Leyla Tavşanoğlu

Yargı bağımsızlığını yitirdi Cumhuriyetin temeli çok sağlam, yıkamazlar

19 Mayıs 2013 Pazar

Türkiye Barolar Birliği’nde başkanlık için yarışacak iki güçlü isim Metin Feyzioğlu ve Kazım Kolcuoğlu

\n

LEYLA TAVŞANOĞLU

\n

Türkiye Barolar Birliği (TBB) genel kurulu 25-26 Mayıs’ta yapılıyor. Hükümetin bütün baroları ve TBB’yi ele geçirme operasyonlarının iyice yaygınlaştığı söylenen bir dönemde genel kurulun yapılması ayrıca önem taşıyor. TBB başkanlığına adaylığını koyan Ankara Barosu Başkanı Prof.Dr. Metin Feyzioğlu ve İstanbul Barosu’nun eski başkalarından avukat Kazım Kolcuoğlu bu haftaki konuklarımız. Gerek Feyzioğlu gerekse Kolcuoğlu Türkiye’deki yargı sistemini ağır bir dille eleştiriyor ve kendine demokratik diyen bir ülkede böyle yargının olamayacağını söylüyor.
- Mayıs 25-26’da Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) genel kurulu var. Siz de başkanlığa aday olarak nasıl hazırlanıyorsunuz?
M.F.- Şu ana kadar 70 kadar ile gittim. Bu dönem seçim çalışmalarının öncekilere farkı şu: Tek tek delege bazında çalışıyoruz. TBB’nin delegeleriyle bulundukları illerde kucaklaşma, onları tanıma ve sohbet etme fırsatı buluyorum. Aylardır yollardayım. Bu bana inanılmaz bir keyif vermenin yanı sıra tecrübe kazandırıyor.
Şöyle bir şansım var: Uzun yıllardır Ankara dışında çok sayıda dava alan bir avukatım. O yüzden gittiğim yerlere yabancı değilim. Ayrıca, önceki iki yılı demokrasi ve hukuk devleti konulu bir konferanslar dizisini vererek geçirmek de bir deneyim kazandırdı.
- Bir anlamda bu işin daha önceden altyapısını mı yaptınız?
M.F.- Seçim düşünerek altyapı yapmadım. Sadece baskıcı dönemlerin gelip geçici olduğunu, umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini, siyasi davaların hukuk kurallarıyla açıklanmasına çalışmanın aslında o davalara kredi kazandırmak olduğunu, Türkiye’de şu anda yürümekte olan bu davaların belli bir amaca yöneldiklerini, rejimin değiştirilmesi ve yargının siyasi iktidar tarafından ele geçirilmesine bağlı olarak yeni rejimin toplumda konsolide edilmeye çalışıldığını anlatmaya çalıştım.

\n

Sathı müdafaa

\n

Bu siyasi davaların mahkeme duvarına çarpıp patladıklarını da görüyoruz. Sizi dinlemeyen ve hiçbir şekilde savunmaya yaşam hakkı tanımayan yapılarla karşı karşıyayız. O zaman toplumu harekete geçirmek, bilinç kazandırmak lazım. Ben bunu yaptım. Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Ben Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar giderek bu davaların niçin açıldığını, hedefin ne olduğunu anlattım. Amacın Türkiye’de muhalif herkesi susturmak ve aynı zamanda Deniz Kuvvetleri’nden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni savaş imkân ve kabiliyetlerinden mahrum etmek, ardından da başka bir yapıdaki ordu oluşturmak olduğunu ortaya koydum. Bu konuşmalarımda askeri darbelerin ne kadar yanlış olduğunu, topluma karşı ne büyük suç olduklarını da anlattım.
- Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmek istenmesini nasıl karşılıyorsunuz?
M.F.- Anayasanın ilk üç maddesiyle belirlenen Cumhuriyetin temel nitelikleriyle hiç kimsenin sorunu olmamalıdır. Bu temel niteliklerle sorunu olanlarla benim daima sorunum olacaktır.
Ama Türkiye’nin büyük çoğunluğunun hiç böyle bir uzlaşmazlığı yok. Bunların yukarıdan dayatılan güdümlü siyasetin sonuçları olduğunu gördüm.
- Yani hükümetin anayasanın ilk üç maddesiyle ilgili sorunları mı var?
M.F.- Olduğunu düşünüyorum. Ama Türkiye’nin, toplumun böyle bir sorunu yok. Ama toplum bu şekilde yönlendirilmeye, senden, benden, bizden diye ayrıştırılmaya çalışılıyor.
Ben Anadolu’yu karış karış gezerken Türkiye’nin Ankara ve İstanbul’dan göründüğünün aksine umutsuzluk içinde olmadığını keşfettim. Anadolu’yu görmeden, toplumu tanımadan herkesin dönüştürüldüğünü sananlar var. Oysa gerçekle hiç ilgisi yok. Aslında biz aynı kaygıları taşıyan, Cumhuriyete bağlı on milyonlarız. Bu Cumhuriyetin temelleri öyle sağlam ki kimse yıkamayacak.
- Cumhuriyetin temellerinin çok sağlam atılmış olduğunu söylediniz. Öte yandan bir ulus içindeki hainlerle yaşayamaz dediniz. Yoksa içimizde hainler mi var sizce?
M.F.- Aslında
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi her şeyi özetliyor. Atatürk, “Bu başınıza gelecek. Cumhuriyet bir noktasında hainlerle ya da gerçeği görmekte direnin gafillerle karşılaşacak” diyor. “Ama yılmayın” diye de bize talimat veriyor.
Dolayısıyla elbette içimizde hainler var. Bu bir ulus devlet. Ama içinde dini ya da ırkı barındırmıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi vatandaşlık bağı açısından Türk milletinin ferdi sayıyor. Bu üzerinde çok düşünülmüş bir felsefe. Türkiye Cumhuriyeti’nin kalıcı olması için bundan ödün veremeyiz. Askeri darbeler dahi bu felsefeyi değiştirmeye cesaret edemediler.
- Kimileri ulus devletin döneminin kapandığı görüşünde. Siz buna ne diyorsunuz?
M.F.- Ulus devletin dönemi kapandı diyenler, tamamı ulus devlet olan emperyal güçlerden beslenenlerdir.
- Yargının bugünkü durumuna baktığımız zaman gizli tanıklık kurumu uygulamasını ve 2010 referandumundan sonra yargıda yapılan düzenlemeleri nasıl karşılıyorsunuz?
M.F.- Bu 2005’te uygulamaya konuldu. Dünyada eşi benzeri yok. 12 Eylül 2010 referandumunda yargıya ilişkin düzenlemeler yapıldı. Anayasa Mahkemesi, HSYK biçim değiştirdi. İdari yargının idarenin eylem ve işlemlerini denetleme yetkileri ciddi şekilde budandı.
Yeniden oluşturulan HSYK’den sonra Yargıtay ve Danıştay üyelerinin sayıları yüzde 50’şer artırıldı. Böylece siyasi iktidara bağımlı kılınmış olan HSYK Yargıtay ve Danıştay’daki çoğunluğu siyasi iktidar lehine değiştirecek atamaları yaptı. Ondan sonra da yeni atanan üyelerin blok oyları başladı. Yargıtay’da yüzde 35’i geçmiş olan yüksek kadın hâkim oranı atamalardan sonra bir gün içinde yüzde 3’e düştü.

\n

İktidara bağlı mahkeme

\n

Baroların hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına aykırı uygulamalara karşı iptal davası açma yetkisi yeni Danıştay tarafından ellerinden alındı. Baroların açtığı bu davalarda hep ret kararı verilmeye başlandı. Özel görevli mahkemeler (ÖGM) sözde kapatıldı. Ama insan haklarına, demokrasiye, hukuk devletine aykırıdır diye kapatılan ÖGM’ler ellerindeki işleri bitirmeleri gerektiği bahanesiyle açık tutulmaya devam edildiler. Bunların yerine sözde terörle mücadele mahkemeleri oluşturuldu. Aslında yapılan şuydu: Bir gruba bağlı olan mahkemeler kapatılıp iktidara bağlı mahkemeler kuruldu. Yani yargının tarafsızlığı değil kime taraf olduğu kaygısıyla hareket edildi.
- Ergenekon davasında avukatların başına gelenlere ne diyorsunuz?
M.F.- Artık avukatlar savunmayı savunmak zorunda bırakıldı. İstanbul Barosu Başkan ve yönetiminin başına gelen aslında hepimizin başına geldi. İbretlik bir örnek yaratılmak istenmiştir. Bugün avukatlar savunma yaptıkları için robokoplar tarafından duruşma salonundan çıkarılıyorlar. Cumhuriyet tarihinde bunların örneği yaşanmamıştır. Düşünebiliyor musunuz? Terör örgütünün ikinci adamının gizli tanıklığıyla Genelkurmay Başkanı (
İlker Başbuğ) tutuklu. İddia da web sitesi üzerinden darbe yapma girişimi. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan gazetecilik yaptıkları için tutuklular. Koca bir millet tutuklandı.
KCK davasında da önce seçilmiş Kürt yönetici kalmamacasına tutukladılar. Sonra da barış süreci, çözüm süreci denildiğinde üçer beşer serbest bırakmaya başladılar. Ama bir yandan da Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş şekilde çok sayıda avukatı tutukladılar. Faşist yönetimler içte ve dışta daima sanal düşmanlara ihtiyaç duyar.

\n

Demokrasinin olmazsa olmazı erkler ayrılığıdır

\n

- 12 Eylül 2010 referandumundan sonra Türkiye’de yargının durumunu nasıl görüyorsunuz?
K.K.- 2010 anayasa değişikliği referandumu yapılırken bizim gibi düşünenler bu anayasa değişikliğinin Türkiye’nin önünü açmayacağını, aslında bu değişikliğin çok aceleye getirilmek suretiyle belli amaçlara hizmete yönelik olduğu konusunda uyarılarımızı yapmıştık. Doğru da olduğu hemen sonra meydana çıktı.
Ama maalesef demokrat geçinen bazı kesimdeki arkadaşlar bunun artık önümüzü açan bir değişiklik olacağını savundular.
- ‘Yetmez ama evet’çiler mi?
K.K.- Evet. Sonunda görüldü ki o
“yetmez ama evet” sonuçta bizim söylediklerimizi doğru çıkardı ve yargının ele geçirilmesine yol açtı. Başbakan zaten, “Bu kuvvetler ayrılığı başımıza dert” demişti. Demek ki demokrasinin en olmazsa olmazı erkler ayrılığıymış. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamayan bir ülkenin demokratik bir yapı içinde olduğunu söylemek mümkün değil.
O değişiklikten sonra yapılanları dikkate aldığımızda halkımızın yargıya olan güveni istatistiklere göre yüzde 38’e indi.
- Siz seçim broşürünüzde şöyle bir ifade kullanıyorsunuz: “Mutlu değiliz. Çünkü bu Türkiye Barolar Birliği (TBB) bize yeterince sahip çıkmıyor.” Neden bu ifadeyi kullandınız?
K.K.- Bu TBB yönetimi bizim istediğimiz anlamda bu kadar kanunsuz, adaletten uzak, savunmaya yapılan uygulamalara çok fazla duyarlı davranmıyor. Bu konuda en büyük duyarlılığı eylemiyle, tutumuyla, tavrıyla İstanbul Barosu gösterdi.
İsterdik ki bütün baroların üstünde olan, koordinasyon görevini yürütmekle görevli TBB’nin bütü
n baroların güçlerini birleştirip bir güç odağı haline gelmesiydi. Bütün avukatların her zaman itirazları vardır. Ama bu itirazlarının arkasında bunu gerçekleştirmeye yönelik gücü de örgütlerin göstermesi gerekiyor. TBB’nin bunu tam olarak göstermediğini görüyoruz. Onun için de, itirazımız var, diyoruz.

\n

Tepkilerimizi açıkça ortaya koymalıyız

\n

- TBB’nin bütün avukatlara sahip çıkması için ne yapması lazım?
K.K.- Mücadele yolu olarak artık en kolayı basın açıklamaları. Bu da artık toplumda çok fazla kanıksandı. Yani iktidarların bu açıklamalar karşısında vurdumduymaz tavırlarını sürdürüyorlar.
Onun için artık tepkilerimizi açık ve net olarak bir güç gösterisiyle ortaya koymanın yolunu bulmak zorundayız. Türkiye’de 78 bin avukat var. Bunun 30 bini İstanbul’da.
Biz istiyoruz ki artık TBB bu konuda ağırlığını bütün barolar ve avukatlarla birlikte kamuoyu önünde ortaya koymalıdır. Taleplerinin hak ve hukuka uygun olduğunu ve savunmanın yargıda çok büyük önem taşıdığını, hukukun üstün kılınması konusunda demokratik bir tavrın geliştirilmesi, aynı zamanda da adil yargılama hakkının sonuna kadar kullanılması konusunda düzenin kurulması, bunun yanında savunmanın onurunun zedelenmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.
Onun için de yürüyüşler düzenlemeli, gösteriler yapmalıdır. TBB’nin bunları yapması gerekirdi.

\n

Avukatlar ‘pürüz’ kaldı

\n

- Ancak İstanbul Barosu’nun avukatları Balyoz davasında avukatları savunmak istediler. Ama başlarına gelmedik kalmadı. Tutuklanma tehdidi altındalar. Böyle bir düzende nasıl mücadele edilebilir?
K.K.- İktidar 12 Eylül referandumundan sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) daha demokratik bir yapıya kavuşturma sloganıyla yola çıktı. Ama ne yazık ki bu göstermelik bir slogandı. Artık bunun yargıya idarenin düşünceleri doğrultusunda hareket etmesi konusunda bir tertip yapıldığı açıkça görüldü.
Özel görevli mahkemelerin (ÖGM) hâkim ve savcılarının hepsini görevden aldılar. Kendi düşüncelerine uygun hâkim ve savcılar göreve getirildi. Hatta terfi ettirildiler. Örnek olarak 15 yargıç ve savcı bu şekilde iktidar tarafından taltif edildi.
Ama sekiz yargıç da başkanlıktan, ilçelerdeki sulh hukuk mahkemelerine sürgüne gönderildi. Yargının önemli bir unsuru avukatlardır; savunmadır. Yargı böyle çözülünce orada pürüz avukatlar olarak kaldı. Avukatlar her zaman itiraz eder, hukuku savunur. Halk hak arama özgürlüğünü avukatlar eliyle gerçekleştirir.
Bütün bunlar yapılırken gördüler ki yargıyı bu şekilde çözmek yetmiyor. Onun bir unsuru olan avukatları da bir hizaya getirmek gerektiği konusunda bir anlayış yerleşmeye başlayınca önce avukatlara örgüt üyesi damgası vuruldu. Bir grup avukatı örgüt üyesi oldukları suçlamasıyla içeri aldılar. İstanbul Barosu bu yapılanlara şiddetle itiraz etti. ÖGM’lerde savunma görevi yapan arkadaşlarımız duruşmalardan atıldılar. O yetmedi, savunmaları kısıtlandı. Belli saatlerle sınırlandırıldılar.
- Avukatlarla hâkim ve savcılar arasında sanki ast-üst ilişkisi varmış görüntüsü verilmeye çalışılmıyor mu?
K.K.- Çalışılıyor. Hatta benim İstanbul Barosu başkanlığım ve TBB yönetiminde bulunduğum dönemlerde bile yargıda görev yapma anlayışının düzenlenmesi konusundaki isteklerimiz hiçbir zaman yerine getirilmedi.
Ben dünyada birçok ülkeye gittim. Avukatların, savcıların ve yargıçların mahkemede yer alma düzenleri çok büyük önem taşır. Yargıçla savcının aynı köşeyi paylaşmasının çok yanlış oldu
ğunu ve yerinde olmadığını söyledik. Ama ne yazık ki bu düzenleme savcıların itirazları yüzünden gerçekleşemedi. Oysa savcılarla savunmanın mahkemede aynı platformda görev almaları gerekirdi. Hâkim mahkemeyi yönetir. Ama onun yanında bulunan savcı ÖGM’lerde işi avukatlara hakaret etmeye kadar vardırdı.
Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruyabilmesi savunmayla iddia makamının aynı yetkileri sahip olmasıyla mümkündür. Hatta Lahey’e gittiğiniz zaman Uluslararası Adalet Divanı’nda savcılarla hâkimlerin salona giriş kapıları bile farklıdır. Savcıların hâkimlerden daha farklı binalarda büroları olduğunu görürsünüz. Ama bizde karar aşamasında bile savcılar etkili oluyor. İdarenin müdahil olduğu konulara da savcıların aracılık yaptıklarını görüyoruz.

\n

Anayasa değişmeli

\n

- Bağımsız ve tarafsız yargıdan söz ediyoruz. Ama adalet bakanının başkan, bakanlık müsteşarının başkanvekili olduğu bir HSYK’yle nasıl bağımsız ve tarafsız yargıdan söz edilebilir?
K.K.- 12 Eylül Anayasası’na itiraz ediyoruz. Bu bir askeri darbe anayasasıdır. Değiştirilmesi gerekir. İşin başında da yargının bağımsız ve tarafsız olmasını sağlayac
ak önlemlerin alınması gerektiğini, adalet bakanı ve müsteşarının HSYK’de görev yapmasının idarenin yargıya etkisi anlamına geleceği için bu uygulamaya son verilmesinin zorunlu olduğunu savunarak biz itirazda bulunduk.
Ama maalesef 2010 anayasa değişikliğinde bu katmerlendi. Sadece bakan ve müsteşarın değil bakanlıktaki birçok bürokratın orada görev alması sağlandı. Buna da
“yetmez ama evet”çiler sesini bile çıkarmadı.
Tabii ki hiçbir şey için geç değildir. Demokrasi ve insan haklarını, özgürlükleri sağlayabilecek her kavga her zaman verilmek durumundadır.

\n

PORTRE
PROF. METİN FEYZİOĞLU

\n

1969 doğumlu. Ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde, yükseköğrenimini AÜ Hukuk Fakültesi’nde yaptı. Kamu hukuku alanında yüksek lisans derecesini aldı. Ceza hukuku alanında aynı fakülteye yardımcı doçent olarak atandı. Columbia Üniversitesi’nden hukuk İngilizcesi sertifikası aldı. 2000’de doçent, 2006’da profesör oldu. 2007’de AÜ Hukuk Fakültesi dekanlığına atandı. 2010’da Ankara Barosu başkanlığına seçildi.

\n

PORTRE
KAZIM KOLCUOĞLU

\n

1945 doğumlu. Yükseköğrenimini İÜ Hukuk Fakültesi’nde yaptı. Türk Devrim Ocakları yönetim kurulu üyeliği, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı genel başkanlığı görevlerinde bulundu. 1978-83 arası İstanbul Barosu yönetim kurulu üyesi oldu. 1998-2001 arası Türkiye Barolar Birliği (TBB) yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. 2002-2008 arası İstanbul Barosu başkanı olarak görev yaptı. Şimdi serbest avukat.

\n

\n\n


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Tedavi olsunlar 1 Mart 2015

Günün Köşe Yazıları