Bugün epeydir düşündüğüm bir konuyu tüm açıklığıyla anlatmaya çalışacağım. Sosyalistlerin, komünistlerin (yani dünyada daha adil ve eşitlikçi bir düzenin var olabileceğine inananların) dinle ilişkisine. Çünkü bu ülkede yıllarca sosyalistler ve komünistler dinsiz olmakla suçlandı. Ve bu suçlama, öylesine egemendiler ki, sosyalistlerin ve komünistlerin “hayır biz dinsiz değiliz” demekten canları çıktı. Neyse ki, İslami referans alan bir siyasi parti iktidara geldi ve ilk kez din ve din adına var olan kurumlar tartışılabiliyor.
Öncelikle söylemeliyim, Cumhuriyeti kuran kadrolar, tarikatlar ve dergâhların ülke içinde illegal bir ortama çekilip örgütlenebileceğini gördükleri için din işlerine bilginin yol gösterebilmesi için bir din kurumu olan Diyanet İşleri’ni kurdular. Bu kurum, çalışanların vergileriyle beslendi ve nihayet İslami referans alan bir iktidarın sayesinde gerçekten ülkeyi her anlamda ortaçağa çeken bir kurum haline geldi. Diyanet’in bütçesi eğitim dahil, üç bakanlıktan daha fazla. Binlerce kişi ne yaptığını bilmediğimiz işlerde çalışıyor ve başkan dahil Diyanet’ten beslenenler kadınlar, çocuklar hakkında alabildiğine ahlaksız fetvalarda bulunuyorlar. Öyleyse sosyalistlerin ve komünistlerin artık bize dinsiz diyecekler korkusunu bir yana bırakıp açık açık bu kurumu teşhir etmelerinin zamanı gelmiştir.
Okulların İslami referanslarla doldurulduğu, çocukların bilmedikleri Arapçayla Kuran hatmettikleri bir ülkede artık sosyalistler ve komünistler, bazı korkularını atıp bu durumla yüzleşmek zorundalar.
Açıkça söylemek istiyorum, adamlar baş kesiyor, kadınlara tecavüz ediyor; vakıflarda, sokaklarda çocuk tacizi at koşturuyor ve bazıları “bu gerçek İslam değil” diyor. Öyle mi? O zaman gerçek İslam ne? Kuran’ı okuyunuz, üç sayfada bir bel altı ayetler ve cihat çağrısıyla dolu. Gerçek İslam ne? Hıristiyan dünyası kendi rönesansını yapmış olarak kabul edilir. Artık dünya öyle bir bilgi bombardımanına tutuldu ki, Vatikan sürekli çocuk tacizcisi rahipler nedeniyle tazminat parası ödemekten bıktı. Dinden kaçan kaçana, bu nedenle Papa, “Evet Adem ve Havva değil, evrimden geliyoruz” diye fetva verdi. O zaman en son geldiği için en dünyevi din kabul edilen İslam, neden kendi Rönesansı’nı yapamıyor? Neden camilerin kapılarında kırmızı yazılar geçiyor: “Kurban kesip kanını alnınıza sürerseniz bütün günahlarınızdan bağışlanırsınız?” Yani ister çocukları taciz edin, ister yetim hakkı yiyin, bir kurban ve alnınıza sürdüğünüz bir damla kanla, Tanrı’yı ve meleklerini aldatabilirsiniz. Açıkçası bu. Nerede bu farklı İslam?
Unutmadık, Üsküdar Belediyesi Kâbe’nin bir örneğini Üsküdar Meydanı’na yaptırdı ve yemin billah insanlar evde bulduğu çarşafa sarılıp maket Kâbe’nin etrafında dönmeye başladılar. Arkadaş bu mu din? Vay bi de bize dinsiz diyorsunuz? Bu arada şu şeytan taşlama işine de bir girelim. Kâbe’de paketler halinde taş satılıyor ve insanlar şeytanı taşlıyorlar, attıkları her taş Kâbe’nin altındaki bir yerde yeniden paketleniyor. Hay sizin şeytan taşlamanıza. Cenneti satanların para kazandığı bir ülkede elbette, dini eleştirmek en zor işlerden biri. Ama artık bir yerlerden başlamalı.
Bu konu oldukça netameli bir konu, ben de biliyorum ama Dev-Genç’in efsane lideri Bülent Uluer’in cenaze töreniyle ilgili görselleri görünce yazmadan edemedim. Yıllarca “Din bir afyondur!” diye haykıran kalabalığın, bir hocanın arkasında el açıp dua ettiklerini görünce biraz değil epey canım sıkıldı. Alırsın cenazeni, gidersin daha geniş, binlerce kişinin arabaların arasından geçmeye çalışmadığı bir mezarlıkta, cenazeni marşlarla, şiirlerle toprağa verirsin. Ve kim nereden getirirse getirsin, farklı coğrafyalardan gelmiş toprakları tek tek mezara atarsın, çünkü sosyalistler sınır ve kural tanımazlar, bu böyle biline ve artık böyle yol alına. Bazı cenazeler ailelerin değil, onun yoldaşlarınındır.
Din ve sosyalistler!
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!
Boykotun sessiz çığlığı
Plastik mermi, cop, tazyikli su ve bitmeyen tutuklamalar