Yunan adalarının en gösterişli Mikonos

Yazın en güzel günleri başlamadan, üç günlüğüne, hâlâ buz gibi Mikonos’a. Geçen ay “buzlar çözülmeden Laponya’ya” demiştim. Bu ay da “yaz sıcağı eritmeden Mikonos’a” diyorum.

27 Mart 2021 Cumartesi, 15:58
Yunan adalarının en gösterişli Mikonos
Abone Ol google-news

“Yalnız tatil”, dünyada yeni yeni çiftlerin de denediği, hatta çok sevdiği bir tür tatil olmaya başladı. Herkes istediğini yapıyor, seçtiği yere gidiyor; kitaplar, spor, yeni yerler, müzeler, her neyse, ilgi alanları çakışmıyor. Tatil sonunda da, yepyeni anılar ve fotoğraflarla evde buluşmak çok zevkli oluyor…

“Gitmek”, bambaşka bir his. Üstelik yalnız gitmek, bence daha da fazlası. Bazen, gerçekten, tek başına gitmeli insan. “Bir ben, bir de kendim” dediği gibi şarkının. Başka bir şehir, mümkünse bambaşka bir ülke. İlle de “yürüyün, okuyun, müze gezin, gecelerde akın” demiyorum. Bu bir “ben” zamanı olmalı. Sizde ne varsa, karakterinizi şekillendiren tüm alt başlıklardan oluşan bir uzaklaşma. Hep birlikte bir arınma, bir yeniden doğuş. Spor, iyi yemek, yürüyüş, yeni dostlar, gece gezmeleri, alışveriş, televizyon, evi ve çocukları özleme; böyle bir karışım işte. Yoksa “gittin de neler yapmışsındır kim bilir” durumu söz konusu bile değil. Yapan can, bedende durmaz. Küçücük mahallelerde, köylerde neler yaşanıyor, ne dudak uçuklatan skandallar sahne alıyor, gazetelerde okuyoruz. Benim olayım yalnız kalıp düşünmek. Bir saatte bir yerde olma zorunluluğu olmadan, işi gücü düşünmeden, sorumluluklarımdan birkaç gün izin alıp, ben olmak.

Gittim ben. Yazın en güzel günleri başlamadan, üç günlüğüne, hâlâ buz gibi Mikonos’a. Geçen ay “buzlar çözülmeden Laponya’ya” demiştim. Bu ay da “yaz sıcağı eritmeden Mikonos’a” diyorum. İnanın gündüzler bile çok sıcak değildi henüz, ama güneş ışığı “yakında hepinizi yakacağım” mesajları vermeye başlamış bile. Oteller sezon hazırlığında, bazıları hiç açılmamış. Kafeler boyanıyor, sokaklar boyanıyor. Mikonos, tüm Yunan adalarının içinde en gösterişli sahneyse eğer, evet, bu sahne, yaz mevsimine, seyricilere hazırlanıyor. Makyajı, saçı, ışığı, dekoru; en can alıcı haliyle dünyayı buyur etmeye hazırlanıyor son sürat.

Merkeze yürüyerek 15 dakika mesafede çok özel bir otelde kaldım: Kivotos Butik Otel. 40 odalı, beş yıldızlı, Ege Denizi’nin bütün mavilerini kucaklamış bir cennetti.

Şimdi, üç günü hep beraber bölelim üçe…

Bir: Oteldeki ben

İlk 24 saat sadece oteldeydim. 2 film izledim, 2 saat spor salonunda terledim. Bir saatten fazla özel plajda yüzdüm. Ohhh, mis gibi, deli mavi bir su. Daha çok az turist var, ama benim gibi buz gibi suya atlamaya cesaretleri olanları görünce pek mutlu oldum. Burası adanın en lüks butik oteli, dünya starlarının bile Mikonos karmaşısından uzaklaşıp, gazetecilere görünmeden tatil yapmaya geldikleri yer. Dünyanın en güzel yemeklerini yedim, buzlu espressolar içerken, otelin sahibi Philip Michopoulos’la derin sohbete daldım. Philip’in babası bir mimar. Yıllar evvel otelin bulunduğu koya vurulmuş. Özel plajı olan bir arazi. Bir de kayaya vurmuş eski sandal var. “Kivotos”, yani “Nuh’un Gemisi” adının esin kaynağı olmuş bu sandal… Mimar baba, aile rezidansı sıcaklığında bir otel tasarlamış. Dünyanın dört bir köşesinden topladığı antikaları ve sanat eserlerini de, otelin her odasına ve salonuna yerleştirmiş... Rot balans ayarına ince bir denge attım. Deliksiz sekiz saat uyudum. O kocaman odamdan hiç çıkmak istemedim. O günü beş kere yaşayabilirdim sanki. Gecenin serinliği, havanın tertemizliği, denizin ferahlığı falan anlatılır gibi değil. Kapıya asılı yeşil taş “odama girebilirsiniz, temizlik yapabilirsiniz” demekti. Kırmızı taş, “rahatsız etmeyin” anlamına geliyordu. O kırmızı taşı kapımın dışından hiç oynatmadım. Ne manzaraya, ne denize, ne kendime; doydum…

İki: Sokaktaki ben

Bu kaçıncı gelişim, seviyorum bu adayı işte. Kıpır kıpır bir havası var. Labirent gibi dar sokaklar, sürekli kaybolmalar, küçücük evlerin alt katlarına açılmış dünya markalarının mağazaları, baş döndürücü yatlar, bir aşağı bir yukarı salınan güzel insanlar… Temmuz, ağustos aylarında iğne atsanız yere düşmez. Gerçi bugünlerde de hiç fena sayılmaz. Okul bebeleri, yeni yetmeler yok piyasada. Daha bir yaşlı, daha bir oturaklı ahali var. Yatlar, iyi oteller, iyi yemekler durumu. Şöyle kallavi bir dondurma, öğlene adanın en güzel lokantalarından Remezzo’nun hakkını ver, otelin süper yatı, 67 yapımı Prince ile Ftalia Beach’e yemeğe git, sonra o sokakların rehavetinde, yel değirmenlerinin yanında güneşi batır…

Üç: Gecedeki ben

Her sokakta başka bir bar, kafe, kulüp var. Büyük kısmı açılmamış olsa da, Mikonos’a can damarı olanlar çoktan açık. Bazıları sadece hafta sonları açıyorlarmış, kimi Mayıs sonu müşteri kabul etmeye başlayacakmış. Bunlar benim için detay. Yürürüm, bakarım, seversem kalırım. Benim hatırladığım, sadece ilk gittiğim kulüp, Caprice. “Uykum gelir, hayatta gece çıkamam” falan derken, seke seke üç beş kulüp eskitmişim, bir bakmışım sabah olmuş. İyice tenhalaşmış sokaklarda, benim gibi uyumamış insanlarla kahve içip gülüşüyorum…

Üç gün, üç ayrı hayat. Gecenin yorduğu, yok ettiği gündüzde de, yani o belki de yaşamamak gereken üçüncü günde de, uyumak yerine Namos Beach’de alıyorum soluğu. Sadece lokanta, plaj kısmının eğlenceleri daha başlamamış. Yaz ahalisi başka, şimdiki bambaşka. Sanki haftasonu Çeşme’ye, Alaçatı’ya giden bir İzmirliyim. Kocaman memeli kızlar, plajdaki danslar, durmadan bangır bangır çalan müzik yok. Eğlenmeyi, içmeyi, yemek yemeyi seven insanların topluluğu. Karidesler, levrek, salatalar, patates kızartması, kokteyller, terim yerindeyse, yıkılıyor. Müziklerse 10 numara. Bir Yunanca, bir Tarkan çalıyor. Arada birkaç eski İtalyanca da attırıyorlar. Elimde sakız likörü, sonra frappe veya pembe şampanya. İnsanlar el sallıyorlar, içki yolluyorlar, masalarına davet ediyorlar, kartvizitlerini uzatıyorlar. Akşamın rehaveti, güzel bir yerde yeme içmenin sonsuz rahatlığıyla, herkes iyi…

Uçak vakti ne çabuk gelmiş, hangi ara havaalanına gidip Atina üzerinden İstanbul uçağına binmişim, inanın algılayamıyorum…

Evet, “bir kendim, bir ben” gittim. Üç gün, yapmam gereken herşeyi unuttum. Sadece kendimi zamanın büyüsüne bıraktım. Huzurlu, mutlu bir “ben” olarak döndüm. İyi bir baba, çalışkan bir ev reisi, sevecen bir eş olarak…

Tüm babalara kesin tavsiyemdir, bugünlerde direkt uçuşlar da başlayacak yine, hayat normale dönecek, salgınlar bitecek. Ezcümle, Mikonos’ta üç günlük “ben tatili” candır.