Tekinsiz mekânda isimsiz bir kadın

Gotik edebiyatın önemli yazarlarından Daphne du Maurier’nin başyapıtı, Manderley Malikânesi’nin karanlık koridorlarında gizlice gezinen, evlilik kurumunun saklı öznesini ortaya çıkaran Rebecca (İthaki Yayınları), örnek bir tekinsiz mekân anlatısı. Derinlikli, sonunu açık etmeyen tekniği ve iki dünya arasına sıkışmış, sırları, tutkularıyla çıkış yolu arayan kişileriyle, son sayfaya kadar şaşırtıyor.

10 Ekim 2021 Pazar, 00:01
Abone Ol google-news

İngiliz yazar Daphne du Maurier’in, 1938 tarihli klasikleşmiş yapıtı Rebecca, Levent Göktem çevirisiyle yeniden raflarda. İthaki Modern serisinin 28’inci kitabı olan Rebecca; hem eşsiz mekân ve karakter kurulumu hem de kadın olması dolayısıyla olabildiğince gündemin kıyısında bekletilmiş yazarının iç dünyasından ele verdikleriyle gördüğü ilgiyi hak eden bir yapıt.

1907 doğumlu Daphne du Maurier sanatçı bir ailenin ortanca kızı. Ailesi tiyatro oyuncusu ve gazeteci; kız kardeşleri ise kendisi gibi yazar ve ressam.

İlk romanı 1931’de yayımlanan de Maurier, doğup büyüdüğü Cornwall bölgesine, yurduna düşkün, başına buyruk biriyken ordudaki görevi nedeniyle Mısır’a tayin edilen eşiyle birlikte yurdundan ayrılmak zorunda kalıyor.

GURBETİN ESERİ

Hem gurbette oluşu hem de bir komutan eşi olarak sorumlulukları, yazarın sonraki yıllarda büyük sıkıntılara girmesinin önde gelen nedenlerinden.

Büyük kısmı yine Cornwall bölgesindeki Manderley isimli bir malikânede yaşam bulan Rebecca da bu sıkıntılı dönemin eseri. Metin de nostaljik bir girişle açılıyor: “Dün gece rüyamda yine Manderley’deydim.”

İsimsiz anlatıcı ikinci Bayan de Winter özgüveni hayli kırılgan, genç bir eşlikçiyken sosyetik tatil yeri Monte Carlo’da ilk eşinin vefatını atlatmaya çalışan Bay de Winter’la tanışır.

Pek romantik biçimde olmasa dahi hızlı bir şekilde evlenir ve kısa bir balayının ardından Bay de Winter’ın işleri nedeniyle baba evi Manderley Malikânesi’ne giderler.

Bay de Winter adı sanı olan, kökleri güçlü saygın biriyken, Bayan de Winter ise isimsiz, yurtsuz ve hatta önemsizdir. Bir hayali ya da amacı da yoktur. Erkeğin peşinden sürüklenir. Anılarında silik bir yer tutan bu ünlü malikâneyi yuvasızlığına bir çare olarak hemen benimser.

Daphne du Maurier’in Rebecca’sı hikâyesini anlatmada en çok mekân arayışından destek alıyor. Metin her ne kadar bir karakterinin ismiyle adlandırılmışsa da anlatım daha önce bulunulmuş bir mekândan başlıyor. Üstelik başlarda yuva özlemini gidermek için bir çare olarak hayal edilse de sonrasında başlı başına bir sıkıntı halini alacak, kendine özgü, hayli kasvetli ve tekinsiz bir mekândan...

KADIN KARAKTERLER ÜZERİNE KURULU

Rebecca kadın karakterler üzerine kurulu bir roman. Anlatıcı haricinde, romana ismini veren ilk Bayan de Winter, malikânenin temel direği olan Bayan Danvers ve de Winter ailesinin kızı Beatrice bunun örnekleri.

Anlatının esas arka planını oluşturan Manderley Malikânesi kasvetinin büyük bir kısmını yokluğuyla anlatıcımızı baskılayan Rebecca de Winter’dan alıyor. Kalanını ise ona karşı bir anne şefkati duyan Bayan Danvers’tan.

Kendisine bir yuva bulmayı ümit eden anlatıcımız bu tekinsiz mekânda oradan oraya sürükleniyor. Ne yapsa her şeyiyle dillere destan bir karakter olan Rebecca’nın gölgesinde kalıyor. Orada bulunmayan kadına karşı evliliğini, yeni yuvasını, kendisini savunamıyor.

YAZARIN YAŞAMINDAN İZLER TAŞIYOR

Kuşkusuz ki Daphne du Maurier de romanını yazdığı sırada benzer duygularla boğuşuyordu. Romanın planlama aşamasında ikinci çocuğuna hamileydi. Yazmaya başladığında halen memleketinde olsa da hemen ardından eşinin peşinden Mısır’a gitmesi gerekmişti.

Manderley’nin metnin bu derece temelinde yer almasının bir sebebi de bu olsa gerek. Bir yuva özlemi. Nitekim yaşamının ileri döneminde yazar romanındakine ilham olan bir malikâneye yerleşmiştir.

Dahası başına buyruk ve de merdümgiriz biriyken du Maurier’in eşinin konumu gereği sergilemesi gereken bir karakter bulunuyordu; sürekli davetlerde boy gösteren, ahlaklı bir komutan eşi olmak zorundaydı. Yaşamındaki bu ikiliği yapıtında yarattığı kadın karakterlere bölerek yansıttığını düşünmemek elde değil.

Rebecca sağlam karakterli, ne istediğini bilen, hayatını toplumun yargılarına göre yaşamayı reddeden bir kadınken, anlatıcımız olan ikinci Bayan de Winter bunun tam tersi, kendine bir yuva arayan, başkasının kanatları altına girmeye mecbur hisseden bir kadın.

Ve ikisi dışında kasvetli Manderley Malikânesi’nin vücut bulmuş hali olan Bayan Danvers toplumsal yargının varlığını hatırlatıyor.

CİNSİYET ROLLERİ VE MAURIER’İN TARTISI!

Kitaba övgülerde bulunanlardan Stephen King’in söyledikleri bu açıdan kulağa hayli temelli geliyor: “Daphne du Maurier, modern kadınların kendi hissettiklerini ölçebilecekleri bir tartı yaratmıştır.”

Belki de metni sadece Maurier’in kendisi değil, dönemi üzerine politik bir iç dökme olarak ele almak daha doğru olur.

Eleştirmenlerce en fazla iyi bir kadın romanı olarak değerlendirilen Rebecca’nın yazıldığı, yazarının yaşadığı dönem Viktoryen toplumsal yargıların çöktüğü bir zamana karşılık gelir.

Rebecca’yı okurken bu dönemin başka bir ünlü ve muhteşem anlatısı olan İyi Asker’le karşılaştırmamak elde değil.

Her ikisi de çökmenin eşiğindeki toplumsal yapıları kendine arka plan edinmiş bu metinlerden ilkinde bu çöküş sadece sınıfsal olarak resmedilirken, Rebecca’da bunun haricinde cinsiyet rolleri öne çıkıyor.

İlkinde hikâyeyi muhteşem bir güvenilmez anlatıcıdan dinlerken, ikincisinde yine muhteşem bir kendini güvende hissetmeyen anlatıcıya kulak veriyoruz.

Ününe yaraşır bir roman olan Rebecca’nın otuz milyon kopyayı aşan bir satış yakaladığını, birçok başka esere ilham kaynağı olduğunu ve sonuncusuyla beraber beş defa sinemaya uyarlandığını da anımsatmakta fayda var.

Döneminin eleştirmenleri tarafından yazarının cinsiyeti üzerinden yapılan eleştiriler okurun ilgisini -haklı olarak- pek çekmemiş gibi. Tekrar tekrar okunup üzerinde konuşulacak bir roman Rebecca.