Sungu Çapan

Bu ‘Özgür Ruh’u izleyin...

13 Aralık 2013 Cuma

Yönetmen Lusin Dink’in son Malatya Festivali’nde en iyi senaryo, Ermenistan’daki uluslararası Altın Kayısı Festivali’nde de Gümüş Kayısı ödüllerini kazanan ilk filmi ‘Saroyan Ülkesi’, Başka Sinema salonlarında gösterimde

Yerinden yurdundan sürülmüşlüğün acısını 100 yıldır yaşayan Ermeni ulusunun kuşkusuz gelmiş geçmiş en ünlü yazarı William Saroyan’ı (1908-1981), ergenlik yıllarımda, Varlık Yayınları’ndan çıkan “Aram Derler Adıma”yla tanımıştım 1960’ların başında.
Sonradan Saroyanesque denecek o yalın, içten, coşkulu, dobra ve akıcı, kendine özgü üslubuyla yazdığı, genelde insana odaklanan öyküleri, romanları ve (kimilerine göre Beckett, Ionesco, Adamov’lardan çok önce absürd tiyatroyu haber veren) oyunlarıyla 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının egzotizm tuzağına düşmemiş en önemli etnik yazarlarından biri olan Saroyan’ın eserlerine kuşkusuz Büyük Felaket’in etkileri, acıları yansımıştır ama son tahlilde Ermeni trajedisindeki insanlık suçunu, Türklerle değil insanın içindeki şeytanla özdeşleştirir o.
Kendini Ermeni, Amerikalı ve Bitlisli olarak tanıtan William Saroyan’ın, yıllarca 19. yüzyıl başında, uzak görüşlü dede Minas Saroyan’ın üstelemesiyle Bitlis’ten kalkıp Amerika’ya göç etmek zorunda kalmış ailesinden yıllar yılı dinleyip hiç aklından çıkarmadan kurduğu onca Bitlis hikâyesinin hayalini asıl topraklarındaki gerçeğiyle karşılaştırmayı ve köklerini keşfetmeyi, ata kültürünün izlerini sürmeyi amaçlayarak 1964’te 56 yaşındayken çıktığı Anadolu yolculuğunu konu ediniyor, Lusin Dink’in nicedir seyretmek istediğim ilk filmi “Saroyan Ülkesi”.
Kalıp yaşamayı tasarladığı ama karşılaştığı 1964’ün gerçek Bitlis’inin, kurduğu masal dünyasına aykırı kaçmasıyla hayal kırıklığına uğramış Saroyan’ın Fikret Otyam’ın rehberliğindeki Anadolu-Bitlis gezisinden yarım yüzyıl sonra, yönetmen Lusin Dink’in belgeselle kurmacayı başarıyla iç içe geçirerek çektiği “Saroyan Land” yazarın yoldayken topladığı irili ufaklı yurttaşlarını bagajına koyduğu, pembe bir Chevrolet’ye kurularak Trabzon-Ziganalar, Gümüşhane, Erzurum-Aşkale, Van, Ağrı, Muş üzerinden Bitlis’e varacağı “aidiyet arayışı”nı, hüzünlü bir yol filmi havasında perdeye taşıyor ve seyirciyi yüreğinden yakalıyor baştan sona.
Yönetmenin Saroyan’ın metinlerinden bizzat seçtiği çeşitli çocukluk anılarına, gözlemlerine, Bedros Zobyan, Dikran Kuyumcuyan, Garig Basmacıyan, vb. gibi yakın dostlarının görüşlerine ve Ermenilerin Türklerle Kürtlerle haşır neşir, yüzyıllarca beraber yaşadığı topraklara, belleğe ve sürgünlüğe ilişkin saptamalarına dayanarak senaryosunu yazdığı ve Saroyan’ın ağzından anlatılan bu kolaj film, üstadı, Georges Brassens’vari gür, kır, kocaman Bektaşi bıyığı, beyaz pardösüsü ve şapkasıyla bilinen o ünlü siluetiyle yansıtıyor 73 dakika süresince, özellikle yüzünü göstermeksizin. Yazarın çocukluğunu canlandıran Artür Norikyan’ın sahnelerinden sonra film boyunca toprağa düşen gölgesiyle izlediğimiz, “Özgür Ruh” Saroyan, 1964’den sonra günümüze dek, bir zamanlar yaşadıkları coğrafyayı artık yabancı olarak ziyaret eden pek çok Ermeninin yaptığı gezilerin de öncüsü olmuş aslında.
Kendini 3 yaşında yitirdiği babası Armenak’la hep özdeşleştiren, ailenin ABD’de (California-Fresno’da) doğup genç sayılacak bir yaşta, daha 73’ünde prostat kanserinden doğduğu kentte ölen ilk bireyi olan, ortaokuldan terk ama hayat üniversitesinden mezun, otodidakt Saroyan’ı Fresno’daki çocukluğunda dayısı Hosrov’u (Kevork Malikyan) arada bir ziyarete gelen, suskun Süryani Halil (Oşin Çilingir) çok etkilemiş.
“Keder küpü” Van Gölü’yle Ahtamar Adası ziyaretinin ardından nihayet vaktiyle babasının da yollarında yürüdüğü ama artık bir tek Ermeninin bile kalmadığı Bitlis’e varması, asfalt yolda ezilme tehlikesine maruz kaplumbağa hemşerisini de kurtarıp ancak bir duvarı sağlam kalmış, her yanını otlar bürümüş bir yıkıntı halindeki aile evini de bulmasıyla final yapan bu güzelim Docu-drama, düşündürücü bir içsel yolculuk davetiyesi çıkararak uğurluyor seyircisini salondan.
Sadece insanların kıyıma uğrayıp sürgün edilmelerinden çok aslında mimarisiyle, müziğiyle bize miras tüm o Ermeni kültürünün talan edildiği, bütün bir yaşam alanının da yok edildiği topraklara yapılmış, duygu dolu bir yolculuğu perdeye taşıyan bu kurmaca -belgesel, kameraman Thomas Mauch-Emre Başaran’ın görüntüleriyle de seyredilmeyi hak eden, pek beylik kalıplara sığdırılamayacak nitelikte bir güzelim film sonuçta.  


Yazarın Son Yazıları

Banliyöde ayaklanma var 7 Şubat 2020
Sevimli bir film 24 Ocak 2020
‘Ben kimim?' 10 Ocak 2020
Ressamla modelinin aşkı 6 Aralık 2019
Kimin evinde yok ki 29 Kasım 2019