Dr. Erdi Yetkin mutlak butlan kararının hukuk ilkelerinin tümden reddi olduğunu söyledi: 'Düşman hukukundan beter'

Dr. Erdi Yetkin mutlak butlan kararının hukuk ilkelerinin tümden reddi olduğunu söyledi: 'Düşman hukukundan beter'

25.05.2026 04:00:00
Güncellenme:
İklim Öngel
Takip Et:
Dr. Erdi Yetkin mutlak butlan kararının hukuk ilkelerinin tümden reddi olduğunu söyledi: 'Düşman hukukundan beter'

Ceza hukukçusu Erdi Yetkin, CHP hakkında verilen mutlak butlan kararının hukuk normlarını ortadan kaldıran bir nitelik taşıdığını savunarak, uygulamayı “düşman hukukundan daha ağır bir tablo” olarak tanımladı.

Ceza hukukçusu Dr Erdi Yetkin Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

Image

- Günümüzde düşman ceza hukukundan çok söz ediliyor, nedir düşman ceza hukuku, Türkiye’de şu an düşman ceza hukuku mu uygulanıyor?

Alman bir hukuk profesörü akademik bir makale yazıyor ve hukuk düzeninin düşmanlarına farklı bir hukuk uygulanabileceğini söylüyor. İlk dönem ilgi çekmeyen makale 11 Eylül saldırılarının ardından tekrar gündeme gelip ünleniyor. Özetle teoride “Cinsel suç failleri, terör suçluları, organize suç örgütleri üyeleri gibi hukuk düzenine temelden düşman olarak kodlanan kişilere vatandaş muamelesi yapamayız, bunlara özel bir hukuk biçimi uygulanmalı” diyor. Düşman Ceza Hukuku üzerine çalışmış biri olarak söylüyorum bu teori Türkiye’deki yargılamaları izah etmiyor. Bizde özel olarak düşmanlara yönelik bir hukuk yok, bizdeki sorun şu: mevcut kuralların tamamen dışına sapmış belli yargılamalar var ve bunların sayısı çoğalıyor. Örneğin Enis Berberoğlu, Osman Kavala, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Tayfun Kahraman davalarının özelliği AYM kararlarının uygulanmaması. Ben 2022’de yazdığım bir makalede “Türkiye henüz İkili devlet değil ama o yöne ilerliyor” demiştim. Aradan geçen zamanda örnekler çoğaldı. Bugün belki Türkiye’ye düşman ceza hukuku teorisi uymuyor ama başka bir Alman profesörün teorisi, daha beter bir teori Türkiye’deki gelişmeleri sanki açıklıyor: İkili Devlet. 

- İçişleri Bakanı en çok AKP’li belediyelere soruşturma izni verildiğini açıklamıştı ama sabaha karşı operasyonlar, ev aramaları ya da özel yaşama ilişkin görüntülerle karşılaşmıyoruz. Bu söz ettiğiniz İkili Devlet biçimi mi?

İkili Devlet, bir yanda hukuk kuralları yani normlar işlerken öbür yanda halin icabına göre işleyen politik kararların hüküm sürmesidir. Bu teori, Nazi Almanyasının dünya savaşına kadar olan yıllarını anlatır.  Bir yanda “Milli Yapıcı Kuvvetler” içinde değerlendirilen kişiler vardır, bu kişilere önceden ilan edilmiş hukuk kuralları uygulanır. Milli görülmeyen toplum kesimleri ise normların muhatabı değildir, bu kişiler hakkında hukuka göre değil politik duruma göre karar verilir, dolayısıyla bu alanda hiçbir kural yoktur. Örneğin milli kuvvetler içinde değerlendirilmeyen kişilere sürücü belgesi verilmez hatta bir olayda doğum belgesi bile düzenlenmez. Dönemin Alman mahkemeleri bir Yahudi yönetmenin hukuki kişiliğini, sivil ölüm kavramına dikkat çekerek reddeder. Milli olmayan kesimlere karşı mahkeme kararlarının da önemi ve güvencesi yoktur, beraat eden kişiler toplama kampına gönderilir, görevden ayrılması istenen kişilere istifa ya da toplama kampına gönderme seçeneği ile şantaj yapılır ve özetle toplumun bir kesimi, hukuk güvenliğinden yoksun bırakılır ve kimin milli kimin milli olmayan niteliğine sahip olduğuna da yalnızca politik olarak ve o ana göre karar verilir. 

‘ŞABLON AYNI VE SÜREKLİ’

Sorunuza, Türkiye’de artık olumsuz tekil vakıaların ötesine geçildiğinden, ne yazık ki “evet” demek zorundayım. Şu an tutuklu yargılama, telefon dinleme hep belli bir şablonu gösteriyor. Maddi gerçeği araştırmanın ötesine geçilip aynı partiye, süreklilik ilişkisi içinde uygulamalar söz konusu ise hukuk devletinin dışında ikili bir yapının arz ettiğini söyleyebiliriz. Hukuk vardır, işleyişine devam eder ama belli siyasi saiklerle, belli kişilere yönelik olarak hukuk kuralları uygulanmaz. Bu kişilere karşı ceza muhakemesi politik amaçlıdır, karar da politik biçimde verilir. İşte bu İkili Devlettir. 

Image

- CHP’nin mevcut yönetimi görevden uzaklaştırıldı. Adalet Bakanı kararı bağımsız ve tarafsız yargının verdiğini söyledi. CHP’nin 38. Kurultayı’na 3 yıl sonra gelen mutlak butlan da ikili devlet teorisine örnek mi?

Çağdaş hukuk, normlara göre işler ve hukuk, genel olarak sanılanın aksine, öncelikle adaleti değil hukuki güvenliği sağlamaya çalışır. Yargının bir erk olarak gücü de hukukun ilkelerine göre ve önceden ilan edilmiş normlara göre karar vermesinden ileri gelir. Düşünün bir tarihçi herhangi bir tarihi belgeye dayanmadan “Ben böyle düşünüyorum” diye bir tarihi vakıayı anlatabilir mi? Hukukçu da hukukun ilkelerine, metodolojisine ve normlara dayanmaksızın öyle istiyor ya da isteniyor diye karar verirse, bu şeklen bir hukuki karardır ama esasen ortada bir hukuki karar yoktur. Bir istinaf dairesi yarın “2014 seçiminde hukuka aykırılıklar varmış önceki hukuki duruma dönüyoruz ve 2014 öncesindeki cumhurbaşkanı göreve gelmiştir” diye karar verebilir mi? Diyeceksiniz ki hukuken zaten veremez de fiilen de böylesi bir karar verilemez. Evet cevap budur. CHP hakkında verilen mutlak butlan kararı, hukukun ilkelerinin, metodolojisinin ve Türkiye’deki geçerli normların tümden reddiyesidir. Böyle bir kararın verilebilmesinin hukuki gerekçesi sözdedir, fiilen bu karar verilebildiği için verilmiştir. Hukukun ve hukuk uğraşısının tümden reddiyesi anlamına gelen bu karara karşı hukuki çare öneren hiçbir görüşü, bir hukukçu olarak ciddiye almıyorum. Böylesi saf bir politik bir karara karşı hukuken değil ancak politik olarak mücadele edilebilir. 

‘PÜRİPAK İKİLİ DEVLET TASARRUFU’

Türkiye’de hala siyasi partiler ayrıcalıkları yürürlükte, hala seçim yargısı ayrıca teşkilatmış durumda ve hala seçimlere ilişkin güvenceler mevcut ve bunlar ana muhalefet partisi hariç diğer partiler için geçerli. Ancak ülkenin ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı adayı hapiste, birçok belediye başkanı ve üyesi hapiste, belediyelerine kayyım atanmış durumda ve en nihayetinde tüm güvencelere rağmen partinin seçimi tanınmıyor ve partinin kendi yönetimini belirleme hakkı elinden alınıyor. Yani hukuk kuralları yürürlükte ve kimilerine uygulanıyor ama kimileri için ise hukuka göre değil politik halin icabına göre karar veriliyor. O halde CHP’ye mutlak butlak kararı, püripak bir ikili devlet tasarrufudur.

- İBB davaları 9 Mart’ta başladı. Bugüne kadarki yargılama sürecinde ortaya çıkan tabloyu nasıl yorumlarsınız?

İlk olarak kanaatimce teknik ama hayli önemli bir yanlıştan başlamak gerekiyor esasa temas etmeden önce. Duruşma teknik bir evredir. Tüm süreçler Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bellidir. Herhangi bir ceza davasında iddianamenin kabulü kararı okunur ve duruşmanın başladığı açıklanır. Yoklama alınır, iddianame anlatılır ve sanığa ilişkin isnatlar belirtilerek sanığın savunmasının ne olduğu sorulur. Klasik sistem bu. Ama İBB duruşmasında yoklama alınamıyor, sadece isim okunuyor. İddianamenin kabulü kararının okunması da söz konusu olmamış. Teknik olarak baktığınızda bir duruşmanın başladığından söz edemeyiz. Büyük bir dava olduğu için usulden bozma kararı çıkar mı çıkmaz mı emin değilim ama ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı yargılanmasaydı ya da bu kadar göz önünde bir dava olmasaydı usulden bozma kararı gelirdi. Çünkü daha ilk düğme yanlış iliklenmiş durumda.

- Etkin pişmanlıktan yararlanan bir iş insanının ifadesini hür iradesiyle vermediğini söyleyerek vazgeçtiğini gördük. Bu durum davayı nasıl etkiler?

Ceza muhakemesinde birden fazla kez beyan verilebilir. Örneğin kollukta, savcılıkta ve mahkemede farklı zamanlarda farklı ifadeler verilebilir. Eğer sanığın ifadelerinde çelişki mevcutsa önceki ifadeler okunabilir ve çelişkiler giderilmeye çalışılır. Bahsettiğiniz örnekte sanığın soruşturmadaki beyanları ile kovuşturmadaki beyanları arasında açıkça bir çelişki söz konusu. Bu halde hangi beyan ya da beyanlar, başkaca delillerle desteklenebiliyorsa onun hükme esas alınması gerekir. Adı geçen iş insanının önceki beyanlarının soyut olduğunu görüyoruz ve bu kişi aleyhine ifade verdiği bazı kişileri hiç tanımadığını dahi söylüyor. Dolayısıyla önceki beyanların delil vasfı kalmadı. Bu kişinin iradesinin etkilendiğinin kabulü, adı geçenin önceki beyanlarının tamamının, aksi ispat edilmemesi durumunda, hükme esas alınmamasını gerektirir ve savcılık tarafından bir yönlendirme iddiası olduğundan diğer etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin beyanlarının da ayrıca incelenmesi ihtiyacını bize gösteriyor.  

- Mahkeme heyetinin genç ve tecrübesiz olduğu yönünde tartışmalar da yapılmıştı. Dünyanın dahi gündeminde olan bu tarz davalara bakan hâkimlerin deneyimi ne olmalı, teamül nedir?

Belli bir kural yok ama İstanbul, Ankara gibi illere Ağır Ceza Mahkemesi başkanları belli bir mesleki deneyimden sonra atanır. İlk atamada daha küçük kente, yıllar ilerledikçe büyük kentlere gidilir. Ancak 2016’daki darbe teşebbüsünden sonra FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle birçok hâkim meslekten çıkarıldı. Bu da yargıda hâkim eksikliğine neden oldu ve tecrübesiz hâkimlerin hızla yükseldiğini gördük. İBB duruşmalarında da durum aynı. 

- Siyasi davalarda en büyük itiraz tutuklu yargılamalara karşı yapılıyor. Ceza hukukunda tutuklu yargılama ne zaman uygulanır, istisnalar nedir?

Tutuklama kararının verilebilmesi ya da tutukluluk halinin devamı için öncelikle kuvvetli suç şüphesi yani kişinin mahkûm olma ihtimali çok yüksek olmalı ama bu da yetmez. Kaçma şüphesi ve delilleri karartma tehlikesi yani bir tutuklama nedeni de olmalı. İBB davasında tutukluluk bir yılı geçti, yargılama başladı. Mahkeme ya kaçma şüphesi diyecek ki birçok kişinin kendi ayağıyla geldiğini biliyoruz ya da delil karartma. Soruşturma aşamasında delil karartma değerlendirilebilir ama kovuşturma evresinde, yargılama sürerken, özellikle bu dava özelinde, deliller karartılabilecek durumda değil. Mahkemenin CMK hükümlerine göre tutuklama kararı vermediğini söylemek mümkün.     

‘PEŞİNEN İNFAZ’

Bunların dışında örgüt kurma, yönetme, insan öldürme gibi katalog suçlarda da tutuklu yargılama var. Ama katalog suçlarda dahi  “Tutuklu yargılama yapılır” diye bir kabul olamaz, çünkü tutukluluk istisnadır. Ama bizim uygulamamızda tutuklama peşinen infaz edilen bir ceza ya da ön ceza olarak uygulanıyor. İBB davası da uygulamamızdaki hukuka aykırı tutuklama kararları sorununun bir örneğini teşkil ediyor. 

‘ÖRGÜT ÜYELİĞİ HER KAPIYI AÇAN MAYMUNCUKTUR’

- Siyasi davaların örgütlü suçlara bağlanmasının nedeni tutuklu yargılama yapabilmek mi?

Normalde zor ve sıkı şartlara tabi olan tutuklama, arama, el koyma, telefon dinleme gibi koruma tedbirleri örgüt işin içine girdiğinde kolaylaşır. Kişilere örgüt suçu yüklendiğinde duruşmadaki normlar daha sıkı olur. Temel hakları ve hürriyetleri daha kolay sınırlandırmanın önü açılır. Örneğin normalde sınırsız avukat hakkı varken İBB duruşmalarında ise örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç isnadı olduğu için, her bir sanık en çok üç avukat yardımından yararlanabilir. Bu sanığın hakkını sınırlandırıyor. Özetle örgüt işin içine girdiğinde hem tutuklama, arama, el koyma, telefon dinlemeye başvurmak kolaylaşıyor hem de soruşturma makamının eli kuvvetlenirken, savunma sınırlandırılıyor. Bir de şu çok önemli: Diyelim ki gerçekten bir örgüt var ama örgüt çerçevesinde hiçbir suç işlenmedi. Bu durumda kişiler hiç suç işlemeseler dahi örgüt üyesi olarak yine de ceza alabilir. Bu nedenle “Örgüt üyeliği her kapıyı açan maymuncuktur” denir. Yani örgütle ilişkilendirme geniş bir cezalandırma alanı sağlar.

- Yargılanan insanlar sürekli aynı ortamda, zaten birlikte çalışıyor, “örgüt mü değil mi” ayrımı nasıl yapılır? 

Yargıtay bir kişinin örgüt üyesi olabilmesi için o kişinin örgütsel hiyerarşiye girmesi gerektiğini söyler ve bunun ölçütünü “çeşitli, sürekli ve yoğun faaliyetler” olarak tanımlar. Belediyenin kendi içerisinde hiyerarşisi vardır. Bunun içinde yer almak örgüt üyeliğini göstermez. Bir kişiye belediye dışında ayrıca bir örgüt yapısı ve o yapıya istinaden kişilere emir veriliyor olması gerek ki örgüt üyeliğinden sorumluluğu söz konusu olsun. Belediyedeki amirin verdiği emir, kişilerle HTS verilerinin varlığı örgüt üyeliğinin olduğunu göstermez. Kişilerin belediye hiyerarşisi dışında suça ilişkin yapıya dâhil olup o çerçevede ilişki kurması gerekir. Yargıtay bu konuda başarılı bir içtihat oluşturdu ve bu kıstasları uyguluyor. Mahkeme Yargıtay içtihadını takip ederse ve en nihayetinde dosya Yargıtay önüne geldiğinde Yargıtay kendi içtihatını takip ederse İBB davasının sonunda örgüt olmadığının kabul edilmesi gerekir. 

- “Delil toplama” gerekçesiyle tahliye taleplerinin reddedildiğine tanık oluyoruz. Bu gerekçenin hukuki bir karşılığı var mı?

Bunun hukuki anlamı delil karartma şüphesinin mahkeme tarafından yanlış anlaşılması. Mahkemenin ya da soruşturma makamlarının delil toplamadaki başarısızlıkları sanığa yüklenemez. Literatüre ve AİHM kararlarına bakarsanız bu bir tutuklama gerekçesi olamaz. Kovuşturma makamı böyle bir gerekçeye dayanıyorsa, CMK’nın belirttiği biçimde hangi delillerin nasıl karartacağına yönelik bir şüphenin daha doğrusu bir tehlikenin olduğunu göstermesi lazım ancak böyle gerekçeler ile karşılaşmıyoruz.

- Siyasilerin yargılandığı hemen her davada “gizli tanık”, “itirafçı” olanlarla ve “etkin pişmanlık”tan yararlananlarla karşılaşıyoruz. Bu kişilerin ifadelerinin dikkate alınması için ne olmalı?

Örgüt, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık gibi belli suçlarda etkin pişmanlık hükümleri var.

Türkiye’de uygulama, bir suç isnat edildiğinde “Etkin pişmanlıktan yararlanmak ister misiniz”ne döndü. Etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin durumuna bakılmalı, verdiği bilgiler doğrulanmalı. Yani tek başına etkin pişmanlık beyanı suçu ispat için elbette ki yeterli değildir, maddi olgularla beyanın ispatlanması gerekir. Biri “Rüşvet verdim” diyorsa savcılık para ilişkisine bakar, banka hesapları araştırılır.

- İddialar elden verme yönünde oluyor...

Para verdiğini söyleyen kişi o parayı nasıl, kimden toparladı, ilgili kişiye nasıl ulaştırdı, aracı kim, kamera kaydı var mı, bu çerçevede anlamlı bir HTS verisi var mı diye bakılır. Yüksek miktarda bir para alındığında bu para bir şekilde sistem içine sokulur ya da para bulunur. Örneğin aramada para bulunabilir ya da hesap hareketlerine bakılır, maddi değişiklik olup olmadığı araştırılır. Bu paranın karşılığına rastlanmazsa isnat ispatlanamamış olur.

- “Gizli tanık”ta durum nedir? 

Tanığın veya yakınlarının güvenliği bakımından endişe duyuluyorsa gizli tanık uygulaması yapılır. Gizli tanıklık için zorlayıcı bir sebep olmalı, “Ben şu kişi hakkında ifade vereceğim ama gizli tanık olmak istiyorum” diye bir şey olmaz. Ayrıca ilgili kişi o tanığı sorgulayabilmeli. Son olarak da gizli tanığın beyanları tek başına ya da belirleyici biçimde mahkûmiyette kullanılamaz. Hem tek delil hem de belirleyici olamaz. Başka deliller olmalı ve gizli tanığın ifadeleri de o delilleri desteklemeli. 

- Türkiye’de böyle yapılıyor mu? 

Uygulamada kesinlikle böyle değil. Bu kişilerin neden gizli tanık olduğuna bakmak gerekir. Örneğin bir rüşvet konusu var. Sizden istediler, siz de vermediniz. Burada neden gizli tanık olasınız ki. Güvenliğinize etki eden bir durum yok. Birçok kişinin gizli tanık olması hukuka aykırı. Dolayısıyla örneğin İBB davasında hem hukuken başvurulması hayli sorunlu hem de ispat bakımından delil değeri olmadığı anlaşılan gizli tanık ve etkin pişmanlık ifadeleriyle bir mahkûmiyet kurulamaz. Kurulursa Yargıtay’ın bozması gerekir.

- Savcılık ifadelerini sıklıkla avukatlar dahi görmeden kamuoyu öğreniyor. Doğru yanlış bilinmeden iddialar her yerde konuşuluyor. Bunun önüne nasıl geçilecek?

Hukukta soruşturma aşaması gizli, kovuşturma aşaması alenidir. Bu gizlilik üçüncü taraflaradır yani basın ve kamuoyu. Avukatın dosyayı inceleme hakkı vardır ki belirli bir suç kataloğu bakımından buna da sınırlama getirilebilir. Yani dosya avukata dahi kapalıyken sızdırılan ifadelerle bir kamuoyu yaratılıyor. Bir kişi hakkındaki suçlama ne olursa olsun karar kesinleşene kadar suçlu görülemez. Bu savaş durumunda dahi böyledir. Bu anayasal kuralı, “masumiyet karinesi” ya da daha doğru ifadeyle “suçlu sayılmama hakkı” olarak ifade edebiliriz.

- Tüm bunlarla birlikte kurumlara emanet edilen telefonda yer alan ilgili ilgisiz fotoğraf, görüntü, yazışmalar paylaşılıyor...

Konuyla ilgisi olmayan, özel hayata ilişkin verilerin ifşası soruşturmanın gizliliğini ihlal, özel hayatın gizliliğini ihlal, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçlarını ve kişisel verilerle ilgili çeşitli suçları oluşturabilir. Kolluk veya yargı mensubu ya da gazeteci bu sızdırmayı kim yaptıysa onun hakkında işlem yapılması gerek. Hâkim, savcı ise HSK, kolluk ise İçişleri Bakanlığı işlem yapmalı. 

- Bunu bulmak ne kadar zor olabilir, özellikle ifade verilen yerde kaç kişi var?

Savcı, kâtip, ifade veren, ifade veren ilgili kişinin avukatı var. 

- Adalet Bakanlığı’nın kurduğu grupta bazı ifadelerin paylaşıldığı görüldü, Adalet Bakanlığı’nın savcılığın yürüttüğü soruşturmalarda bu kadar etkin olması hukuki olarak normal mi?

Normal değil. Bakanlık yargı yerine talimat veremez. Bakanlığın görevi yargıç ve savcılara gereken formasyonu sağlamaktır, ceza hukukuna ilişkin yetkileri çok sınırlıdır ve istisnaidir. Belli bir soruşturmayı yönlendirme ve yürütme yetkisi kesinlikle yoktur.

‘CEZA HUKUKU ZEHİRLENİYOR’

Bugün örgüt üyeliği, örgüte yardım, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve cumhurbaşkanına hakarette öyle bir uygulama var ki kanundaki maddelerle kişilerin suçladığı fiiller arasında açıkça uyumsuzluk söz konusu. Bu uyumsuzluğa rağmen insanlar tutuklanabiliyor ya da daha kötüsü suçlu bulunabiliyor. Bu durum ceza hukukunu zehirliyor. Bir şakaya gülme nedeniyle ya da şarkı sözleri nedeniyle insanların cezalandırıldığını görüyoruz. Hiçbir hukuk fakültesi öğrencisi “Bir şakaya güldü diye halkı kin ve düşmanlığa tahrikten cezalandırılabilir” demez derse fakülteden mezun olamaz, çünkü ceza hukuku derslerini geçemez. Şarkı sözlerini beğenmeyebilirsiniz ama bundan işlem yapılması kanundaki suçların kapsamında değil. 

PORTRE

1991’de İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2014’te dördüncülük derecesiyle, 2015’te İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden çift anadal ile mezun oldu. “Türk Ceza Kanunu’nda Hükûmete Karşı Suç” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini aldı. 2015-2019 arasında İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat, 2019 – 2024 arasında Yeditepe Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Viyana ve Berlin Humboldt üniversitelerinde araştırmalar gerçekleştirdi. 2023’te doktor oldu. İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Anabilim Dalında Doktor Öğretim Üyesi olarak çalışıyor. 

FOTOĞRAFLAR

UĞUR DEMİR