72. Cannes Film Festivali’nden notlar

“Kimseye bir yararı dokunmayacak bu direnişinin. Savaşın gidişatını değiştirebileceğini mi sanıyorsun sen? Ailene ve kendine zarar vermekten başka ne elde edebileceksin ki? Bırak vazgeç, inat etme!” Bir Avusturya dağ köyünde, Terrence Malick’in (1943) çok sevdiği o yüksek tepelerin bol yeşilli temiz vadilerinde çiftçilik ve hayvancılık yapan inançlı, üç çocuk babası genç Franz, bu sözleri yakınlarından, dostlarından, düşmanlarından, köyün papazından defalarca dinlemiş olmasına karşın, kendisini ve yakınlarını acı günlerin beklediğini çok iyi bilse de, köktenci direnişinden vazgeçmez.
Yayınlanma tarihi: 21 Mayıs 2019 Salı, 00:56

[Haber görseli]Hitler’e sadık kalacağına dair yemin etmeyi kabul etmez. Hain ilan edilir, aşağılanır, hapse girer, işkence görür... Sonuçta, Berlin askeri mahkemesi idamına karar verir ama yine önüne sürülen belgeyi, kellesini son anda kurtarmak için bile imzalamaz. Mahkemenin, anlayışlı gibi gözüken başkanı subay da (üç ay önce ölen Bruno Ganz’ın son rolü) dener Franz’ı caydırmayı. “İnanmadığım şeyi yapamam. Haksız yere acı çekmek, haksızlık yapmaktan daha iyidir” yanıtını alır. Franz’ın direniş adına kendini feda etmesinde metafizik bir boyut vardır.

Terrence Malick’in o ağdalı estetizminden, dinsel inançlarla beslenen tutucu felsefesinden yaka silkenler bile, Altın Palmiye için yarışan “A Hidden Life”ın el attığı konunun, Amerikalı yönetmen için biçilmiş kaftan olduğu, en azından içerikle biçim arasında anlamlı bir uyum ve tutarlılık yakalamasına olanak tanıdığı saptamasında birleşiyorlar. Gerçek bir olaydan esinlenen Terrence Malick, Avusturyalı vicdani retçi Franz Jägerstätter’in (1907-1943), İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadıklarını, geniş mercekli kamerasıyla uzun uzun anlatıyor. Bir yanda doğanın güzelliğini yüceltiyor yine; ulu ağaçların yüksek tepelerinde yuva kurarak ulvi özgürlüğe kanat açma düşünü tazeliyor. Öte yanda, insan doğasının katıksız direniş gücündeki asil tavra, inanmışlığın tinsel (manevi) gözlükleri gerisinden bakıyor. Zaten her zaman taktığı bu gözlüklere, bu kez, “yine aynı zorlama ya da saplantı” diyemeyiz. Hitler’in Avusturya’yı ilhak etmesine rıza göstermeyen gerçek retçi Franz Jägerstätter’in idam edilerek “şehit” düşmesi nedeniyle, 2007 yılında papa tarafından azizlik mertebesine yükseltildiğini de öğrenince, Terrence Malick’in bu filme neden bu kadar içtenlikle sahip çıktığını anlamak kolaylaşıyor.

Ancak, temelde ne demek istediği ve bunu nasıl anlattığı konularında ciddi polemiklere yol açacak bir film “A Hidden Life”. Genelde faşizme, özelde de nazizme karşı bir film ama biçimindeki ağdalı estetizmle, içeriğindeki tutucu Katolik felsefese, elitist bakış açısı konusunda kuşkular doğuruyor. Ve yine, her büyük Amerikan yapımında olduğu gibi, Avusturyalı köylülerle Hitler ordusunun subayları İngilizceyi çok rahat konuşuyorlar... Ancak, sadece büyük yapımların kötü alışkanlığından kaynaklanan bir çelişki değil bu. Çünkü, Almanca film boyunca sık sık duyuluyor ama altyazı yok! Sanki kuş dili Almanca, yırtıcı kuşların dili! Genellikle köylüler ve askerler Almanca konuşuyorlar ve söylediklerinin düşmanca, küfür dolu aşağılayıcı sert sözler olduğundan kuşku duymuyoruz... Bu konudaki en iyi niyetli yorum, kararlılığından ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyeceği kesin olan Franz karakterinin, kendisini suçlayan kötü sözleri zaten önemsemediği için hiç kulak vermediğini açıklaması olabilir. Ancak, İngilizceyi elitist dil olarak gören Terrence Malick’in, Almancayı küçümsediği; hatta, nazizmin dili olarak gördüğü için altyazıya gerek görmediğini düşünenler de var...

“Adı bilinmeyen, bugün mezarlarını kimsenin ziyaret etmediği, Franz Jägerstätter gibi direnişçi ruhlar olmasaydı, bugün daha kötü bir dünyada yaşıyor olurduk...” sözleriyle biten üç saatlik “A Hidden Life”, üzerinde tartışılması gereken konusuyla çok önemli; Terrence Malick’e ikinci kez Altın Palmiye kazandırması zor gözükse de, ödül listesinde yer almasını sağlayabilecek özgünlükte bir film.

A+ A-