Zaman çağı şiirleri... Feridun Andaç'ın yazısı...

Okura çağrısı olan bir şair. Sözünü düş ve düşüncenin imbiğinden geçiren... Söz onda gizlengelik bir deyiş bazen. Sırlanınca görülmeyen ama hissettiren bir bakış. Evet, bazen bir aşkınlık hali; hayatın görülmeyen yönlerine dönüş, sonra kendi sesinde ses olma telâşı. Patikası aynı, ama sözünü kanatlandırdığı iklimler bu kez bambaşka. Kendi söz’ünün hem yaşayanı hem de ‘şahit’i. Size rüyalarınızı veren sözlere gitmek istiyorsanız, ‘Karanlık Oda Şarkıları’na dönün yüzünüzü derim.”

05 Mart 2021 Cuma, 00:03
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: VEDAT ARIK

“Güneş kör, sessizlik saltık, hava kokusuz kılınsın, zaman dursun.”

Enis Batur / “Karanlık Simyacı”

 ÖNCESİ BİR RÜYA...

Bazı yazılar yazılma zamanını bekler. Bazen bir karşılaşma, hatırlama; veya bir imge... Yani gelip sizi bulan her neyse, sözü taşır oradan başlarsınız.

Bir rüyaydı gördüğüm. Tam kabusa dönüşecekti ki uyandım. Teşvikiye’de otobüs beklerken, gençten bir adam yanıma yaklaştı: “Abi öte sokakta duran kırmızı kırayizer (cruiser) arabanın anahtarını Enis Bey gönderdi aracı kullanın diye...”

Daha sözünü tamamlamadan kayboldu. Elimde anahtarla sağa sola bakınırken, Teşvikiye Camisi’nin ara sokağındaki aracı gördüm. Kumandaya dokununca, adeta el sallarcasına dörtlü ışıkları yanıp sönmeye başladı. Sağa sola bakınarak tedirgince araca bindim. Nasıl çalıştıracağımı araştırırken, kaldırım kenarında beliren gölgenin aracın sağ kapı camına yanaştığını gördüm. Bu Raşit Göğceli’ydi.

Yağmur başlamıştı. “Beni de al... beni de al ...” diye bağırıyordu. Bu kez kapıyı açamıyordum. Neyse, kapı açılınca yan koltuğa sakince yerleşip; “daha büyüğü yok muydu, hem de Paris plakalı, “sözünü gülerek söylerken, “hadi çalıştır da, beni Kadıköy’e at” demesine öfkelenmiştim.

Neyse, o ara araç çalışmış, hareket etmiştik. Ama nereye gideceğimi bilemediğimden, o ikircikli duruşumu sezinleyen trafik polisi sinsice yaklaşıp sağ eliyle “gel gel” işareti yapmıştı. Raşit; “Araç yabancı plakalı, başımıza iş çıkarma şimdi”, deyip inmeye çalışmıştı. Ama bu kez kapı gene açılmaz olmuştu.

Polisin dudaklarından “ehliyet-ruhsat ifadesini duyabilmiştim... Araçtan nasıl inebileceğimi, ruhsatı, ehliyeti düşünürken gözüm Hüsrev Gerede’nin yol kavşağında, sağdaki oval girişli binanın geniş pencereli cephesine ilişiyor. Enis Batur’u görüyorum sakalını sıvazlayıp gülerken. Yanı başındaki yüzü seçemiyorum.

“Filiz olmalı” diyorum içimden. “Peki, Fatma Tülin nerede,” sözüme anlam veremeyen Raşit, araçtan inip, polise dikleniyor. Anahtarı cebime koyup Enis’in bulunduğu binaya hızlı adımlarla yönelmişken, polis ensemden yakalıyor. O arada ter içinde uyanıyorum. Yatağımın başucundaki “Karanlık Oda Şarkıları”nı elime alıp gece kaldığım yerden okumaya devam ediyorum.

HER ŞAİRİN BİR ‘ŞİİR ÇAĞI’ VARDIR

Şiirinin sürekli okuru muydum? Denemelerini sürekli okusam da; şiir yolunu “Tuğralar”dan beri izlesem de, seyrelterek okuduğumu söylemeliyim... Ta ki; “Doğu – Batı Divanı” kendi yolunu gösteren şiir birikimini getirip önüme koyana kadar... Geçen zamana, yaşanan âna, tarihe ve insan yüzlerine/öykülerine dönüktü yüzü her daim. Anlatımcıydı, bir o kadar da söyleyeni dinleyenine söz labirentlerinde taşıyandı.

Ne ki, bir arayışın anlatıcısı olduğunu gizlemeyendi. Bulacağından değil, gitmeyi sevdiğinden söz adaları kuruyordu sürekli.

Kan bağı kurduğum denemeciliğinin ötesinde bir duygusu / bakışı, imge yordamı vardı Enis Batur’un şiir yolunda. Sizi kıyısında durduran, hemen içine al(a)mayan.

Doğrusu “Karanlık Oda Şarkıları”nı fasılasız okurken gördüm ki; kendi “şiir çağı”nı yaratan bir şair duruyor karşımda.

Bütün yollardan geçmiş kendi patikalarını onarmış, yo(r)gunlukları atıp sapmalardan kurtularak kendi sesini bulmuş bir şair.

Bazıları “olgunluk” bazıları ise “ustalık” dönemi diye nitelendirir. Hayır, ben “Karanlık Oda Şarkıları”yla Enis Batır’un kendi “şiir çağı”nı yarattığını söylemek istiyorum.

İMSEL YOLCULUK

Bu kez şiirinin odağına kendini koyan bir şair var. Onun imge yordamı da yaşam/a sarkacının gel gitleriyle biçimlene duruyor. Size olan sözü yer yer kendinedir de.

“Kafam içinde dimdik

Durmaya ayarlı ayığı

Ruhumda gezen uyurgezerle

Değiş tokuş ederken

Ah şu “denge uzmanı” halim

Yılların bir sopaya dayanmış geçti,

Bastonları odandır sevdim,

Ondandır dükkanlarda elim yandı”

(“Sabit Pergel”)

Okura çağrısı olan bir şair. Sözünü düş ve düşüncenin imbiğinden geçiren... Söz onda gizlengelik bir deyiş bazen. Sırlanınca görülmeyen ama hissettiren bir bakış. Evet, bazen bir aşkınlık hali; hayatın görülmeyen yönlerine dönüş, sonra kendi sesinde ses olma telâşı. Ki, bunu hissettirir çoğunlukla. Dönüşsüz yollara tüneyen düşlerin hiç de aynı olmayan anlamını arayış…

Patikası aynı, ama sözünü kanatlandırdığı iklimler bu kez bambaşka. Kendi söz’ünün hem yaşayanı hem de “şahit”i.

“Her şeyi görmüşsün, susuyorsun,

Ses, söz, harf, işaret hiçbiri,

Gerçek benden çıkmadıkça

Şahit sayılmam ben diyorsun.”

Size rüyalarınızı veren sözlere gitmek istiyorsanız, “Karanlık Oda Şarkıları”na dönün yüzünüzü derim.