İstanbul’a can veren müzik festivali

.

25 Haziran 2019 Salı, 17:34

Yuja Wang

1- İstanbul Müzik Festivali’ni yakından izliyorum. Dünyanın başka ülkelerinde büyük paralar vererek dinleyebileceğimiz müzisyenler yanı başımıza geliyor. İKSV’nin zorunlu olarak siyasal İslamcı bakanlarla, belediyeyle iyi geçinmek zorunda olması can sıkıcı kuşkusuz. Dirençle devam ediyorlar kente lezzet katmaya. Onur konuğuna ödül verilmesini önemsiyorum. Bu yıl Rengim Gökmen aldı. Hocayla dostluğumuz var. Ödülü alan sanatçı dışındaki teşekkürler yoruyor. Bülent Eczacıbaşı her yıl aynı sözleri yineliyor, haklı. Aileden kalan geleneği sürdürüyor inatla, başarıyla. Aydın Gün Teşvik Ödülü’nü alan Can Çakmur, “Sahnede olup piyano çalmadığım nadir zamanlardan biri” diye başladı söze. Sıcak, içten seslenişti. Keşke ilk konser onun olsaydı. Bu arada, ülkenin en büyük piyanisti olma tekelinin kırılacağına dair umudum güçlendi.

2- Rengim Gökmen’in konuşması dokunaklıydı. Bir yandan vefa örneği sergilerken, öte taraftan Cumhuriyetin nasıl erdemli, değerli sanatçılar yetiştirdiğini anımsattı hepimize. Ahmet Adnan Saygun’dan söz ettiği sırada izleyenlerin tümü sanırım benzer duyguya kapıldı. Festivalde sıkça dinleyeceğimiz Şostakoviç’in “Tarihe Tanıklığım” kitabından şu sözleri öteden beri aklımda: “Sanatçı, milyonlarca insana tek bir insanın ruhunda neler olup bittiğini gösterebildiği gibi, tek bir insana tüm insanlığın ruhunun neyle dolduğunu da anlatabilir. Sanat için her ikisi de eşdeğerdir.”

Elde olmadan Hüseyin Sermet’in utandıran sözleri geldi aklıma. Bazen insan yaşarken nasıl ölüyor, onu görüyoruz. Gitsin bakalım, saray bestesi yapsın da görelim kim dinleyecek onu! Saray deyince, bu konuda sınav verecek çok sanatçımız olması düşündürücü!

3- Bizim ülkede sahiden “sanat çevresi” denen düşünsel inceliğe sahip bir kitle var mı, emin değilim. Daha çok zengin ailelerin, zaman zaman gösteri halini alan varlığı öne çıkıyor. Bunu aşan genç ilgisi dikkat çekici gerçi! Seviniyorum. Cumhuriyet; klasik müziği, baleyi, operayı halkla buluşturmayı başarmıştı. İKSV içinden geçtiğimiz süreçte tüm etkinlikleriyle, bir anlamda devletin görevini de yükleniyor. Özellikle kente yayılan yeni mekânlar, kitlesel katılım açısından önemli. Cumhuriyetin bir diğer önemli kurumu İş Bankası’nın salonu değerli rol üstlendi yine. Başarılı kış programı ardından, haziranda İKSV ile birlikte dünya yıldızlarını ağırlamaya devam ediyor. Festivalin Kadıköy’e taşmış olması, ki hâlâ çok eksik, önem taşıyor. Süreyya Operası müthiş ortamıyla, dinleme zevki sunuyor. Elbette koca kentte sınırlı olanaklar içinde kıvranmamız acıklı.

AKM’nin yıkıntısı önünde her gün yüreğim sızlar.

4- Festival Tekfen Filarmoni ile açıldı. Şef Aziz Shokhakimov ilgi çekici genç adam. Elde olmadan kuşku ile yaklaştım. Şeflerin giderek dansa dönen hareketleri ilgiyi dağıtır gibi. Genç piyanist Seong-Jin Cho etkileyiciydi doğrusu. Şunu görüyorum, dünyanın her yerinde olağanüstü seviyede çalgıcılar var. Önemli olan popstar duygusuna kapılmadan kendi tınını bulmak. Nitekim Lüksemburg Filarmoni Orkestrası ile çalan piyanist Yuja Wang özgün örneklerden biri. Giyimi, tavrı ile aykırı genç kadın. Sahneye şortla, dikkat çekici dekolte ile çıktı. Seyirciyi hayretle irkiltti. Bu tür kafa tutuşları seviyorum doğrusu. İş, Şostakoviç çalmaya gelince nasıl bir duyuşla karşılaştığımızı anlıyoruz. Şostakoviç müziği; çalan için de, dinleyenler için de sınav niteliği taşıyor. Yazık ki konser dinleyicisinin bir kısmı hâlâ eser sürelerini bilmiyor. Yerli yersiz alkış, öksürükler büyük sanatçıları etkiliyor.

 

Rengim Gökmen

5- Yaş ilerledikçe her sanat alanında yalın, rafine olanı seçiyor insan. Nasıl edebiyatta söz kalabalığına kapılmıyorsak, müzikte de o sade olana yöneliyoruz. Aklımda Tahsin Yücel’in “Ömrümü süsten püsten arınmaya verdim” sözü var. “Faust, Queyras, Melnikov” üçlüsünün Beethoven yorumu tam anlamıyla bunu sağladı. Festivalde pek çok başarılı virtüöze denk geliyoruz, ancak hemen hepsi dinleyici tavlamak için araya bir numara sıkıştırıyor. Ben bunca sade ve içe işleyen bir çello yorumu uzun zamandır dinlememiştim. Queyras büyüsü diye bir tarif olmalı. Faust’un mükemmel tınısı, artık bilgeleşmiş Melnikov dokunuşları Beethoven’i bize müthiş taşıdı. Onlar sahnede birlikte soluk alıp verirken, biz de bir süre sonra kapıldık. Evde kayıtlarını bulup dinliyorum. Uzun süre etkisinde kaldım.

6- Yine Tekfen Filarmoni Danıel Müller-Schott ile sahnedeydi. Parantez açıp, büyük şirketlerin müziğe yatırımını alkışlamam gerekiyor. İçinden geçtiğimiz berbat liberal süreçte, yazık ki kentlere, kasabalara orkestra hayali kuramıyoruz. Son derece değerli müzisyenlerimiz rock, pop, hatta arabesk yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Devletin düşmanlığı sürdükçe özel sektöre daha çok iş düşecek sanatçılar için. Daniel Müller-Schott’u daha önce dinlemiş, hayranlık duymuştum. İki gün üst üste görkemli çellist izlemek karşılaştırma olanağı da sunuyor dinleyene. Üslup nedir iyice anlıyorsunuz. Yine Şostakoviç vardı ve elbette sanatçıya zengin olanaklar sunuyordu, Müller- Scott bestecinin sınırlarını zorlayarak muazzam bir gezinti yaptı.

7- Müzik eleştirmeni değilim, meraklısıyım. Dünyanın neresine gidersem, elimde avucumda olanı müzik için harcıyorum. Dünyayı katlanılır kılmak, anlamak için müthiş olanak sunuyor müzik. Şiir, felsefe, genel anlamıyla edebiyat peşinde olmayan birinin, dinlediğinden herhangi bir anlam çıkaracağını sanmıyorum. Yaşamın her alanında olduğu gibi, garip güruh içinde kıvranıyoruz. Büyük başarı kazanan sanatçılarımızın, siyasal olaylarda yalpalaması acıklı! Dünyada öne çıkan besteciler, çalgıcılar direnç gösterenler. Müziğe düşünsel derinlik katmazsanız yitip gidersiniz bir zaman sonra. Bilge Şostakoviç’e sıkça başvurmam bundan: “Besteci, dinleyicisiyle bağlantı kurmanın yollarını aramalıdır. Bu onun sanatsal ve ahlaki görevidir. Kimse tarafından dinlenmeyen bir bestecinin eseri bütünüyle anlamsızdır. Bir de sorunun diğer yönü var. Sanattaki erişebilirlik sorunsalı, sanatı yozlaştırıp karşıtına dönüştürme riskini de taşımaktadır. Strauss’un valsleri, Liszt’in rapsodileri ya da Çaykovski’nin senfonileri anlaşılabilir eserlerdir, ama dinlemesi utanç verici, kaba pop şarkıları da öyle değil midir? İlkinde, sanat değeri yüksek bir müzikten, ikincisinde, ilkellikten, müziğin bedeninde çıkmış hastalıklı bir sivilceden söz ediyoruz. Sanatsal ölçütlerimizi asla aşağı çekmememiz gerekir. Tersi durumda, sanat bir eğlence, boş ve anlamsız oyalanma etkinliği düzeyine inecektir. Her türden sesin bombardımanı altında yaşayan günümüz toplumu böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadır. İkinci sınıf pop müziğin ‘büyük dalga’ları, büyük müziğin dayanaklarını sarsmakta, onları un ufak edip ortadan kaldırmakla tehdit etmektedir.”

Pazar Dergi