Dervişoğlu'ndan Bahçeli'ye 'statü' tepkisi: 'İmralı ile yan yana getirmek operasyon dilidir'

Dervişoğlu'ndan Bahçeli'ye 'statü' tepkisi: 'İmralı ile yan yana getirmek operasyon dilidir'

25.02.2026 11:02:00
Güncellenme:
ANKA
Takip Et:
Dervişoğlu'ndan Bahçeli'ye 'statü' tepkisi: 'İmralı ile yan yana getirmek operasyon dilidir'

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, ''Statü; devletler için olur, statü kavramını İmralı ile yan yana getirmek, siyasi bir operasyon dilidir. Bu dil, geçmişte 'çözüm süreci' adı altında denendi, sonuçlarını bu millet kanıyla ödedi. Yine 'Kurucu Önder' ifadesi; dil sürçmesi değil, bir zihniyet beyanıdır'' dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye, "Çok seviyorsan o rozeti taktıktan sonra eş başkan olarak yanına al beyefendi. 57 senelik çınar MHP'nin adını da Halkların Hareket Partisi yaparsın olur biter. Sonunda bu millet hem senden kurtulur hem de Abdullah Öcalan belasından" diye seslendi. 

Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM'de Grup Toplantısı'nda konuştu.

"İftar sohbetlerinde nimetin dışında da şükrettiğini" ifade eden Dervişoğlu, şöyle devam etti:

"Sabahtan akşama kadar elde değnek, bilmedikleri konuları sözüm ona yorumlayan, eli sopalı gündem mikserlerine inat; böylesine bir propagandaya rağmen, hakikatler örtülemiyor. Türk milletinin haysiyet mücadelesi bitmiyor, bitirilemiyor. Bilakis, daha da güçleniyor. İşte buna şükrediyorum: Gencinden yaşlısına, milletim her şeyin farkındadır. Doğrudur, bazen, umutla çaresizlik arasında, bazense, cesaret ve yılgınlık arasında kalıyor… Haklıdır, Sonuna kadar haklıdır. İki sorunun yanıtını ve çaresini arıyorlar. Bir, 'Perişanız, bu ekonomi ne olacak, artık bıktık, ne zaman feraha ereceğiz'. İki, 'Bu katilbaşı ve diğer teröristler, Gerçekten aramızda mı dolaşacak? Bu bayrağın şerefi ne olacak'. Ezcümle, 'Biz, nasıl ve niye bu hale düştük' diye soruyorlar. Onlara verdiğim cevabımı aynıyla ve ayrıntılarıyla paylaşayım. Bu iki vaziyetin sebepleri aslında aynıdır: Çünkü Türkiye, bir yanda açlıkla sınanıyor, diğer yanda korkuyla sindiriliyor. Bu bilinçli bir siyasettir. Yönetim sistemi de, bu amaç doğrultusunda organize edilmiştir. Vatandaşın, ölmeyecek kadar karnı doyuruluyor. İsyan etmeyecek kadarı da ilçe binalarından mülakat odasına yollanıyor. Bir kısım vatandaşa da kıyak geçilip, hasbelkader işi hallediliyor. Tüm bunlar herkese lütuf olarak bahşediliyor. Parola belli: 'Biz olmazsak, bunu da bulamazsın. Biz gidersek, hiçbir şey kalmaz'. Asıl zihni-sinir makine ise arkada işliyor: Siyasetçi, gazeteci, işçi, işveren, itiraz eden ve edebilecek olan, hatta bazen sadece işini yapan kim varsa daha yargının bile konusu olmadan ünlü ve ünsüz trollere linç ettiriliyor. Gerekirse malına çökülüyor, gerekirse can kaybı dahi bu yolda umursanmıyor. Çünkü yapılanlar, ibretialem için yapılıyor. Arada sırada birini sindiriyorlar ki, yarın diğerleri kafasını kaldırmasın. 

"HER GÜN DAHA AZ KİŞİ KAZANIYORSA BU YAĞMADIR, TALANDIR, İŞGALDİR"

Bir partiye el sokup karıştırıyorlar ki ne siyasetçi ne seçmen Türkiye’yi değiştirmek umuduna kapılmasın. Bazen en zayıfa, bazen en kudretli durana yapıyorlar. Gözlerini karartmışlar çünkü. O kadar uzun zamandır aynı yolda gidiyorlar ki, durdukları an düşeceklerini biliyorlar. Ezcümle olup biten aslında çok nettir; bunun adı, şantaj siyasetidir. Bir zamanlar bunu vesayet odakları yapıyordu. Karşılığı muhtıra veya darbeydi. Şimdi ki sivil versiyonu ise bugün olduğu gibi şantaj ve Silivri siyasetidir. Çok bilinmeyenli tüm denklemlerin ne olursa olsun her zaman tek bir cevaba inebilmesi bundandır. 5 yaşındaki çocuğun bile kolaylıkla yanıt vereceği, üzerinden çok sular akmış meselelerin halen varmış gibi gösterilebilmesi de bundandır. Bıkmadan tarihle kavga ediyor, milletin duasına karışıyor, günahına sevabına puan veriyorlar. Basit bir çıkar çatışmasından, eskiden alıştığımız gibi siyasi ya da ekonomik rekabetten bahsetmiyorum. Bugün, tüm rekabet koşulları mülga edilmiştir. O sebeple yaşanılanların neticesi, kazananlar ve kaybedenlerden ibaret değildir. Her gün daha fazla vatandaş kaybediyor. Her gün daha az kişi kazanıyorsa, bu yağmadır, talandır, işgaldir. Yöneten, yönetilenin şerefiyle oynamaktadır. O sebeple, vatandaşın ısrarla sorduğu o haklı iki soruya, başka bir yanıt üretmek, başka bir çare bulmak zorundayız. Bugüne kadar ürettiklerimizden başka bir cevaba muhtacız. Ben arkadaşlarımla birlikte buna o çareyi bulmak, o istenen cevabı üretmek için her daim elimden gelenden fazlasını yapacağım.

"SİLAHLA BÖLEMEDİKLERİNİ, ZİHİNLERİ BÖLEREK GERÇEKLEŞTİRMEK İSTİYORLAR"

Sözde Terörsüz Türkiye martavalı da böyle işlemiyor mu? Söyleyin, böyle işlemiyor mu? 'Yine döndün dolaştın aynı konuya geldin' diyeceksiniz. Hayır, dolaşmadım, hep aynı konudayım. 'Müsavat Dervişoğlu, Türklük dedi'. Dedim, çünkü Müsavat Dervişoğlu ve İYİ Partililer biliyor ki, cüzdanımız boşaltılırken sadece paramız değil, kimliğimiz de çalınıyor. O kimlikte Türklük vardır, örf vardır, ahlak vardır, tarih vardır. Cumhuriyetimiz vardır. İnsanca yaşama haklarımız vardır. Yani ikisi aslında tek bir meseledir: Mesele bu milletin haysiyetidir. Dava, haysiyet davasıdır, hürriyet davasıdır, istiklal davasıdır. 

Evet, korsan komisyonunun raporu, şüphesiz ki bu şantaj siyasetine boyun eğmenin rezil bir aşamasıdır. Aymazlığın, kötülüğün ve ihanetin bir araya gelmesidir. Yazılanların bir kısmı komik, bir kısmı ise trajiktir. Komiktir çünkü Meclisi 23 Nisan törenlerinden ibaret gören, istişareyi ve yasama sürecini yıllar önce mülga eden Cumhur İttifakı Meclis’in temsil kabiliyetini fark etmiştir. Buna da yeni ittifak ortaklarının, bizzat İmralı’nın projesi vesile olmuştur. Yine komiktir, zira aynı rapor aylardır yapılan toplantılar, sergilenen mangal şovları ve kendinden çok emin açıklamalara rağmen, örgütün silah bırakmadığını da itiraf etmektedir. Trajiktir çünkü, 'Devlet projesi' olarak tarifledikleri, çok ulvi amaçlar yükledikleri, bu asrın projesine katkı verenler için ekstra yasal koruma, yani dokunulmazlık talep edilmektedir. Yine trajiktir çünkü, kelimelere takla attırarak, kavramları eğip bükerek bir yere varacaklarını zannediyorlar. Silahla bölemediklerini, zihinleri bölerek gerçekleştirmek istiyorlar. Yıldırmak, razı etmek istiyorlar. İlan ediyorum: Avuçlarını yalayacaklar.

"SUÇA SÜRÜKLENMİŞ MASUM TERÖRİSTLER Mİ DİYECEKSENİZ BUNLARA?"

Sözde ortak rapor, tel tel dökülüyor. Teröristin topluma adapte olup olmadığını, mutlu olup olmadığını yürütme kendi içinde bir mekanizma ile izleyip rapor edecekmiş. Her infaz indirimi ile sokaklara salınan katillerden, kadınları, çocukları, cumhuriyet yurttaşlarını koruyamayan yürütme; bomba yapma, patlatma, dağda yaşama, silah kullanma eğitimi almış bu teröristleri, trafikte sürücü, evlerimizde komşu, belediyede memur yapacak, sonra da izleyip raporlayacakmış. Ne diyeceksiniz mesela? Bunları nasıl tanımlayacaksınız: Suça sürüklenmiş masum teröristler mi diyecekseniz? Bu memlekette 40 sene bölücü terör yaşanmış, kimse kardeşiyle teröristi karıştırmamış. Yaptığınız niye ihanettir, biliyor musunuz?Siz, tam da bunu dinamitliyor, insanlık düşmanlarını, Kürde temsilci diye atıyorsunuz. Ne halt ettiğinizi gerçekten düşündünüz mü? Böyle zehirli bir fikri, bu topraklara nasıl akıttınız? Hiç mi Allah korkunuz yok? Hiç mi vatan mefhumunuz yok? Hiç mi insan sevginiz yok? Sınırlardaki mayınları kaldırıp, vatandaşların arasına bu mayınları nasıl döşersiniz? Soruyorum; bunu nasıl yaparsınız?  

"YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTININ İÇİNE BAŞKA NEYİ GİZLİYORSUNUZ?"

Raporda ucu açık ifadelerle yapılmak istenen, Öcalan canisinin yarım asırlık hülyalarına siyasette alan açma gayreti ve Türk milletinin ordu ve emniyetiyle birlikte engellediği etnik bölücü projeyi, muhayyel devlet tasavvurlarına entegre etmek çabasıdır. Bölge ateş çemberiymiş… Sanki daha önce, bölgemizde İskandinavlar vardı da şimdi komşularımız değişti. İran devrimi 1979’da oldu. 1980’de İran-Irak savaşı başladı. 1988’e kadar yanı başımızda o savaş vardı. Bölücü terör belası 1984’de hortladı. 1991’de Körfez Savaşı başladı. Aynı yıl, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldı. 2003’te Irak işgal edildi, 3’e bölündü. 2011’de Suriye iç savaşı başladı ve 14 sene sürdü. Şimdi ne oldu da PKK’yı entegre etmek, Öcalan’ı iktidar ortağı almak, Türkiye’yi sinsi laf oyunlarıyla 'Ulus Devlet' olmaktan çıkarmak istiyorsunuz? Yerel Yönetimler Özerklik Şartının içine başka neyi gizliyorsunuz? Şimdiyse, hepsi kulağının üzerine yatmış durumda ve hepsi, 'Terörist affını Meclis'ten de çıkartalım aman üzerimize kalmasın' derdindeler. 

"STATÜ KAVRAMINI İMRALI İLE YAN YANA GETİRMEK, SİYASİ BİR OPERASYON DİLİDİR"

İşin geldiği noktaya bir bakar mısınız? Sayın Bahçeli, 'Terörsüz Türkiye’ye hizmet eden İmralı’nın statü açığı nasıl kapatılacaktır' diyerek, terörist dostuna statü aramaktadır. Türk siyasetinin en büyük zaaflarından biri kavramları kaybetmesi, bilerek yok etmesidir. Bugün gelinen noktada, Bahçeli’nin açıklamaları üzerinden yeniden ısıtılan İmralı’nın statüsü tartışması, sadece bir hukuk meselesi değil; bir egemenlik sorunudur. Ve bu tartışma masum değildir. İmralı’nın statüsü diye bir şey yoktur. İmralı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık sahasında bulunan, üzerinde Türk bayrağı dalgalanan bir cezaevidir. Nokta. Statü devletler için olur, statü kavramını İmralı ile yan yana getirmek, siyasi bir operasyon dilidir. Bu dil, geçmişte 'çözüm süreci' adı altında denendi, sonuçlarını bu millet kanıyla ödedi. Yine 'Kurucu Önder' ifadesi dil sürçmesi değil, bir zihniyet beyanıdır. Bir terör örgütünün elebaşını ima yoluyla dahi olsa 'kurucu', 'önder', 'merkez' gibi kavramlarla anmak devletin kurucu iradesine hakarettir. Şehitlere ihanettir. Hukuka karşı affedilmeyecek, işlenmiş bir suçtur. Abdullah Öcalan, Türk hukukuna göre ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsüdür. Ne siyasal özne olabilir ne müzakere tarafı ne de sembolik bir adres. Onu 'İmralı' kelimesiyle birlikte siyasal bir kategoriye taşımak, terörü mekânlaştırmak, mekânı da meşrulaştırmaktır.

"KİMSE O CANİYE YENİ BİR STATÜ KAZANDIRMAYA KALKIŞMASIN"

Milliyetçilik devletin dilini bulandırmaz. Milliyetçilik devleti tartıştırmaz. Egemenliği muğlaklaştırmaz. Terörle arasına mesafe koymakla yetinmez, onu siyasal alanın dışına iter. Bugün yapılan ise bunun tersidir. Devlet aklı denilerek, devletin dili aşındırılmaktadır. İmralı üzerinden yeni bir merkez inşa etmeye çalışan her yaklaşım, ister istemez devletin kurucu felsefesini pazarlık konusu yapar. Bu milliyetçilik değil, stratejik körlüktür. Devlet, terörle konuşmaz, hükmeder. Türkiye Cumhuriyeti devleti terörle müzakere eden bir yapı değildir. Teröristten 'denge unsuru' çıkaramaz. Cezaevlerini siyasal koordinat yapmaz. İmralı’nın adı geçtiği her yerde devlet kaybeder, terör kazanır. Çünkü terör tam da bunu ister, sembolleşmek ister. İmralı,bir siyasal adres değil, Türk devletinin hükmünü icra ettiği bir kapalı alandır. Bu sınırı aşan her söz, kimden gelirse gelsin yanlıştır. Tehlikelidir ve tarih önünde sorumluluk doğurur. Devlet, kelimelerle yıkılmaz sanılır. Oysa devletler önce dilden düşer; kelimeler gevşediğinde kavramlar çözülür, meşruiyet aşınır, egemenlik tartışılır hâle gelir. Kimse o caniye yeni bir statü kazandırmaya kalkışmasın. Onun statüsü, ehli vatanın gözünde asla değişmez. O şeytan evladının ismi de cismi de bellidir. O canidir, emperyalizmin kölesi ve kuklasıdır, bebek katilidir, bölücü bir haindir ve Türkiye düşmanıdır.

Neymiş, 'Bu sürece büyük katkılarda bulunmuş'. O katkıları da karşılıksız bırakılmaması gerekiyormuş. Onun için ona bir statü kazandırılması icap ediyormuş. Kafaya bakın kafaya... Çok seviyorsan eline bir rozet al İmralı'ya git yakasına tak. Bir de gel bu grup salonuna ben ne deyince İYİ Partililer kalkıyor onu gör. Bunu ne diye söyledim? Ne söylerle söylesin ayağa kalkan bir seyircisi var. Yahu insan bir kulak kabartmaz mı? Bu ifadeler Türkiye'yi nereye götürür hiç düşünmez mi? Ne derse ayağa kalkıp alkışlıyorlar. 'Kurucu önder' diyor, alkışlıyorlar, 'Statü verilmeli' diyor alkışlıyorlar. Bu ülkeye büyük hizmet verdiğinden bahsediyor alkışlıyorlar. Çok seviyorsan o rozeti taktıktan sonra eş başkan olarak yanına al beyefendi. 57 senelik çınar MHP'nin adını da Halkların Hareket Partisi yaparsın olur biter. Sonunda bu millet hem senden kurtulur hem de Abdullah Öcalan belasından. 

"DAHA ÖNCE DEFALARCA KABINDAN ÇIKARILDI, AYNI NOTALARA BASILDI"

Evet, Terörsüz Türkiye. O sözde kılıf, yoksul Türkiye’nin, işsiz Türkiye’nin, borçlu Türkiye’nin güvensiz, tedbirsiz ve adaletsiz Türkiye’nin bahanesi. Ama en önemlisi çok etkili bir aracıdır, enstrümanıdır… Daha önce defalarca kabından çıkarıldı, aynı notalara basıldı. Her seferinde de kendi ikballeri için müspet sonuçlar aldılar. Her seferinde Cumhuriyet devleti geriledi, her seferinde kurallar delindi, kanunlar çiğnendi. Ama her seferinde daha cüretkar, daha ileri kazanımlar elde ettiler. Ne demek istediğimi, yakın geçmişimizle hatırlatacağım. Bugün 25. senesine yaklaşan AK Parti iktidarı ve Erdoğan, varlığını çözüm süreci başlığıyla topluma sunduğu projelere borçludur. Önce 2009’da bu mesele gündeme gelmişti hatırlarsanız. Amaç çok belliydi; 2010 senesinde yapılacak referandum, AK Parti’nin orduyu ve yargıyı tasfiye edebilmesi için son derece  önemliydi. Ve bu aşamada o zamanki etnikçi partinin bu anayasa değişikliğine 'Hayır dememesi' gerekiyordu. Kimse de dememeliydi, çünkü güya darbecileri yargılayacaktı Türkiye. Ayrıca, sivil siyaseti sindiremeyen vesayet odakları da vardı. Pek güzel ve ulvi bir amaçtı. Oysa iktidar için konu başkaydı. Anayasa Mahkemesi'nin ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştireceklerdi. Neticede bu referandum kabul edildi, yargı bürokrasisi, önce Fetöcülerin ardından da Erdoğan’ın kontrolüne geçti. Yani 2009 süreci Erdoğan için amacına ulaştı ve yargıyı ele geçirmesine yardımcı oldu. Keza, 2010 referandumundan sonra süreç tekrar rafa kaldırıldı. İsmi Oslo süreci idi. Ne zamana kadar? Erdoğan, başkanlık sistemine geçmeye karar verene kadar. 2013 yılında süreç yeniden raftan indirildi. Erdoğan, Öcalan’ı muhatap almadığını anlatmak için pek uğraştı, pek didindi. Kabul etti, reddetti, eder gibi yaptı. 'Devlet projesi' dedi, 'Millet projesi' dedi. Bir kurmayını doğrulattı, birine yalanlattı. Davullar zurnalar eşliğinde, bölük bölük akil insan seferber edildi, yine Türklük, yine anadil, yine üniter yapı pazarı açıldı. Ve sonunda, çözüm sürecinin ilerlemesi için kendisinin daha fazla yetkiye ihtiyacı olduğunu söyledi. '400 milletvekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün' dedi. Yani amacı, çözüm süreci üzerinden bir Anayasa değişikliğiyle, parlamentoyu fiilen ortadan kaldırmak ve kendi iktidarını daha da güçlendirmekti.

"ERDOĞAN, UĞRADIĞI HAYAL KIRIKLIĞINDAN SONRA BAHÇELİ’YE YANAŞTI"

7 Haziran seçimlerinde bunun olmayacağı anlaşıldı. PKK, Suriye’deki kazanımlarına odaklanıp, Türkiye’yi gözden çıkarınca bu iş birliği bozuldu ve çözüm süreci bu sefer buzdolabına kondu. İsmi, demokratik açılım süreciydi. Ardından ne oldu biliyor musunuz? Yıllarca ne istiyorlarsa verdiği eski ortağı, 2010 referandumu ve Ergenekon davaları sayesinde TSK’da ve yargıda eşbaşkan seviyesine erişince, darbe yapabileceğini zannedecek kadar gözü döndü. 2015 senesine Öcalan ile müzakere ederek giren demokrat Erdoğan, uğradığı hayal kırıklığından sonra, Bahçeli’ye yanaştı. Ve seneyi milliyetçi Erdoğan olarak tamamladı. Erdoğan, Öcalan ile yapamadığı anayasa değişikliğini, bu sefer Bahçeli ile yaptı. Bahçeli de Erdoğan’a ihtiyacı olan bütün kapıları açtı. 2017 senesinde, başkanlık sistemi bir referandum ile kabul edildi. Üstelik öyle konforlu bir alanda konumlandılar ki, Erdoğan ve Bahçeli’ye itiraz eden herkese 'terörist' deme hakkını da tekellerine aldılar. 

"ERDOĞAN, BİR ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE HAZIRLANIYOR"

Bugün, sol liberallerin yere göğe sığdıramadığı Bahçeli, çok değil daha 2 sene önce, Anayasa Mahkemesi'nin dahi kapatılmasını savunuyor, muhalefet partilerini beka tehdidi olarak ilan ediyordu. Arada elbette daha nice böyle hadiseler var. Ama Türkiye, yine aynı yerde, bir başka eşikte, yine aynı bahanelerle, aynı sözlerle, aynı kişilerin aynı kavalı çalmasını dinliyor. Şimdi de yine raftan inen yeni bir çözüm süreci var önümüzde. Yani yine bir Anayasa değişikliği. AKP’nin son 15 senedir çözüm sürecini kurcalayarak iktidar kurma ve gücünü tahkim etme stratejisinden farklı başka bir durum yok karşımızda. İktidarını devam ettirmek için hiçbir ilkeye sahip olmayan, kimi zaman ölü evi yascısı, kimi zaman düğün evi defçisi olan Erdoğan, şimdi de yeni bir çözüm süreci üzerinden, bir Anayasa değişikliğine hazırlanıyor. Bu sayede yeniden aday olabilecek ve mümkünse iktidarını istediği birisine devredebilmenin hem fiili hem de yasal çerçevesini oluşturabilecek. 

"BU İKTİDAR İÇİN TEK HAKİKAT, KENDİNİ DEVAM ETTİRMEK"

Gözümüzün önünde sergilenen müsamerenin tek amacı budur. Ortaya atılan jeopolitik hikayelerin, demokratikleşme masallarının gizlemek istediği tek gerçek budur. Şunu aklımızda tutmamız lazım. Böyle bir iktidarın ne çözümcülüğü ne demokratlığı ne de milliyetçiliği samimi ya da hakiki olabilir. Sözlükten kafiye seçer gibi dolaptan gömlek seçer gibi kendilerine kimlik buluyorlar. Bu iktidar için tek hakikat, kendini devam ettirmek ve hiçbir kanuna, kuruma hesap vermeden, hiçbir devlet düsturuna uymadan kamu kaynaklarına sahip olmaktır. Onları dilediği gibi pay etmek ve sarayın etrafındaki hendeği sağlam tutmaktır. Bu uğurda istismar edemeyecekleri hiçbir değer, yıkmaktan imtina etmeyecekleri hiçbir cumhuriyet kurumu da yoktur. İktidarın bu telaşını, kendi meşrebince milliyetçiliğe veya demokratlığa yoranların ise tek beklentisi, önlerine düşecek kırıntılardan nasiplenebilmektir.

"Kamu ihalelerinin kapısını açmak isteyen Bakırhan ve arkadaşlarının derdi budur"

Bugün kılcal damarlarına kadar iktidara bağımlı olmuş ve Erdoğan’ın himmetleri sayesinde adeta uyuşmuş, bunun ilanihaye devam etmesini isteyen Bahçeli ve yakın çevresindeki bir avuç insanın derdi budur. Belediyelerini geri almak, kamu kaynaklarına kavuşmak ve partilerini finanse eden bir kısım müteahhitlere, tüccarlara, kamu ihalelerinin kapısını açmak isteyen Bakırhan ve arkadaşlarının derdi de budur. Kiralanan, 3-5 cumhuriyet karşıtı sol liberal aydın ise Erdoğan ile yeniden aynı uçağa binmek ve iktidar makamlarınca 'adam yerine konmanın' heyecanı dışında hiçbir motivasyona sahip değildir. Sözün özü, AKP ile DEM Parti arasındaki aşk ve nefret ilişkisini anlamadan, yıllardır süregiden bu müstehcen ilişkiyi anlamlandırmak mümkün olmaz. Bugün 3. defa iki partinin arasında pazarlık yürütebiliyorsa, asıl sebep cumhuriyet devletine besledikleri ortak kindir. Birisi için reklam arası, diğer için asırlık zulümdür cumhuriyet. İki zihniyet de bu yolda muzaffer olmak için şekilden şekle girerler. Ve son tahlilde, birbirlerini en kritik anlarda destekler, birbirlerine suni teneffüsle hayat verirler. Bu aşk tarihseldir. Her kavuşmalarında, bunu meşru kılmak için yüksek bütçeli sahnelere ve yardımcı rollere ihtiyaç duyarlar. Bugün Meclis'in itibarını kirleten korsan komisyonun amacı tam olarak işte budur.

"CHP AĞIR BİR KUŞATMA ALTINDA, AĞIR BİR ŞANTAJ ALTINDA"

Gelmek istediğim yer şurasıdır: Bildiğiniz üzere, CHP’nin komisyondaki varlığını sıkça eleştiriyorum. Bu eleştirilerimin arkasında iki saik yatar. Birincisi, buraya kadar anlattığım aktörlerin hiçbiri, 'Ben Milli Mücadele’de kuruldum, kurucum da Atatürk’tür zaten' demiyor. Cumhuriyet ve onun ilkeleriyle açık kavga veriyorlar. Onlar Türkiye olmayan bir Türkiye istiyor. Türk milleti yerine, beynelmilel bir güruh arzuluyorlar. Birisi muhafazakar ve mütedeyyin bir lügatle kendisine 21. yüzyıl saltanat rejimi, diğeri de bu saltanat içerisinde kendisine bölgesel imtiyaz sistemi istiyor. Ki biz buna özerklik diyoruz… Siz isterseniz buna daha afilli isimler bulabilirsiniz. İmralı’daki teröristbaşına 'umut hakkı' diye el uzatıldığından beri ve devamında komisyonun her kritik aşamasından önce, yandaş medya gazetecileri tarafından ortaya atılan 'mutlak butlan' kulislerinin maksatlı olduğunu görmüyor musunuz? Kısaca, CHP yönetiminin, komisyonda kalmaları için ağır bir şantaj altında olduğunu söylüyorum. Evet, ağır bir kuşatma altındalar, ağır bir şantaj altındalar. DEM ve MHP’ye havuç, CHP’ye sopa gösterilerek devam eden, Erdoğan’ın istediği Anayasa değişikliğiyle sonuçlanacak olan bir sürecin tam ortasındayız. 

"ÖCALAN’IN ÇALIŞMA ŞARTLARI İYİLEŞTİKÇE..."

Bu bir çözüm süreci değil, geçiş sürecidir. İlk 3 maddenin veya 66. maddeler gibi meselelerin ötesinde daha hayati bir meseleden bahsediyorum. Cumhuriyetin de demokrasinin de DNA’sından bahsediyorum. Halkı toplayıp, seçime çağırdığınız adam, seçimle değişmek istemiyorum diye bağırıyor. Ve siz ona meşruiyet sağlıyorsunuz. Bu süreci ifşa etmemiz gerekiyor. İfşalayarak karşı çıkmamız gerekiyor. Buradan, bu vesileyle, şantaj altında bu komisyon masasına oturan CHP’ye de seslenmek istiyorum. Tutuklu yargılamanın olağan hale geldiği bir ülkede, en iyi ihtimalle tutuksuz yargılanması gerekenlerin, Öcalan denen insan müsveddesinden daha kötü muamele görmesi size garip gelmiyor mu? En fazla bakan imzasıyla icra edilebilecek onlarca adli ve idari işlemin iktidarın umurunda bile olmaması size garip gelmiyor mu? Öcalan’ın çalışma şartları iyileştikçe, hapisteki muhalif siyasetçilerin koşullarının daha da kötüleşeceğini gerçekten anlamıyor musunuz? Öcalan rahatladıkça, bırakın muhalefeti, siyasetin imkansız hale geleceğini görmüyor musunuz? CHP’nin sembolik önemi belki kendisinden de büyüktür. Bunu biliyorum da, cumhuriyet olmaktan çıkartılmış, sultancıl bir rejime teslim olmuş, yurttaşlık yerine kulluğun, millet yerine toplulukların, hukuk yerine de emir ve biatın tek geçer akçe olduğu bir Türkiye’de, yalnızca CHP’yi ayakta tutmaya çalışmanın, başkalarının hassasiyetlerini görmezden gelmenin, cumhuriyete faydası ne olacaktır, onu soruyorum. Bu şantaja boyun eğmeyin diye size sesleniyorum.

"SİZ KORKMAYIN Kİ, KENDİSİNİ CUMHURİYETE CELLAT BELLEMİŞ OLANLAR KORKSUN"

Toplum nezdinde meşruluğu olmayan siyasetçilerin, kayyum olma hayallerine de böyle meydan okuyun. Türk milleti bu iktidarı öyle ya da böyle değiştirecektir. Emin olun ki ben Türkiye’nin selameti için, 'Bizim yolumuz doğrudur' diye 'Kora kor mücadele edebileceğim' bir CHP görmek  istiyorum karşımda. Boş meselelerin değil, kalkınma yollarının kavgasını vermek, 'Orta direğin dertlerini biz daha iyi çözeriz' demek istiyorum. Mücadele edebileceğimiz bir Türkiye inşa etmenin yolu ise hassasiyetlerde birleşmekten geçer. Devleti, devlet aklının iplerini çözmüşlerin elinden kurtarmaktan, cumhuriyeti onun ruhuyla kavga edenlerden kurtarmaktan, Türk milletini Iraklaşmaktan, Lübnanlaşmaktan korumaktan geçer. Bu şantaja boyun eğmeyin. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti, onun kurduğu partiyi önemsediğinizden çok daha fazla önemseyin. Korkunun ecele faydası yoktur, siz korkmayın ki, ecelin kendisi korksun. Siz korkmayın ki, kendisini cumhuriyete cellat bellemiş olanlar korksun.

"BİZİM YOLUMUZDA 'FEDAKÂRLIK SIRASI MİLLETTE' DİYENLERE GEÇİT YOK"

Siyaset süreçleri şantajla işliyor da hiçbir şekilde milletin cebine, sofrasına yansımayan o rakamsal büyüme hikayeleri de böyle işlemiyor mu? 8 yıldır iktidar kendi semirttiği küçücük bir azınlığı ihya etti. Bu hepimizin gözleri önünde oldu. O plastik varaklı sarayın naylon ekabirleri dışında kimsenin yüzünün gülmemesi tesadüf müdür? Bugün burada bir milletin gasbedilen haklarını, elinden alınan ekmeğini ve karartılan geleceğini geri alma iradesini beyan ediyoruz. Türkiye’yi, içine hapsolduğu bu karanlık tünelden çıkarmaya, rasyonel ve onurlu bir geleceği kurmaya geliyoruz. Bunun için milletimize beş sözümüz var. Bir, ekonomiyi düzeltme bahanesiyle vatandaşın sofrasındaki ekmeği küçülten anlayışı reddediyoruz. Bizim yolumuzda, 'Fedakârlık sırası millette' diyenlere geçit yok. Enflasyonu düşürmek adına esnafın tepesine binmek yok. Çiftçinin traktörüne kilit vurmak yok. Sanayicinin, KOBİ’nin, üretenin önünü sonuna kadar açmak var. Üç-beş imtiyazlı çıkar lobisinin kazandığı düzeni yıkıp, 86 milyonu ihya etmek var. Piyasayı parselleyen tekellerin saltanatını bitirmek var. Fiyatları, üretimin gücüyle aşağı çekmek, vergide adaleti tesis ederek, orta direğin sırtındaki yükü kaldırmak var. Yani önceliklerimiz var.

"VATANDAŞLA DEVLET ARASINDA KURULMUŞ DUVARI YIKMAK VAR"

İki, gençlerimizi dünyadan koparan, bu ülkeyi kapalı devre bir sisteme çevirmek isteyen, vizyonsuzluğa karşı mukavemet var! Booking’i engelleyen, PayPal’ı kapatan, vatandaşın dünyayla bağını koparan tüm yasakları tarihe gömmek var. Yasakların yerini alan tam ve kamil hürriyet var. Türk gençlerine dünya pazarında büyüyecekleri yolları açmak, engelleri kaldırmak var. İş yapmak, değer üretmek isteyene, engel çıkarmayı bırakıp, girişimcinin önündeki formel ve enformel barikatları tek tek yıkmak var. Üç, programımızın özünde kemeri hep vatandaşın sıktığı o çıkmaz sokaktan çıkmak var. Vatandaş ekmek kuyruğunda beklerken binlerce korumalı konvoylarla gezenlerin, bir yetecekken yüz araçla yapılan işleri bitirmek var. Yolsuzluğa tolerans yok. Yetimin hakkına el uzatanın, tepesine binmek vardır yolculuğumuzda. Kamu İhale Kanunu’nu, 'kamu ihya kanunu' olmaktan çıkarmak var. Devlete yük olan, hiçbir katma değer üretmeyen lüzumsuz makamları ve kurumları derhâl ortadan kaldırmak var. Vatandaşla devlet arasında kurulmuş duvarı yıkmak var.

"HELALLİK İSTEYEN AHLAKSIZLIĞA DAHA FAZLA İZİN YOK"

Dört, vatandaşı kendine muhtaç eden, seçim zamanı poşet dağıtarak oy devşiren, ramazanda bile onu yemek masalarına layık görmeyen, bu aşağılayıcı düzeni yerle bir etmek var. Emekliye zam ve ikramiye yoluyla hakaret yok, emeklinin geri almak üzere senelerce devlete ödediği primi ona hakkıyla iade etmek var. Sosyal yardımları parti lütfu olmaktan çıkarıp, devletin vatandaşına olan anayasal borcunu hakkıyla ödemesi var. Ülkenin demokrasi seviyesini, eli kanlı katillere merhamet beslemekle, onları entegre edecek uçuk meselelerle ölçmek yok. Demokrasiyi, öncelikle devletin işe alma yöntemine entegre etmek var. Ankara’da dayı aranmayan bir sınav sistemi kurmak var. Beş, felaket geldikten sonra helallik isteyen ahlaksızlığa daha fazla izin yok. Felaket gelmeden önlem alan, vatandaşının canını koruyan bir aklı tesis etmek var. Deprem vergisini çarçur etmemek var. O kaynakları doğrudan güvenli şehirlere harcamak var. Şehirleri, birbirinin kopyası olan, ruhsuz, geleneksiz, 1+1 betonlarla doldurmak yok. Anadolu’yu yeniden ekonomik bir merkez hâline getiren, Anadolu’ya yeniden yerleşen bir sefererlik var. Hem pilavı hem de planı gözeten bir kalkınma anlayışı var."