Veysel Ulusoy

En demokrat, en eşitlikçi kriz

15 Mart 2020 Pazar

Uluslararası ekonomi alanında tanınmış bir bilim adamı olan Richard Baldwin’in yaklaşımıdır bu “demokrat kriz” terimi... Herkese eşit uzaklıkta hatta yakınlıkta, gelir dağılımından bağımsız ve politik elitlerin de benzer yakalanma olasılığı olan koronavirüsten bahsediyor aslında Sayın Baldwin.

Haksız da değil... Şu zamana kadar aktörlerden basketbol oyuncularına, siyasetçilerden (belki de devlet başkanlarından) diğer önemli karar vericilere kadar bir dizi insanın bu virüsü taşıdığını öğrendik son birkaç günde. Diğer bir ifade ile herkese eşit uzaklıkta bir virüs, hem de ekonomik dengeleri altüst eden bir türden.

Yazımıza girişi biraz mizahi yönde yaptık ama sürecin ne kadar ciddi olduğunu analiz etmek zorunda olduğumuzu da belirtmemiz gerekiyor.

Öncelikle bu en demokratik krizin başlangıç yapısı ve etkileşimi kapsamında farklılık göstererek hayatımıza girdiğini söyleyelim. Önceki ekonomik dengelerden sadece birinin, örneğin finansal piyasaların, bozulması ile ortaya çıkan krizlerin aksine önümüze çoklu özelliklerle çıkmıştır. Bunlar:

BASKILANAN FAİZ

- Krizin, finansal veya reel piyasalar ayrımı yapmadan tüm piyasalarda eşanlı olarak ortaya çıkması, kaynağını döviz darlığı ve bütçe sorunlarından alan önceki krizlerin aksine ortak nedeni aynı olan faktörden yani virüsten alması,

- Bölgesel özelliklerden bağımsız olan bir yapıda, sadece sağlık alanında değil ekonomik anlamda da bulaşıcılığının hızının en yüksek seviyede hissedilmesi,

- Sektörleri etkileme derecesi farklı olsa da, üretim zincirlerinin sıklığı nedeniyle tüm ekonomiyi en kısa zamanda derinden etkilemesi ve

- Arz ile talebin ortaklaşa başrolde olduğu tüm ülkelere ait bir kamu malı olması.

Krizin özellikleri daha da genişletilebilir ama bu analizin amacı durumun daha kötüye gitmeden alınacak ekonomik önlemleri ve politika uygulamaları da irdelemektir. 

Ekonomimiz bu krize yüzde 14’lük bir işsizlik oranı ile yakalandı. Sadece bu da değil, yaklaşık 450 milyar ABD Doları bulan bir dış borç, askeri operasyonlarında artırdığı bir bütçe açığı, baskılanan birer faiz ve enflasyon oranı, büyümenin sıfırlarda gezdiği, konkordato ve iflaslarla dolu bir ekonomi resminin varlığı ile yaşadığımız krizin üzerine gelen bir dünya krizi ile karşı karşıyayız.  

BUNLAR BİZDEKİLER... 

Sorunlar gelişmiş ülkelerde biraz daha farklı özellikler içeriyor. Japonya ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde seküler (sürekli) durgunluğun yaşanması bu krizin sadece sağlık alanında değil, ekonomide de çözümünü uzun döneme yayacak bir niteliğe sahip kılıyor. Öyle ki, ABD Merkez Bankası’nın 2008 ekonomik krizinin ateşini düşürmek için piyasaya sunduğu likiditeyi (para miktarını) şimdi birkaç katı seviyeye çıkarma planına rağmen sonuçları konusunda çok rahat olmadığını görüyoruz. Nobel ödüllü Paul Krugman ile Harvard Üniversitesi’nden Larry Summers yoğunlukla üzerinde çalıştığı ve Mahfi Eğilmez Hoca’nın da vurguladığı likidite tuzağında saklı gibi bu rahatsızlık: Likidite tuzağı para arzındaki artışların faizleri daha fazla düşüremeyeceği bir aşamayı ifade eder. Bu aşamaya gelindiğinde ekonomiye enjekte edilen likidite atıl birikim biçiminde elde tutulmaya başlanır ve dolayısıyla para arzındaki artış ekonomiyi canlandırmaya yaramaz tanımıyla karşımıza çıkıyor ve elimizde sadece maliye politikası araçlarını bırakıyor... (*)

YENİDEN YAPILANMA

2008 krizinde olduğu gibi hemen her ekonomik kriz çözümünün ilacı niteliğindeki Keynesyen ekonomik politikalar geriye kalıyor. Bunların neler olduğunu daha çok tartışacağız ama üretim zincirinin daha şimdiden kırıldığı gerçeği ile devletin üretim sürecine girmesi ve özellikle stratejik sektörlerde gerektiğinde kamulaştırma ve/veya ortaklık kanalıyla bu zinciri yeniden oluşturma rolüne soyunması belki de bunun en önemli örneğini oluşturacaktır.

Bu dünya krizi bir ortak kamu malı niteliğine çoktan büründü bile. Artık, devletin hemen hemen tüm sektörlerde aktif rol aldığı, sadece düzenleyici olarak değil, üretim ortaklığı rolünde de olduğu bir ekonomik sistemin tartışılacağı bir ortam oluşacaktır. Bununla da kalmayacak, hem siyasette hem de diğer birçok alanda yeniden yapılanmalar gündeme gelecektir. IMF benzeri bir Uluslararası Sağlık Fonu (IHF) kavramını da ortaya atacaktır kapitalist teorisyenler...

Son sözümüz ise gıda güvenliği ve tarım üzerine olacak. Marketlere saldırısı şeklinde başlayan bu sürecin en başında, tarımın ne kadar önemli olduğunu açıklamak ve anlamak konusunda sanırım enerji harcamamıza gerek kalmadı. Bundan sonra belki de çiftçinin, köylünün sadece olağanüstü zamanlarda değil de, her zaman önemini anlar ve ona göre tarım politikaları oluştururuz. 

Belki!

(*) http://www.mahfiegilmez.com/2012/12/likidite-tuzag.html


Yazarın Son Yazıları

Covid-19’un faydaları 26 Nisan 2020
Büyüdük mü yoksa? 16 Şubat 2020
Mikrop ekonomisi 2 Şubat 2020
2020’de umut var mı? 22 Aralık 2019
Beş soru, beş yanıt... 10 Kasım 2019