Yaklaşık yedi yıl aradan sonra İstanbul’da sekiz konserlik bir seriyle sahneye dönen Tarkan, daha ilk adımıyla kentin ritmini değiştirdi. Salonları dolduran kalabalık, alkıştan çok bir karşılamayı andırıyordu. Sahne ışıkları yanar yanmaz ortaya çıkan tablo, yalnızca bir konser değil, uzun süredir ertelenmiş bir buluşmanın duygusunu taşıyordu. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler, bu dönüşün sadece salonda kalmadığını, şehrin tamamına yayıldığını gösteriyordu.
Bu topraklarda Tarkan’ın yeri başkadır. Halkın ona yaklaşımı bir hayranlıktan çok, doğal bir kabule benzer. Yıllar boyunca magazin dünyası mahremiyetini gündeme taşımaya çalışsa da bu çaba geniş kitlelerde karşılık bulmadı. İnsanlar onu kalıplara sokmadan, etiketlemeden, olduğu haliyle sahiplendi. Hayatın birçok anında şarkıları eşlik etti; sevinçte, hüzünde, özlemde, coşkuda. Duygular çoğu zaman onun sesiyle anlam kazandı. Bu yüzden Tarkan, yalnızca bir pop yıldızı değil, bu coğrafyanın ortak hafızasında yer etmiş bir değer olarak duruyor.
Bugün “bizden” sayılan, eserleri ezbere bilinen sanatçı sayısı az. Yıllarca “dünya starı olamadı” gibi cümlelerle dar bir başarı ölçüsü dayatıldı. Oysa bir sanatçının ulaşabileceği en güçlü nokta, küresel listelerden önce bir milletin ortak paydası haline gelmektir. Belki uluslararası sıralamaların zirvesinde değil ama milyonların kalbinde yer alıyor. Daha hayattayken “Megastar” unvanının halk tarafından bu kadar doğal biçimde yakıştırılması da bunun göstergesi. Sahnedeki tavrı, terini silerken ya da seyirciyle şakalaşırken ortaya çıkan o samimiyet, onu ulaşılmaz bir yıldızdan çok aileden biri gibi hissettiriyor.
Toplumda erkeklerin dansına yüklenen kalıplar vardır. İçten bir hareket bile çoğu zaman yadırganır. Ancak Tarkan sahneye çıktığında bu yargılar anlamını yitirir. Dans onun üzerinde bir gösteri değil, doğal bir ifade haline dönüşür. “Kuzu Kuzu”yu söylerken zillerle, beyaz gömleğiyle sahneyi kum gibi savurur; ardından smokiniyle bir Türk Sanat Müziği eserini makamıyla okur. İki uç arasında rahatça dolaşır. Sahnedeki yeteneği kadar, bunu yaparken kurduğu samimi bağ da izleyiciyi etkiler. Yargılar geri çekilir, hayranlık öne çıkar.
Onu farklı kılan yalnızca şarkıları değildir. Zor zamanlarda görünmeden uzanan o el de hafızalarda yer eder. Depremler, afetler, toplumsal yaralar… Reklam yapılmadan, sessizce verilen destek bilinir. Sanatı büyüdükçe kalbi küçülmeyen sanatçılardandır. Buna dair anlatılan bir hikâye, bu duruşu açıkça gösterir: Ağır bir trafik kazasından sonra yaşamla ölüm arasında kalan genç bir hayran, hastane odasında Tarkan fotoğraflarıyla hayata tutunmaya çalışır. Bir şekilde sanatçıya ulaşıldığında, yoğun programına rağmen uzun süre telefonda konuşup moral verir. Belki duyulmayan daha nice hayat temasının yalnızca biri olarak kalır bu.
İstanbul konserlerinin her gecesi büyük bir coşkuyla karşılandı. Salonlar doldu, sahneden taşan enerji ekranlara yansıdı. Üçüncü gece “Kuzu Kuzu”nun Cem Yılmaz’la birlikte söylenmesi gecenin unutulmaz anlarından biri oldu. İki ustanın sahnedeki uyumu, zaman algısını bile şaşırtıyordu. Yan yana durduklarında yaşın değil, sahne ışığının belirleyici olduğu hissediliyordu. Cem Yılmaz’ın yıllardır espriyle andığı Tarkan’la bu kez aynı şarkıyı paylaşması, geceye ayrı bir tat kattı. ABD’den gelen Şehnez Kurdoğlu’nun yorumu ilginçti: “Harika ötesi..”
Tarkan sahnede “Canım İstanbul, çok özlemişim” derken aslında bir şehrin değil, uzun süredir ayrı kalan bir bağın sesini dile getiriyordu. Bu buluşma sadece bir konser serisi değil, bir kavuşma duygusuydu. İstanbul’da başlayan bu ses, dünyanın birçok köşesine uzanıyor. Türkiye’de, Amerika’da, Chicago’da ya da başka bir şehirde, binlerce insan aynı şarkıları aynı anda söyleyeceği günü bekliyor. Çünkü bazı sesler yalnızca müzik olmaz; hatıraya, aidiyete ve zamana dönüşür.