Köşe Yazısı

A+ A-

Bu yapılan cinayet

Paylaş
instela'da paylaş
05 Mart 2014 Çarşamba

►Son 11 yılda 2 bin insanın cezaevlerinde öldüğünü belirten Hilmioğlu, “Bu aslında taammüden cinayettir” diyor. Adli Tıp Raporu olan bütün hasta tutukluların otomatik olarak tahliye edilmesi gerektiğini söyleyen Hilmioğlu, “Bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta” dedi.

‘Hayatımın üçte birini yediler’ 
Doktorlar sayınca 5-6 farklı sağlık sorunum, rahatsızlığım olduğunu söylüyorlar. Ama bütün bu rahatsızlıkların esas kaynağı adaletsizliktir. Cezaevine girmeden ‘Türkiye’nin sorunlarını say’ deseler, 1’den 10’a kadar ‘eğitim’ derdim. Ama şimdi birden ona kadar ‘adalet’ diyorum. Bu ülkede insanca yaşayabilmenin temeli adalet. Tutuklandığımda 55 yaşındaydım. Türkiye’de ortalama insan ömrü 70’tir. Yani hayatımın kalan 15 yılının 5’ini yediler. Hayatımın üçte birini elimden aldılar. (Fotoğraflar: NECATİ SAVAŞ)  

Giderek kötüleşen sağlık durumu nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilen Ergenekon tutuklusu eski İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu yaklaşık 10 gündür Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde tedavi görüyor. Hilmioğlu ile hastanenin 6. katındaki odasında, doktorların muayenesi ile her gün yapmak zorunda olduğu fizik tedavi programı arasında görüşme fırsatı yakaladık.
Tedavi dışındaki zamanlarını gazete ve kitap okuyarak geçiren Hilmioğlu’nun en duyarlı olduğu konu, içerideki hasta tutuklu ve hükümlüler. 5 yıla yaklaşan tutukluluk deneyiminden yola çıkarak bazı tespit ve önerilerde bulunuyor:
‘2 bin kişi öldü...’
Cezaevlerindeki hasta tutuklulara yapılan muamele aslında taammüden cinayettir. Bakın son 11 yılda 2 bin küsur kişi cezaevlerinde ölmüş. Bu mesele artık Türkiye’nin önemli bir sağlık sorunu haline gelmiş. Meselenin bu kadar kronikleşmesinin iki boyutu var:
1. Üniversite hastanelerinin raporları Adli Tıp Kurumu tarafından dikkate alınmıyor. Ben üç kez heyet raporu götürdüm. Daha Ağustos 2009’daki ilk raporda “Tutukluluğun devamı halinde kesin tehlike teşkil eder” diyordu.
Adli Tıp 3. İhtisas Dairesi’nin bu rapora karşı yazdığı rapor, “Görüntüleme bulguları ileri evre karaciğer hastalığını düşündürtmekte” demesine rağmen “Cezaevine gitsin” sonucuyla bitiyordu. Aynı yıl ikinci raporu, 2011’de üçüncü raporu aldık Cerrahpaşa’dan. Sonuç değişmedi. Bir devlet kendi üniversitesinin hastanesinin heyet raporuna nasıl güvenmez?
2. Bu kadar taraflı olan Adli Tıp Kurumu’nun bile “cezaevinde kalamaz” dediği isimler var. O vahim raporlara rağmen mahkemeler o hastaları tahliye etmiyor.
Şüpheden ‘hasta’ yararlanmalı
Yapılması gereken şu: Öncelikle Adli Tıp raporu olan her tutuklu otomatik tahliye edilmeli. Hatta Adli Tıp Kurumu raporundaki heyette tek hekim bile “Bu kişi içeride duramaz” dese, o görüş tutuklu hastanın lehine kullanılmalıdır. Şüpheden hasta tutuklu yararlanmalıdır. Ayrıca üniversite hastanelerinden alınan raporlar da yine otomatik tahliye getirmelidir.
Hâkimin vicdani kanaati ‘sıfırlanmalı’
Mahkemenin yeni bir değerlendirme yaparak farklı kanaatte bulunma yetkisi olmamalı. Hâkimlerin vicdani kanaat kullanma yetkisi alabildiğince sınırlanmalı. Hatta sıfırlanmalı. Hâkimler kararlarını sadece ve sadece yazılı hukuk kuralları çerçevesinde vermeli. Belki garip gelebilir. Ama bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta.
 ‘Hastaysa Hizbullahçı da çıkmalı’ 
Adli Tıp rapor veriyor. Mahkeme “Tamam da bu adam tehlikeli” diyor. Bu ne demek ya? İşte orada vicdani kanaat kullanamazsın kardeşim. PKK olsun, Hizbullah olsun, ocu olsun bucu olsun, kim olursa olsun. “İçeri düşen de insandır” diye bakacaksın. Suçu ya da hakkındaki iddia ne olursa olsun cezaevine giren adamın yaşam hakkı devletin güvencesi altında olmak zorundadır. 
‘Hekimler korkuyor’ 
Beş yıl içinde sanırım 5 ya da 6 farklı sağlık kurumuna gitmek durumunda kaldım. Adli Tıp da dahil oralarda gördüğüm manzara şu: Meslektaşlarım korku içinde. Sindirilmişler. Mesleklerini özgürce icra edemiyorlar. İsmini vermeyeceğim bir hastanede doktordan konsültasyon için sevk istedim. “Hocam beni sürerler. 2 çocuğum var, ne yaparım?” diye dert yandı ve reddetti. Söylemelerine de gerek yok; gözlerinden, mimiklerinden bu korku okunuyor. 
Bunun başlangıcı Prof. Mehmet Haberal ile ilgili rapor düzenleyen İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü profesörlerinin tutuklanması olayıdır. O bir kırılma noktasıydı. Ondan sonra bazı hekimler sürülmekten veya açığa alınmaktan korkar hale geldiler. 
Gazeteciler davalar boyunca meslektaşlarına sahip çıktı. 
Ancak sağlık durumum nedeniyle kamuoyunun gösterdiği genel hassasiyet dışında, ben içinden çıktığım iki büyük camiadan yeterli desteği görmediğime inanıyorum. 
Birincisi tıp camiası. İkincisi akademisyenler.

‘Niyet olsa bir Dakikada bırakırlar’
Profesör Hilmioğlu’yla görüşmemizde, hükümetcemaat kavgası ve bu çerçevede Başbakan ve kurmaylarının Balyoz ve Ergenekon davalarına yönelik “kumpas kuruldu” açıklamalarını ve o davalarda yargılanan isimlerin nasıl özgürlüklerine kavuşabileceğini de konuştuk: 
Ergenekon ve Balyoz konusunda hükümet başından beri siyasi davranıyor. Niyet olsa bir dakikada çıkarırlardı bizi. Hâlâ da içeridekileri çıkarabilirler. Madem davaların kumpas olduğuna inanıyorlar, çözümü çok basit. Bir cümlelik kanun değişikliği yeter. Tutukluluk süresi 2 artı 1 yıldır dersiniz olur biter. Ya da özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından sonraki tüm kararlarını geçersiz sayacak bir yasal düzenleme yapılabilirdi. Bu sadece Ergenekon’u değil Balyoz’u da çözer. 
‘17 Aralık değiştirebilir’ 
17 Aralık soruşturması ve sonrasındaki kavga olmasa büyük ihtimalle bu davalarda hiçbir değişiklik olmayacaktı. Ergenekon’dakiler için Balyoz’daki süreç neyse aynen o yaşanacaktı. Hukuksuzluk değişmeyecekti. Ancak 17 Aralık sonrası dengelere bakınca şimdi ‘değişebilir’ diyorum. Tabii siyasi niyet önemli. Madem ortada kumpas var. Bu kumpas sonucu oluşan mahkemelerin verdiği kararlar meşruiyetini kaybetmiş demektir. Ve doğal olarak bu kumpasa neden olan insanlarla ilgili bir hukuki sürecin de başlaması toplumun her kesiminin doğal talebidir. Hukuk devleti olmanın da gereğidir. Ama hükümet ne içeridekileri çıkarıyor ne de kumpası yapanları ortaya çıkarıyor. O zaman doğal olarak insanlar samimiyet sorgulaması yapıyor. 
‘10 yıl süren darbe olur mu?’ 
Ergenekon iddianamesinin özü ‘askeri darbe teşebbüsü’ iddiasıdır. İddianame ve mütalaada 2003-2004 yılları arasında darbe teşebbüsü olduğu söylenmesine rağmen bu davada 10 yıllık bir zaman süreci sorgulandı. 2009 yılındaki meseleler bile dava konusu. Siz hiç 10 yıl süren ‘darbe teşebbüsü’ gördünüz mü? En fazla 1 gün, 1 hafta hadi bilemedin 1 ay olur. İnsanın aklıyla alay ediyorlar. 
‘Kolumuz kanadımız kırık’ 
Hilmioğlu ailesi beş yıl içinde çok büyük acılar yaşadı. Bunların en üzücüsü 2012 yılında küçük oğulları Emir’i kaybetmek oldu. Ne Fatih Hoca ne de eşi Nurhan Hilmioğlu bu kayıp üzerine konuşmak istiyor. Prof. Hilmioğlu sadece şu kadarını söylemekle yetiniyor: 
Bizi asıl çökerten evladımızı kaybetmek oldu. O varken, ‘Nasılsa bu günler geçecek’ diye teselli buluyorduk. Onu kaybedince hayat çok zor hale geldi. Ailecek kolumuz, kanadımız kırık. Emir’in acısının tarifi mümkün değil. Allah kimseye yaşatmasın. Aile olarak gerçekten çok zor günler yaşadık, yaşıyoruz. Ne yapacağız ki? Birbirimize destek olarak, acımızı da içimizde yaşatarak devam edeceğiz. Benim için özgürlük eşimin ve hayatta kalan diğer oğlumuz Arman’ın yanında olmak demek artık... 
Cezaevinden Batı’ya ‘Atatürk’ fırçası 
Prof. Hilmioğlu’nun da aralarında bulunduğu Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarından tutuklu bulunan akademisyenlerin özgürlüklerine kavuşması için Avrupa ve ABD’de kampanya başlatılmıştı. Bu çerçevede Nobel ödüllü akademisyenlerin de aralarında bulunduğu Amerikalı ve Alman bilim insanları Hilmioğlu’nu Silivri’de ziyaret etmişti. Hilmioğlu o ziyarette Batı’ya verdiği mesajları da ilk kez açıkladı: Silivri’de üç buçuk saat görüştüğümde hiç lafımı esirgemeden şunları söyledim: “Biz aydınların burada bulunmamızın sorumlusu sizlersiniz. Avrupa ve Amerikalıların temel sorunu, 50 yıldır Atatürkçü düşüncenin önemini anlayacak devlet adamı yetiştirmemiş olmaktır. Atatürkçü düşüncenin sadece Türkiye veya bölgemizde değil tüm dünyada barış için en önemli yol olduğunu göremediniz. Laikliğin bu dünyaya barış ve huzur getirecek en önemli unsur olduğunu, bunun da Atatürk’ün devrimlerinin omurgası olduğunu göremediniz. 10 yıl boyunca demokrasi adına bu iktidarı desteklediniz ve sonunda bir diktatör yarattınız. Ne kadar övünseniz azdır kendinizle!"