Bugün İzmir ilinin Çiğli-Menemen ilçeleri arasında bulunan “Leukai” (okunuşu Lefke) ören yeri bundan 2150 yıl önce olağan üstü anlamı olan siyasal olayların yaşandığı bir yerdir.
İzmir körfezinin kuzey ucuna yakındır.
Yunanca “Luekai” adı ‘beyaz yerler’ anlamına gelir.

(Leukai ve Gediz/Hermos deltası)
Bu nedenle buraya ‘Beyaz adalar’ denmesi boşuna değildir; “Leukai, yalnızca bir yer adı değil; güneş altında beyaza kesen tuzların, sığ suların ve açık renkli toprağın verdiği bir görüntünün tanımı olmalıdır.
Bugün, Menemen ilçesine bağlı Sasalı köyü ile Çiğli’ye bağlı Tuzla/Kuş Cenneti arasındaki delta kıyısında olan bu yöre, Gediz/Hermos ırmağının denizi doldurduğu yerlerdir.
“Leukai bugün karanın parçasıdır; ama bir zamanlar suyla çevriliydi—tıpkı onun kaderi gibi, su da zamanla yer değiştirmiştir.
Sulak bir alanda bulunan üç adanın Leukai’nin bulunduğu yer olması kuvvetle muhtemeldir.

(Leukai çevresinde flamingolar)
Bugün ise aynı deltada flamingoların, pelikanların ve sayısız kuşun barındığı bir kuş cenneti uzanır.
Bunların içinde “yalı çapkını” İzmir’in simgesi sayılır.
Bu kıyılar, kuşların sessiz kanat seslerinin yurdudur.

(İzmir’in Yalı Çapkını)
***
Leukai, İ.Ö. 4. yüzyılda yalnızca bir kıyı yerleşimi değil, doğudan gelip Anadolu’yu 200 yıl bir sömürge olarak kullanmış Perslerin/İranlıların egemenliği gölgesinde şekillenmiş bir askerî eşik olmalıdır.
Kuruluşu ile ilgili Leukai’yi Persli/İranlı bir soylu olan Takhos’a bağlayan anlatı, tarihsel gerçeklikten çok, birbirine karışmış bir anılar katmanının ürünüdür.
Antik yazarlardan, uzun süre Nysa’da (Sultanhisar-Aydın) yaşamış olan Amasyalı coğrafyacı Strabon Leukai’yi anlatırken Takhos’tan söz etmez (IXV.1).
Sicilyalı Diodoros ise Takhos’u anar ancak Leukai ile ilişkilendirmez. Takhos Mısırlı bir komutandır. (Diodorus. Bibliotheca Historica. Kitap: XV. 90–93)
Bu nedenle Leukai’nin Persli Takhos tarafından kurulduğu yönündeki anlatı, klasik kaynaklarla doğrulanmaz.

(Leukai sikkesi)
Bu nedenle Leukai’yi kimin kurduğu bilinmez ancak İzmir Körfezinin ağzındaki konumundan dolayı kent farklı güçlerin sahip olmak için yarıştığı bir kıyı yerleşimidir.
Son zamanlarda yapılan arkeolojik kazılarda, aynı ovada, Leukai’ye yakın Seyrek köyünde Erken Tunç Çağı’na (İ.Ö. 3000-2000) ait bir çocuk mezarı ile antik dönemde tahrip edilmiş kaya mezarları bulundu. Bu bulgulardan bölgenin tarihinin binlerce yıl geriye gittiği anlaşılır. (hhtps:// ww.egedesonsoz.com/İzmirde-antik-dönem-izleri-5-bin- yillik-sir-aciga-çıkti).

(Yeni Seyrek köyü buluntuları)
Anadolu’da güç dengeleri değişip, Makedonyalı Büyük İskender Persleri Anadolu’dan kovunca (İ.Ö.334-333) Leukai, hemen kuzeyinde bir Aiol kenti olan Kyme (Nemrut Körfezi-Aliağa) ve İzmir Körfezinin güney kıyısındaki bir İon kenti olan Klazomenai (Urla) arasında paylaşılmaya uğraşıldı.
Aioller ve İonlar karşıdaki Yunanistan yarımadasından Anadolu kıyılarına göç etmiş, farklı lehçeler konuşan farklı Helen/Yunan boylarıydı.
Leukai, bu küçük ama stratejik yerleşim için yapılan mücadelede hangisinin eline geçecekti.
Kıran kırana savaşacaklar mıydı iki kardeş boy!
Yoksa kurnazlık mı girecekti devreye!

(Leukai, Klazomenai ve Pergamon krallığı döneminde İzmir ve çevresindeki bazı antik kentler.ST.)
***
Antik kaynaklar bu çekişmeyi bir söylenceye bağlar.
Strabon’un aktardığına göre, Aiolia’daki Kyme ile İonia’nın güçlü kenti Klazomenai arasında çıkan anlaşmazlık, Delphi’deki Apollon kehanetine taşındı.
Delphi, Kuzey Batı Yunanistan’da, sarp dağlar içinde bulunan, antik çağda Akdeniz-Ege dünyasının en kutsal yeriydi. Burası kehanetin merkezi kabul ediliyordu.
Kehanet/bilicilik; geleceği öngörmek, öğrenme merakıyla sonuçları dikkatle gözlenen bir inançtı.
O zamanın Helen halkları büyük sorunlarla karşılaştığında biliciliğin merkezi Delphi’deki, bu işlemin tanrısı Apollon’un tapınağına baş vuruyordu.
Delphi kâhinlerinin Leukai konusundaki öngörüsüne göre, Kyme (Aliağa) ve Klazomenaililer (Urla) aralarında yarışmalıydı.
Hangisi Leukai’ye ilk ulaşır ve tanrılara kurban sunarsa o taraf kentin sahibi olacaktı.
Kuş uçuşu yakın olmasına rağmen karadan Leukai’ye daha uzak olan Klazomenai, bu yarışta Kyme’nin gerisine düşmemek için önceden gönderdiği yerleşimcilere Leukai’a yakın bir noktada gizlice bir üs kurdu.
Yarış günü geldiğinde Klazomenaililer daha yakında bulunduklarından Leukai’ye Kymelilerden önce ulaştı.
Zekâ, kentler arasındaki mesafeye üstün gelmişti!
Zaten büyük bir liman kenti olan Kyme’de (Aliağa-Nemrut Körfezi) yaşayanların, sokakta tartışırken yağmur yağdığında sundurma altına girip ıslanmaktan korunmayı akıl edemeyecek kadar ağır düşündükleri söylenirdi!
Böylece Leukai, antik çağ söylencelerinde yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda aklın ve kurnazlığın kazandığı bir yer olarak anıldı.

(Leukai-Beyaz adalar)
***
Gediz/Hermos ırmağının yatağından, kışın gürül gürül yazın isteksizce akan sular Leukai önünden Ege Denizine yıllarca karıştı durdu.
İ.Ö.3 ve 2. yüzyılda Leukai ve çevresi Pergamon/Bergama krallığına aitti.
Batı Anadolu’yu; Antalya’dan Marmara Denizi (Propontis) kıyısındaki Erdek’e (Kyzikos) uzanan toprakları yaklaşık 150 yıl yöneten Pergamon krallarının sonuncusu III.Eumenes genç yaşta, İ.Ö.133’de ölünce her nedense Pergamon kentinin ve Krallığın topraklarının Roma’ya bırakılmasını vasiyet etmişti.
Ancak bu karar Batı Anadolu’da herkes tarafından kabul edilmedi. Ardından kıyamet koptu.
Kendini kraliyet soyuna dayandıran Aristonikos, bu vasiyete karşı çıkarak güçlü bir isyan başlattı.
Aristonikos ve yoldaşı Blossius kölelere ve ezilmiş halka Pergamon’da eşitlikçi ve özgürlükçü bir ”Güneş Ülkesi” kurmayı vaat ediyordu.
“Aynı güneş altında yaşayanlar neden aynı ekmeği yemiyordu!”
Bu baş kaldırı yalnızca bir taht mücadelesi değildi; aynı zamanda toprağa bağlı olanların, dışlanmışların ve sesi duyulmayanların efendilerine karşı birleştiği geniş bir dalgaydı.
Boyunduruk altındaki köleler, aç sefil çiftçiler bu baş kaldırının kahramanlarıydı.
Karşılarında da her isyanda olduğu gibi varsıl efendiler ve yabancı işbirlikçileri, destekçileri vardı.
Kuzey Ege kıyılarında çıkan bu isyan, çıkar yolların tıkalı olduğunda insanların nasıl ayağa kalktıklarının kanıtlarından biridir.
İ.Ö.130’lara gelindiğinde yalı çapkınlarının, flamingoların, uğruna kentlerin sahip olmak için barışçıl yarışlar yaptığı Leukai, o güne değin görülmemiş büyük bir baş kaldırının parçası olacaktı.
***

(O dönemden kalma kimliği belirsiz bir Romalı komutanın büstü)
İşte bu noktada Roma’nın en üst düzey isimlerinden biri, Crassus sahneye çıktı.
Zamanla Dünya’da gelmiş geçmiş en büyük imparatorluğu kuracak olan Roma, Pergamon kralı III.Attalos’un ona altın tabak içinde sunduğu Anadolu mirasını almak için Generali Publius Licinius Crassus Dives Mucianus’u görevlendirmişti.
Batıda gittikçe güçlenen, gözünü doğunun bereketli topraklarına dikmiş Roma Pergamon üzerinden Anadolu’ya girmeye kararlıydı.
Önemli bir Romalıydı Crassus. Bir Konsüldü.
Konsül, o yıllarda Cumhuriyetle yönetilen Roma’da her yıl seçilen ve devleti yöneten en yüksek iki yürütme makamından biriydi; ordunun yöneticisi, senatoyla birlikte devletin siyasal kararlarının uygulayıcısı ve temsilcisiydi.
Bu görev, Roma’nın en yüksek siyasî ve askerî otoritesini ifade ediyordu.
Köklü ve güçlü bir aileye mensuptu Crassus. “Dives” (zengin) lakabını taşıyan Licinius klanı, Roma’nın en etkili soyluları arasındaydı.
Hukuk bilgisiyle tanınan, disiplinli ve otoriter bir karakter olarak biliniyordu.
Yalnızca bir asker ya da siyasetçi değil; aynı zamanda Roma’nın en yüksek dinî makamı olan Pontifex Maximus unvanını taşıyan bir aristokrattı.
Pontifex Maximus, Roma’da devlet dininin en üst rahibiydi. Kutsal ayinleri, takvimi ve dinsel düzeni denetleyen en yetkili soylu kişiydi.
Bu unvan, siyasal güç ile kutsal otoritenin birleştiği en yüksek yetkiliyi ifade ediyordu. O hem devletin hem kutsal düzenin temsilcisiydi.
Bu yönüyle onun Anadolu’ya gelişi, sıradan bir askerî sefer değil; Roma’nın iradesinin ve egemenlik arzusunun doğuya doğru uzanan gölgesiydi.

(Günümüz Bergama’da çağdaş Aristonikos heykeli)
Ancak onun kaderini belirleyen olay, Roma’nın Anadolu’ya doğru genişleme sürecinde karşılaştığı en önemli direnişlerden biriyle, yani Aristonikos İsyanı ile kesişti.
Bu isyan, kölelerin eşitlik ve özgürlük için baş kaldırısının yanı sıra Bergama Krallığı’nın Roma’ya bırakılmasına karşı çıkan halkçı bir direnişti.
***

(Köleler)
Pergamon topraklarına Leukai üzerinden giren Crassus’u Anadolu hiç de iyi karşılamadı.
Pergamon’da Roma’yı bekleyen, alışık olduğu kolay zaferlerden biri olmadı.
Çıkan savaşta; bir yanda Pergamon’da eşitlikçi bir ”Güneş Ülkesi” kurmak isteyen Aristonikos’un halk güçleri, diğer yanda Pergamon zenginlerinin paralı askerleri ve hem isyanı bastırmak hem de Anadolu’yu işgal etmenin adımını atmak isteyen müttefiki Roma Devleti yer alıyordu.
Roma Ordusu, Pergamon’un güneyinde toplanmış kölelerin üstüne Leukai çevresinde (bugünkü İzmir-Çiğli yakınları) çullandı. Çatışmalar Hermos/Gediz boylarında yoğunlaştı.
Şiddetli çatışmalarla hem deniz hem ırmak hem toprak kızıl kana bulandı.
Eşitlik ve adalet arayışıyla ayağa kalkanların sesiyle, bu sesi susturmak için gönderilen varsılların ve işgalcilerin erlerinin sesi birbirine karıştı.
Batı Anadolu kıyılarında karşı karşıya gelen bu iki irade, yalnızca bir savaşın değil, bir yönelişin de başlangıcını belirledi.
Roma Konsülü Crassus, Aristonikos’un isyancı kuvvetleriyle giriştiği bu kanlı savaşta ağır bir yenilgiye uğradı.
Geri çekilmeye çalışırken birliklerinden koptu ve esir düştü.
***
Roma tarihinde kimi ünlü kişiler yalnızca kendi dönemlerinin değil, henüz yaşanmamış zamanların da yazgısını sırtlarında taşır.
Bazı ölümler vardır ki yalnızca bir insanın sonu değil, iki farklı dünyanın çarpıştığı bir anın izidir.
Crassus’un ölümü yalnızca bir yenilgi değil, Roma’nın daha şiddetli bir saldırısının ve yeni kaderin kapısını aralayacaktı.
O zamanın dünyasında böyle büyük ve tanımış bir Roma generalinin kölelerin eline esir düşmesi büyük bir olaydı.
Aristonikos Crassus’un savaş meydanında öldürülmesine izin vermedi.
Yaşadıkları sürece onca eziyet görmelerine rağmen köleler zalim değildi!
Hem cümle alem duymalıydı bu zaferi ve olayı. Koca Romalı generalin isyancıların eline düştüğünü bilmeli, görmeliydi.
“Algı” toplumsal olaylarda, her zaman her koşulda çok önemlidir.
“Baş kaldıranlar kazanıyor, saldırgan ve zalim Roma köleler karşısında yeniliyordu.”
Bu neredeyse Akdeniz çevresindeki bütün kölelere, isyancılara katılmaları için bir çağrıydı.
“Bütün ezilenler birleşin!”
Geldiler ve birleştiler de!
Tutsak Crassus, Trakya’dan Aristonikos’a ve kölelere destek için katılmış savaşçılar tarafından Pergamon’a götürülmek üzere yayan yola çıkarıldı.
O muhteşem Pergamon Akropolüne sığınmış, saklanmış varsıllara, köle sahiplerine isyancıların zaferini göstereceklerdi.
Zafer davulları Kaikos/Bakırçay Ovasını çınlatmalıydı.

(Roma askerleri)
***
Ancak bir Konsülün düşmana esir düşmesi, Roma devletinde ve o günün dünyasında büyük bir utanç sayılıyordu.
Baş komutan Crassus için hemen öldürülmek bir anlamda bu utançtan kurtulmaktı.
Roma’da ayakları altında ezdiği kölelerin önünde aşağılanmaya katlanması çok zordu.
Leukai’deki savaş meydanından ayrılıp Hermos/Gediz ırmağını geçtikleri yol boyunca Trakyalı erlere onu öldürmeleri için, deyim yerindeyse yalvardı.
Tutsaklık utancını taşımamaları için akrabalarının korumalara servet bağışlayacağını söyledi.
Onlara efendilik yapanlara karşı zafer kazanmış Trakyalı savaşçı köleler aldırmadı.
Crassus’u Pergamon surları önünde rezil edeceklerdi.
General baktı ki vaatle ikna etmek olmayacak, bu kez sert çıkmaya başladı.
Trakyalılara hakaret etmeye, onları kızdırmaya çalıştı.
“Köleydi onlar, sefil yaratıklardı, bu çabaları boşunaydı, o gider başka bir Romalı komutan gelir onları çarmıha gererdi. Köle olarak kalmaya mahkumdular. Tanrılar kaderlerini böyle yazmıştı.”

(Kölelerin isyanı ile ilgili bir temsili resim)
***
Trakyalılar bu sözlere kızıyordu, sinirleniyordu ama verilen görevi yerine getirmeliydiler.
Romalı General Pergamon önündeki yoldaşlarına sağ salim teslim edilmeliydi.
Sonunda Crassus, “madem siz beni öldürmüyorsunuz bir kap şarap içinde zehir verin, ben kendimi öldüreyim dedi.”
Güldü geçti isyancı erler.
Ancak Crassus da kararlıydı. Pergamon kalesi önünde bir zavallı gibi teşhir edilmektense ölmeliydi.
Onur ve utanç!
Esir kafilesi Hermos’dan uzaklaşıp Gryneion’a (Şakran’a) yaklaştığında, bugün Çaltıdere denilen gediğe geldiklerinde Crassus aradığı fırsatı buldu.
Verdikleri mola sırasında Trakyalı kölelerden birinin boş bulunmasından yaralanıp kısa kılıcını kaptı ve kendi karnına sapladı. Ölüm kesin olsun diye kılıcı iyice burdu.
Kılıçla birlikte yere kapaklandı. Ölmüştü.

(Aristonikos’un isyancılarıyla Romalıların Leukai savaşını gösteren temsili resim. YZ))
***
Bu olay tam olarak böyle mi yaşandı bilinmez!
Önemsenen olaylar zaman geçtikçe dilden dile dile, anlatıla anlatıla öyküleşir, yakıştırmalarla donatılır.
Böyle oluşur, yayılır efsaneler!
Daha sonraları Romalılar Crassus’un ölümünü, onun onurunu koruma davranışı olarak değerlendirdiler.
Farklı anlatımlarla süslediler!
Bir söylentiye göre Trakyalı köleler Crassus’un onuruyla ölme isteğine saygı duydu ya da verdiği vaatlere kandı, zehir verip kendini öldürmesine yardımcı oldu.
Bir başka anlatıda da Crassus’un kollukçularından biri generalin yaptığı hakaretlere dayanamadı onu kılıcıyla öldürdü.

(Crassus’un ölümüyle ilgili bir temsili resim.YZ)
***
İ.Ö 130 civarında, Ege Denizi kıyılarında gerçekleşmişti bu olay.
Bu durum, güçlü Roma devleti için ciddi bir prestij kaybıydı.
Çünkü bir Roma Konsülü savaşta hayatını kaybetmiş, kendini öldürmek zorunda kalmış ve ordusu yenilmişti.
Üstelik o Pontifex Maximus, din önderi unvanını taşıyan bir kişilikti.
Bu gelişme Roma’nın egemenlik kurmaya çalıştığı Anadolu topraklarında yaşanmıştı.
Crassus’un ölümü, onu Roma tarihinde savaşta ölen nadir konsüllerden biri haline getirirken, aynı zamanda Pergamon/Bergama’nın Roma’ya geçiş sürecinin en kritik kırılma noktalarından birini oluşturdu.
Roma için büyük bir sarsıntıydı. Roma’nın gücüne indirilen sessiz ama derin bir darbeydi.
Bir Roma konsülü, üstelik Pontifex Maximus, din önderi unvanını taşıyan bir kişilik, Anadolu topraklarında hayatını kaybetmişti.
Bu yenilgi Roma’nın Anadolu’ya sahip olmasının sanıldığı kadar kolay olmayacağını açık biçimde gösterdi.
Crassus’un ölümü, Roma’nın Bergama üzerindeki hâkimiyetini geciktirdi ama durduramadı.
Onun ardından Roma ertesi yıl bir başka konsülü, Marcus Perperna’yı Anadolu’ya, Aristonikos üzerine gönderdi.

(Pergamon Akropolü - Athena tapınağı, Kütüphane ve Tiyatro. Temsili resim)
Perperna, Batı Anadolu’da, Stratonikeia (Gelenbe-Kırkağaç-Manisa) çevresinde yapılan çarpışmalarda Aristonikos kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.
Yüzlerce köleyi öldürttü, isyancıların elebaşısı Arisonikos’u esir aldı; ancak kısa süre sonra o da Anadolu’da hastalanarak öldü; antik kaynaklar ölüm yerini açık biçimde belirtmez.
Belki de işkencelerle katlettiği kölelerin ahı tutmuştu!
Tutsak Aristonikos ise ibret olsun diye demir kafese konuldu, Roma’ya götürüldü, orada öldürüldü.
Bu durumun ardından Roma, bu kez İ.Ö. 129 yılı konsülü Manius Aquillius’u bölgeyi nizama sokmak için görevlendirdi.
Aquillius, isyanın kalan unsurlarını bastırdı, bölgeyi tamamen Roma denetimine aldı ve Pergamon topraklarını resmen Roma eyaleti haline getirdi.
Zamansız açan çiçekler kış ayazında solmuştu.
Ama zülüm oldukça tohum yaşayacak, ilk fırsatta yeniden yeşerecekti.

(Konsül Manius Aquallius)
***
Ancak bu olay, tarihe yalnızca bir askerî yenilgi olarak değil, bir eşik olarak geçti.
Çünkü bu noktadan sonra Anadolu, Roma’nın sistematik bir şekilde denetim altına aldığı, kaynaklarını sömürdüğü, kültürel varlıklarının yad ellere taşındığı bir coğrafyaya dönüştü; ağır ağır çözülerek başka ellerin defterine yazıldı.
Bugün Bergama’da dolaşan biri, bu uzun tarihsel sürecin izlerini hâlâ taşların serin yüzünde hisseder.
Yıkılmış sütunlarda, yerinden koparılmış kabartmalarda ve eksilmiş bütünlükte, yalnızca geçmişin değil yarıda kesilmiş bir zamanın, susturulmuş bir efsanenin yankısı vardır.
Bu eksiklik, yalnızca taşın değil; aynı zamanda bir halkın belleğinden koparılmış parçaların sessiz çığlığıdır.
Bu yüzden Crassus’un hikâyesi, yalnızca bir Roma komutanının trajedisi değildir; Bergama’nın ve Anadolu’nun kaderinde açılan uzun bir zincirin ilk halkalarından biridir.
Roma ile başlayan bu süreç, yüzyıllar sonra başka güçlerin, başka imparatorlukların ve en nihayetinde modern dönemde “bilim” ve “arkeoloji” adı altında yürütülen, görünüşte merak, gerçekte el koyma olan uzun bir yürüyüşe dönüşecektir.

(Soygun devam etmiş: Bergama’dan kaçırılan eserlerden 3.5 mt yüksekliğindeki Athena heykeli. Şimdi Berlin Müzesi/Hapishanesinde)
Bugün Bergama’dan koparılan eserler başka coğrafyalarda sergilenirken, bu uzun tarihsel akışın izleri hâlâ görülebilir, sesleri duyulabilir.
Crassus’un Anadolu’da düşmesi, yalnızca bir yenilgi değil, aynı zamanda birçok gerçeğin işaretidir:
Her dönemde bu ülkenin bereketli topraklarına göz koyanlar vardır.
Ancak bu ülke onu çiğnemeye kalkanlara baş eğmez.
Taşından toprağından kolay kolay vaz geçmez.
Bazen küle döner, bazen rüzgâr olur; ama derin kökleri yeniden filiz verir.
Çünkü bu toprak, yalnızca üzerinde yürüyenleri değil, uğruna düşenleri de hatırlar.
Poyrazlar, lodoslar özgürdür.
Ve her talanın ardından geriye kalan, yalnızca eksilen taşlar değil; tarihe düşülmüş bir kayıttır.
Saldırganların utancı, direnenlerin onuru!
Sefa Taşkın
25.04.2026
Karşıyaka/İzmir
