı. Sofralar keyfimiz yerine gelsinden çok keyifler yerindeyken kurulur çünkü. Artık kimsenin keyfi yok. 

- Peki eşiniz en güzel hangi yemeği yapar?

Bir tek tatlı yapmaz diyeyim. Pek çok arkadaşımın eşi güzel yemek yaptığı için ben alışığım erkeklerin yemek yapmasına. Bence her baba bir güzel yemek yapabilmeli. Yani bazı erkeklerin yumurta kıramaz hallerine şaşıyorum. Hayatta kalma becerisi olarak öğren bari.  

- Online eğitimle hem ebeveyn hem öğretmen olarak yüklerimiz oldukça arttı. Oğlunuzla bu dönemi nasıl yaşıyorsunuz? Yorulduğunuz anlar oluyor mu?

Olmaz mı ama biz yine iyi durumdaydık. Teknolojiye ulaşamayan, eğitimi yarım kalan çocuklar var. Eşitsizlik arttı. Öte yandan herkes çocuğunun ne halde olduğunu gördü. Eğitim sisteminin ders kitaplarının  bu zamanın nasıl gerisinde olduğunu da.

- Mutluluk nedir? 

Mutsuzluğun ne olduğunu iyi bilmektir. Böylece farkına varırsınız çünkü. Bir roman kahramanım mutluluğu “gölgeniz gibi varlığı size bağlı” bir şey olarak tarif eder. Nasıl bakarsanız öyledir dünya. Ama elbette iklimler, yani çevre, şartlar, etkiliyor ruh hallerimizi. 

- Peki kendi annenizle, anneliğiniz arasında fark var mı?

İyi anne olmak diye bir şey varsa bunun tek şartı var, sevmek. Annemle babam bizi çok severlerdi. Kötü annelik etmek kişisel olmaktan çok etrafınızla, sizin ne halde olduğunuzla ilgili. Bir kadın kendisini iyi hissediyorsa annelik edebilir. Çocukları ısınsın diye saç kurutma makinesini ellerine verip intihar eden anneler varken, önce yoksulluktan, sosyal adaletten konuşmak gerek ve gerçekten kadınların iktidara gelmesi gerek.

- Bir evde iki sanatçı, iki özgür ruh. Evliliğin sırrı var mı? Kavga ediyor musunuz :) Dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Herkesin hikayesi kendine. Özgür ruhlu olmak karaktere bağlı bence. Sanatçı olmakla ilgisi yok. Sıradan işler yapıp özgür ruhlu olan etrafındakileri yargılamayan ayıplamayan gerçekten seven yüce gönüllü insanlar tanıdım. Yine bana kalırsa evliliğin sırrı olmadığı gibi gerekliliği de yok. Baskıcı toplumlarda gençler evden uzaklaşmak kendisine ait bir şeyleri olsun diye evleniyor. Bu yüzden çoğunluğa bakıldığında hüzünlü bir şey evlilik. Kadınların öldürülmesi de boşanmak istemeleri  özgürce yaşamak istemeleri yüzünden. Yani bedeli ve diyeti ağır bir şey evlilik bizim toplumumuzda. İstanbullu Amazonlar’da da evlilik üzerine konuşmaları boşuna değildi. Herkes için zor hikaye. Dolayısıyla benimkisi, birbirimizi çok sevmekle basit sayılabilir. Çoğunluk için evliliğin iyi olması kadından çok erkeğe, onun medeni bir adam olmasına bağlı bence.  

- Evet keyfimiz yok. Ancak karanlıklar olmasa nasıl çıkarız aydınlığa? Ne dersiniz eski tadımıza ulaşacağımız günler gelir mi?

Zor. İstanbullu Amazonlar bir yanıyla siyasetin romanı tabii. Orada da kahramanlarım siyaset, devlet, halk üzerine düşündüler ve konuştular. Onlara katılıyorum diyeceğim neredeyse . Kumdan kale yapmak yerine gerçek bir demokrasi tesis etmek lazım. Sen ben demeden gerçek bir hak ve özgürlükler toplumu olmak lazım. Olgunlaşmak lazım. Adalet tesis etmek lazım. Baskı altındaki toplumlarda edebiyatı, kömüre dönüşen elmaslara benzetiyorum. Tek umudum edebiyat. Kadınlar ve edebiyat kaderimizi değiştirecek.