Ülkemizin Tarım Bakanlığı son günlerde bir telaş içinde.
Tadı bozuk bir telaş hem de. İnanılmaz derecede güçlü vurgular var mesajlarda.
Görseller harika.
Ülkenin neredeyse tümü yeşillikler içinde ve hatta mutlu ve umutlu çiftçiler doluşmuş her yere.
Çiftçinin emeği diye başlıyor bakanımız.
Yanlış duymadınız, temel vurgu emek. Üretim diyor arkasından. Tarımsal bağımsızlık ile süslüyor içeriği.
Harika değil mi?
Gören de ülkedeki çiftçilerin ve hayvancılıkla uğraşanların bire bir takibi yapılıyor, hükümet her biriyle ayrı ayrı ilgileniyor ve onların emeğine en üst düzeyde saygı duyuyor sanır. Sadece saygıyla da kalmıyor, onların emeğinin karşılığı en yüksek değerle karşılık buluyor resmi çiziliyor.
Bitmedi daha.
Tarımsal bağımsızlığı yerli üretim vurgusu ile süslüyor kendileri. Çiftçinin emeğini korumanın verimlilikle ilişkisini kurarak “Tarımda tam bağımsız Türkiye” sloganı ile Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesini hatırlatan bir sahne yaratıyor.
Tam bağımsız Türkiye...
Katı devrimci söylem de olsa kullanmakta fayda görüyor kendine göre?
Ardından su kullanımı ve yönetimine renkli sunumlarla değiniyor.
Sulama yatırımlarının gıda güvenliği ile bağlantısını nedensellik modelleri kapsamında sanki akademik olarak kurup sunuyor. Daha da ileri gidip su güvenliğini yeni keşfedilmiş bir ekonomik paradigma gibi veriyor bize.
“Tarım için su gereklidir” keşfini yapıyor.
Hangi ürüne ne kadar su harcandığı, suyun fiyatlaması, kaçak kullanım, tarımsal verimlilik, iklim politikaları ve bölgesel üretim planlaması konuları gibi daha zor başlıklar genelde söylemin dışında kalıyor.
Sadece klasik tarım değil.
Süs bitkileri, sera üretimi, biyolojik çeşitlilik (bu önemli!), gen bankaları, ihracat potansiyeli gibi yüksek katma değerli alanlar da sunuma parça parça ayrıca ekleniyor.
2 milyar adet süs bitkisi üretimi, yaklaşık 140 milyon dolarlık gelir ve Avrupa ile rekabet başlıklarını veriyor bize.
Söylem dili cennetlik...
Dil pozitif, üretim merkezli, “bereket, emek, toprak” metaforlarını kullanan, pozitif çatışmadan uzak, daha çok kurumsal ve moral yükseltici bir çizgide ilerliyor.
İlkokul Ayşegül kitapları serisinde ve hayat bilgisi derslerinde olduğu gibi görünüm mevcut.
Burada dikkat çekici olan nokta şu: Yaza girerken sürekli “bereket”, “tarımsal bağımsızlık”, “su güvenliği”, “sürdürülebilirlik”, “iklim direnci” söylemleri öne çıkarılırken eski adıyla taban fiyat, yeni adıyla referans fiyat konusunda belirgin bir sessizlik mevcut.
Oysa üretici açısından asıl soru çok basit: “Bu maliyetle üretmeye devam edebilir miyim?”
Çünkü ilgili söylemler ne kadar stratejik görünürse görünsün, çiftçinin kısa vadeli davranışını belirleyen etkenler mazot, gübre, yem, elektrik, işçilik ve en önemlisi de alım/referans fiyatıdır.
Kamusal dil giderek daha soyut bir düzleme taşınıyor. Böylece tarım ekonomisinin temel gerilimlerinden biri olan fiyat belirsizliği, daha üst ölçekli stratejik anlatıların içinde görünmezleşmeye başlıyor.
Yüksek gıda enflasyonu yaşayan ekonomilerde bu tür söylem değişimleri ayrıca önemlidir. Çünkü piyasa aktörleri ve tüketiciler çoğu zaman yalnızca verilerle beraber, resmi dildeki ton değişimine de tepki verir. Yaz aylarına yaklaşırken yoğunlaşan risk, kaynak, arz ve sürdürülebilirlik eksenli mesajlar, teknik politika iletişiminin ötesinde, yaklaşan maliyet baskılarının toplumsal zemininin hazırlanması olarak da okunabilir.
Böyle oldukça da temel gerçekler, akademik seminer diliyle yeniden paketlenmiş oluyor.
Ancak üreticinin ekonomik gerçekliği kavramsal söylemler üzerinden işlemez. Çiftçi sonuçta “stratejik sürdürülebilirlik”ten öte gelir beklentisini satın alır. Mutfaktaki ekonomi de kavramsal çalışmaz. Vatandaş sonuçta renkli söylemlere değil, pahalıya aldığı ürüne bakar.
Ve bütün stratejik anlatılar, sonunda market rafındaki etiketle karşı karşıya gelir.