Midilli’de Balizade Hasan Bey Camii-1 Ege’de doğu rüzgârı

Midilli’de Balizade Hasan Bey Camii-1 Ege’de doğu rüzgârı

3.07.2026 12:21:00
Güncellenme:
Midilli’de Balizade Hasan Bey Camii-1 Ege’de doğu rüzgârı

KONUK YAZAR | Sefa Taşkın, Cumhuriyet Ege için yazdı...

Bu yazı, Midilli'deki Balizade Hasan Bey Camii'nin dört yüzyıllık hikâyesini anlatan üç bölümlük dizinin ilk yazısıdır. Dizinin devamı önümüzdeki haftalarda Cumhuriyet Ege'de yayımlanacaktır.

Haritaya bakıldığında, Doğu Ege’nin en büyük adası olan Midilli Edremit körfezi girintisinden kopmuş gibi görünür.

Coğrafi olarak ve bitki örtüsüyle ada karşısındaki Ayvalık ve Edremit topraklarıyla neredeyse özdeştir.

Her yer zeytinliklerle kaplıdır.

Akşamüstü güneşi gümüş gibi parlatır zeytin ağaçlarının yapraklarını. 

Bir diğer adı da “gümüş adadır” Midilli’nin.

Ada’ya bugün Yunanlılar Lesvos diyor. Yazılışı Lesbos’tur.

Lesbos’un sözcük olarak Yunanca bir anlamı yoktur.

Image

(Midillili çocuksu ressam Teophilos Hacımihail’in (1867?-1934) bir resmi: Zeytin ağacı altında çalgı çalan bir genç kız. Teophilos gençliğinde İzmir'deki Yunanistan Konsolosluğu'nda kapı muhafızı olarak çalışmış) 

İ.Ö. 2. binyılda, Hitit/Luvi belgelerinde Batı Anadolu’ya yakın bir ada olarak adı geçen Lazpa adından evrildiği açıktır.

Bizim, Ada’nın en büyük kenti için kullandığımız Midilli adının Yunanlıların kullandığı Mytilini adından geldiği bellidir.

Bu adın da 2400 yıl öncesinde, İ.Ö.15. yüzyılda Orta Anadolu’dan buralara kadar eli uzanan Hitit Kralı Muwatalli’nin isminden türediği ileri sürülür.

Eski Yunanca’da “u” sesini veren tek bir harf olmadığı için yazımda bu sese yakın “,υ=ipsilon” harfi kullanılır. Zamanla, modern Yunancada da bu harfin söylenişi “i” olmuş. Antik Yunancada “w” sesi de yoktur. 

Ada’da toplumsal yaşam tarihöncesinden beri, diğer kıyı adalarda olduğu gibi hep Anadolu ile ilişkilidir.

Adaların merkez yerleşimleri hep Anadolu’ya bakar.

Hitit çivi yazılı belgelerine göre, yerli Assuwa adlı bir Batı Anadolu ülkesinin Kralı kızını, büyük olasılıkla Yunanlıların ataları olan ve karşı kıyıdan gelip bugünkü Milet/Millawanda (Söke-Didim arası) çevresinde tutunmuş Ahhiyawalıların kralı Kagamuna ile evlendirmiş, aralarında muhtemelen Midilli’nin de olduğu Ege kıyı adalarını ona çeyiz olarak vermişti.

Millawandalı Ahhiyawalılar Yunanlıların atası ise Yunalıların Lazpa’ya (Lazpa=Midilli adası) İ.Ö.13. yüzyılda Hitit kralı II.Muwatalli (İ.Ö.1295-1272) döneminde yerleşmeye başladığı düşünülebilir.

Belki de Helenlerin/Yunanlıların bu bölgeye ilk girişi böyle olmuştu.  

Sonra İ.Ö.1200’lerde Hititlerin bölgeden çekilmesinden sonra yaşanan  büyük göçlerle Yunanistan anakarasından gelen Helenlerin/Yunanlıların bir boyu olan Aiollerin Midilli’ye ve karşısındaki Anadolu kıyıların yerleştiği bilinir.

Yeni göçmenler muhtemelen Luviler olan yerli halklarla karışırlar.

Bölgeye Aiolia/Aiolis diyen Helenler Ada’da ileri bir uygarlık kurdular. Sappho gibi büyük bir kadın şair, Terpander gibi yaratıcı müzisyenler yetiştirirdiler.

Zamanla Romalılar, Bizanslılar Ada’yı yönettiler. Cenevizliler, Venedikliler de Midilli’de egemenlik kurdular.

Eylül 1462’de Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet Midilli adasını çetin çatışmalardan sonra İtalyanların elinden aldı.

Image

(Pergamon/Bergama’da bulunmuş lirik şiirin yaratıcısı muhteşem kadın ozan Sappho’nun büstü. İstanbul Arkeoloji Müzesinde)

***

Osmanlı Ada’yı ele geçirdiğinde nüfusun büyük çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan’dı.

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları, Anadolu’da Yunancanın değişik lehçelerini konuşan Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans halklarına Rum/Romalı demişlerdir. 

Bu tanımı kullanıyoruz hala!

Osmanlı, askersel yönden de stratejik bir yer olan Ada’ya, özellikle merkez kasabaya Türkleri yerleştirdi.

1548’de Ada genelinde 39 bin olan nüfusun %9.5’i Türk iken Midilli merkez de bu oran %56’a çıktı, 1644’de %40’a, 1874’%13’e düştü. (Machiel Kiel. Midilli. İslam Ansiklopedisi)

Ada’yı ziyaret eden Evliya Çelebi (1611-1678) “Ada’da 15.000 Rum, 5.000 Müslüman hanesi var”, diyor. (Evliya Çelebi, Seyahatnâme, c.9 – Midilli maddesi) 

Ada’nın kuzeydoğusunda İtalyanların yaptırdığı korunaklı bir kale olan, Midilli’nin ikinci büyük ve önemli kasabası Moliva’da (Molivos-Mytimna) ise 1874’de Türkler, Rumlar karşısında çoğunluktu.

Kırsal kesimde Hristiyan nüfus baskındı.

Image

(Osmanlıda Bektaşiler)

***

Midilli adasının nüfusu, göreceli olarak huzurlu geçen XVI. yüzyılda ikiye katlandı. 

Kısmen Anadolu’dan gelenler (özellikle Celâlî isyanlarından kaçanlar) tarafından ve genelde mahallî nüfusun ihtidâsı, (Hıristiyan nüfusun zorla ya da ikna yoluyla Müslümanlığa geçmesi) sonucundan İslâmiyet zamanla yayılmaya başladı. (M.Kiel. Midilli. (İslam Ansiklopedisi)

XVII. yüzyılda kötü hava şartlarından dolayı tarımın iyi gitmemesi yüzünden ve artış gösteren korsan saldırılarından ötür nüfusun üçte biri dağıldı. 

Ancak XVIII. yüzyılda tekrar artarak yine ikiye katlandı, XIX. yüzyılda ise artış daha da hızlandı. Müslüman nüfusu ise oransal olarak bir düşüş gösterdi.

XVI. yüzyılın son dönemlerinde ve XVII. yüzyılda Ada ekonomisi büyük çapta tahıl ve üzüme bağlı iken zamanla zeytinyağıyla ilişkili pazar ekonomisi gelişme gösterdi.

Image

(19. yüzyılda buğday öğüten yel değirmeni)

Zeytinyağı İstanbul ve Marsilya üzerinde Avrupa’ya ihraç ediliyordu. Ada’da Fransızlar bir konsolosluk açmıştı. 

Zeytinliklerin geniş bir alana yayılması sonucu ekonomileri hububat tarımına dayalı yöreler Ada’da önemini kaybetti. 

Bunun sonucunda Midilli tahıl ihtiyacı bakımından bütünüyle Anadolu’ya bağımlı hale geldi.  Zeytinyağından elde edilen gelir ancak tahıl ihtiyacını karşılıyordu.

Büyük vakıflar, mahallî âyanlar (taşranın ileri gelenleri) ve Yunan Ortodoks manastırları bu değişikliğin temel girişimcileri oldu. 

Ekonomideki değişiklik Ada’daki imalâthanelerin sayısında da görüldü. 1548 tarihli Osmanlı belgelerine göre Midilli kasabasının sakinleri 99 buğday, 10 zeytinyağı değirmenine sahipti. 1672 yılında bu sayı 40 buğday değirmenine karşılık 116 zeytinyağı imalathanesine dönüşmüştü.

Ekonominin ikinci en önemli büyük sektörü Ada’nın orta kesimlerini kaplayan meşe ağaçlarından elde edilen palamuttu.  

1930’lara kadar palamut, çeşitli işlerde kullanılan deriyi tabaklamak için temel ham maddeydi. Ada’nın bazı sulak yerlerde pirinç de ekiliyordu. 

Ayrıca Aya Paraskevi, Kerami ve Papiani gibi yerleşimlerin nüfusunun yarısının tuzculuk yaptığı, bunların Kalloni Körfezi’ndeki tuzlalarda çalıştıkları bildirilir. 

Bunlarla beraber Ada’dan İstanbul’daki saray mutfağı için her yıl incir, kuru üzüm, limon, soğan, sarımsak ve narenciye isteniyor, bu da ekonomik canlılığa yol açıyordu.

Vızır vızır ürün taşıyordu hızlı yelkenli kayıklar Payitahta.

Midilli’nin XVIII. yüzyıldaki göreli refahı halkının 1821-1828 yılları arasındaki Yunan isyanına katılmamasında etkili oldu. 

1840’ta bütün Batı Anadolu’da olduğu gibi Midilli’de de özellikle Müslüman nüfusu etkileyen, yaklaşık 40.000 insanın öldüğü veba salgını yaşandı.

Bu tarihten sonra Ada, nüfus açısından önemli bir gelişmeye sahne oldu. Düyun-u Umumiye (Osmanlı Genel Borçlar İdaresi) bünyesinde Genel Sekreterlik görevinde bulunan Fransız coğrafyacı Vital Cuinet’in 1892 yılı itibariyle kaydettiğine göre % 14’ü Müslüman olmak üzere Ada nüfusu 107.183’e ulaştı. (M.Kiel. Midilli. İslam Ansiklopedisi)

Image

(19.yüzyılda endüstriyel zeytinyağ işlikleri kurulmadan önce muhtemelen Midilli’de zeytinyağ üretimi)

***

Osmanlı fethettiği her yere İslam’ı da götürmüştür.

Midilli’de de böyle oldu.

Bunun için Devlet uygun ortamlar yarattı.

Fethin hemen ardından Ada’da askeri birliklerin konuşlanması, onların çevresinde pazar yerlerinin, çarşının oluşması; yönetimdeki kadılık ve tımar sistemiyle Ada’da yeni toplumsal hayat oluştu. 

Anadolu’dan gelen yeniçeri, sipahi, esnaf, zanaatkâr, çiftçi ailelerinin Ada’ya iskân edilmesi, geçit ve liman noktalarının Türkleşmesi/Müslümanlaşması arttı.

Cami-medrese-imaret-hamam-bedesten içeren külliyeler yapılması, vakıfların kurulması; yeni toplumsal çekim merkezlerinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Mevlevi, Halvetî, Bektaşî, Kadirî gibi tasavvuf tarikatlarının tekke ve zâviyeleri (sosyal ihtiyaçların da karşılandığı en küçük din evleri) açıldı.

Din adamlarınca Türkçenin yanı sıra Rumca da verilen vaazlar, yapılan misafirhaneler, aş-iş temini yoluyla yerel halkla yumuşak ilişkiler sağlandı.

Müslüman olanların “cizye” (gayrı müslim yetişkin erkeklerden alınan baş vergisi) dışı kalması, din değiştirenlere askerî-idari kariyer yolları açılması Müslümanlığa geçişi özendirdi.

Midilli’de İslam evlilikler, karma mahalleler, meslek loncaları, ortak pazarlarlar aracılığıyla yavaş yavaş, kuşaklar arası kültürel yakınlaşma ile hızla kökleşti.

Ancak Osmanlıda genelde/görünürde zorla din değiştirme resmî politika değildi.

Image

(Fatih Sultan Mehmet Midilli’yi fethedince, 1462’de adayı yönetmek için bıraktığı Mahmut Paşa Midilli Kalesine bir cami yaptırmış. “Mehmet Camii” adı verilen bu cami daha sonra depremlerle yıkılmış. Üzerine üstteki resimdeki Kale Cami adı verilen yapı yapılmış. O da yıkılmış. Resimlerde Kale Camisi, şimdiki kalıntıları, arkada surlar) 

***

Ada’ya yerleşmelerinin erken döneminde Türklerin Mahmud Bey, Malkaralı Mustafa ve Mahmud Ağa gibi ileri gelenleri, Müslümanların ibadet etmesi için Midilli merkezde mescitler (küçük ibadethaneler) yaptırdılar.

Dinsel mekânlar Müslümanlığın gelişme ocaklarıydı.  

Midilli Adası'nın fethine yardımlarından ötürü babası Yakup Ağa'ya tımar alanı olarak verilen, bazı araştırmacılara göre Bonova adıyla da anılan bugünkü Palaiokipos (Eski bahçe) köyünde doğan Barbaros Hayreddin Paşa da Yaklaşık 1478 yılında, Midilli kasabasında on odalı bir medrese, bir dergâh (tarikat merkezi) ve bir imaret (hayır evi) yaptırmıştı. (İdris Bostan, Barbaros Hayreddin Paşa ve Akdeniz’de Osmanlı Egemenliği, 1994.). Bu anıtsal yapı hâlâ ayaktadır. 

Image

(Barbaros Hayrettin Paşa’nın Midilli’de yaptırdığı medrese, imaret ve han. Zamana karşı direniyor, hala ayakta.) 

Midilli'nin hac yolu üzerinde bulunması da Ada'daki tekke ve türbe sayısını artıran bir etken oldu. 

Osmanlı arşiv belgelerine göre hac yolculuğu sırasında vefat eden bazı tarikat şeyhleri adına burada türbeler kurulmuştu. (BOA.HAT. 1321/51615, 1838)

Peygamber Hz.Muhammed’in torunu Hz. Hasan soyundan gelen Şerif Ebu'l Hasen bu yolculardan biriydi. 

İstanbul'dan Mekke'ye giderken uğradığı Midilli'de hayata gözlerini yuman bu “seyyid“ için, ona bağlı olanlar Epano Skala/Yukarı Liman yamaçlarında bir türbe yaptırdılar.

 Zamanla "Yel Değirmeni Tekkesi" adıyla da anılan bu mekân, Ada'nın en kutsal Müslüman ziyaretgahlarından biri haline geldi.

Image

(Midilli’de Epano Skala/Yukarı Liman yamaçlarında, iki çam ağacının gölgesinde Seyyid Şerif Ebu'l Hasen’in türbesi)

***

Midilli’de İslam’ın Ada’da yaygınlaşmasına Mevleviler öncülük etti.

Mevlevîlik, 13. yüzyılda yaşamış büyük mutasavvıf ve şair Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin düşünceleri etrafında gelişen bir “tasavvuf” tarikatıydı. Tarikatın örgütlenmesini Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled sağlamıştı.

Tasavvuf, İslam'ın manevî ve içsel yönünü öne çıkaran düşünce ve yaşayış biçimidir. Amacı, insanın nefsini terbiye ederek Allah'a yakınlaşması, güzel ahlak sahibi olması ve kalbini arındırmasıdır.

Mevlevî dervişlerinin yaşadığı, eğitim gördüğü ve ibadet ettiği tekkeye Mevlevîhane denirdi.

Dervişler bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid/inançlı kişi, sade bir hayat yaşayan insanlardır.

16.yüzyılda bir Mevlevîhaneye giren kişi, yalnızca dinî eğitim değil; müzik, edebiyat, görgü ve sanat eğitimi de almış olurdu.

Mevlânâ'nın Mesnevî adlı eseri temel ders kitaplarından biriydi.

Mevlevîhaneler aynı zamanda birer müzik okulu gibiydi. Osmanlı'nın birçok büyük bestekârı Mevlevî çevrelerinde yetişmişti. 

Image

(19.yüzyıl Mevlevileri)

Mevlevîliğin en tanınmış yönü “sema”ydı. Ney, kudüm ve diğer sazlar eşliğinde dervişler belirli kurallarla dönerlerdi. Bu, bir gösteri değil, Allah'a ulaşmayı simgeleyen bir ibadet kabul edilirdi.

Edebiyat ve sanatla ilgilenmek, şiir yazmak, güzel söz söylemek, hat/çizim sanatıyla uğraşmak ve kitapları elle yazarak çoğaltmak teşvik edilirdi.

Bu yüzden Mevlevîhaneler Osmanlı'nın önemli kültür merkezleri arasında sayılırdı. 

Mevlevi şeyhleri, simgesel olarak keçi ya da koyu postu üzerine otururlardı.

Karabük Üniversitesinden Doç.Dr. Serdar Ösen’in verdiği bilgilere göre, Mevlevilerin Ada’ya yerleşmeye başlaması Midilli adasını fetheden Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Padişah II. Beyazıt (1447-1512) dönemindedir. (Serdar Ösen, Balkanlarda Mevleviliğin Yayılması ve Kurulan Mevlevihaneler, Yeni Türkiye.67/2025, s.1807-1808)

Mevlevi şeyhi Divâne Mehmed Çelebi’nin Ada’ya gönderdiği Derviş Hamid Midilli Mevlevîhânelerinin kurucusudur (1544).

Arada geçen dönemle ilgili Midilli Mevlevileri hakkında pek fazla bilgi yoktur. 

Image

(Osmanlı dönemine bir tekke)

Ancak 1776 yılında Şeyh Halil Dedenin Midilli Mevlevihanesi’nin başında olduğu kayıtlıdır.

Onun döneminde mali sorunlar olmalıdır ki Halil Dede dergâhtaki dervişlerin yiyecek (taamiye) sıkıntısı çektiğini belirterek devlete başvurmuş ve kendisine günlük 40 akçe ödeme tahsis edilmişti. 

Daha sonraki yıllarda Midilli Mevlevilerinin başında Şeyh Abdurrahman Dedenin geçtiği, dergâhın tamiri ve genişletilmesi için kaynak bulmakla uğraştığı bildirilir.

Abdurrahman Dedenin inin torunu, Hüseyin Efendi’nin oğlu Ebubekir Dede 1826 ‘da Midilli Mevlevihanesinde en yetkili din adamıdır.

Ebubekir Efendi, bu görevin yanı sıra o yıl Molava (Molivos-Mytimna) kasabasındaki Hasan Reis Camisinin de vaizliğine talip olmuştur. (Serdar Ösen)

Image

(Midilli Molova-Molivos’daki Hasan Reis Camisinden kalanlar-Bugün)

Bu bağlamda Midilli'deki tarikat hayatının her zaman uyumlu olmadığı anlaşılır. Muhtemelen rekabette vardı.

Osmanlı arşiv kayıtları, İbrahim Baba Bektaşi Tekkesinin gelirlerine Mevlevilerin el koyduğunu ve tekke yöneticilerinin bu durumu merkeze şikâyet etmek zorunda kaldığını bildiriyor. (BOA, AE. SABH.I. 341/23803)

Bektaşilerle Mevleviler geçinemiyordu demek ki!

1869 tarihine gelindiğinde ise 1867 depreminde büyük zarar gören Midilli Mevlihanesinin onarılmasıyla uğraşan Mehmet Nazif Dedenin dergâh şeyhliğinde bulunduğu kaydediliyor. 

Ada’nın 1912 yılında fiilen, 1913’de resmen Osmanlı hakimiyetinden çıkmasından sonra pek çok Türk yapısı gibi Midilli Mevlevihanesi de işlevine son vermiş olmalıdır. (Serdar Ösen)

Image

(Midilli’de Barbaros Hayrettin Paşanın yaptırdığı Medresede dershaneler.)

***

Bektaşilikle birlikte ya da bir süre sonra Midilli adasına İslam’ın bir başka kolu olan Halvetiye tarikatı yerleşti.

Bu tarikat Azerbaycan’ın Şirvan bölgesinde doğan Ebu Abdullah Seraceddin Ömer el-Halvetî (ölümü. 1397 civarı) tarafından kurulmuştu. 

Seyyid Yahya Şirvani (yaklaşık 1410–1466) zamanında gelişerek Anadolu’da en yaygın tarikat oldu. 

Kısa sürede İran, Suriye ve Mısır gibi geniş bir coğrafyaya ulaştı, Bu süreçte Osmanlı topraklarında en etkili tarikatlardan biri haline geldi.

Halvetiye, Arapça “halvet” sözcüğünden türemiştir.  “Yalnız kalma, inzivaya çekilme” anlamına gelir. Tarikatın temel uygulaması olan “halvet”, manevî inzivaya çekilmeyi temel alır.

Ana ilkesi, “Halvet der encümen”dir, “Halk arasında, Hak ile beraber olmak” şeklinde bilinir.

Bu anlayış, müridin, bu inancı izleyenin toplum içinde aktif bir hayat sürerken iç dünyasında sürekli Allah’ı anmasını öğütler.

Nefsin arındırılması, sabır, tevazu, kanaat ve hizmet ruhunu öne çıkaran bir ahlak geliştirme amcındadır.

Zamanla Halvetiye, birçok kol’a ayrılmıştır. Bunlar arasında en tanınmış olanlar: Ruşeniyye, Cemaliyye, Ahmetiyye, Şemsiyye, Sünbüliyye, Uşşâkıyye gibi kollardır.

Halvetî tekkeleri Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren İstanbul’da yoğunlaşmış, özellikle Padişah II. Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında güçlü bir nüfuza sahip olmuşlardır.

Aziz Mahmud Hüdayî gibi Halvetî şeyhleri zaman zaman Saray’a yakın olmuş, padişahlara manevi rehberlik etmişlerdir.

***

Image

(Bir Halvetiye şeyhi)

17.yüzyılın ortalarına doğru İslam’ı geliştirmek için Şeyh Abdülehad Nuri Sivasî (1594-1651) Halvetiyye tarikatını temsilen Midilli adasına gönderildi.

Şeyh Abdülehad Nuri Sivasî tarikatın Şemsiyye koluna bağlı Sivasiyye şubesinin en önemli şeyhlerinden biriydi. İstanbul'da büyük nüfuz kazanmıştı. Seçkin bir kişiydi ve Osmanlı sarayına yakındı. Kendisi sadece bir tekke şeyhi değil, aynı zamanda İstanbul’da Fatih, Beyazıt ve Ayasofya camilerinde vaaz veren tanınmış bir din âlimiydi.

Muhtemelen Osmanlı Devleti’nin de yönlendirmesiyle, İslam inancını ve Halvetiyye’nin uygulama yöntemini yaymak için Midilli adasına gelmişti. Çoğunluğunun Hıristiyan olduğu Ada’da Müslümanlığın kökleşmesi isteniyordu.

Ada eşrafından Balizade lakaplı Hasan Bey, Şeyh Abdülehad Nuri Sivasî’yi karşıladı ve Midilli’ye yerleşmesi için her yönden yardımcı oldu. Ona büyük olanaklar sağladı.

Aralarından büyük sevgi ve saygının oluştuğu anlaşılıyor.

***

Eldeki sınırlı bilgilerle ve 17. yüzyıl Osmanlı Halvetîliği'nin güvenilir kaynaklarla bilinen uygulamaları ile Midilli'deki tekke hayatına ilişkin yansımalar yapılabilir. 

O yıllarda Midilli'deki bir Halvetî tekkesindeki hayata içten bir bakış üç yüz yıl önceki Ada’daki toplumsal yaşama tanıklık edebilir. 

Tabii ki bu sentez bu verilerin birlikte değerlendirilmesiyle oluşturulmuş tarihî bir çerçeve olarak algılanmalıdır. 

Midilli’deki Halvetî tekkeleri yalnızca ibadet ocağı olmaktan ibaret değildi; aynı zamanda eğitim, ahlâk terbiyesi, misafirperverlik ve toplumsal dayanışmanın iç içe geçtiği canlı bir maneviyat merkeziydi.

Tekkede hayat sabah ezanından önce başlardı. 

Ada’nın serin poyrazı zeytin ağaçlarının yapraklarını uyandırırken!

Dervişler de erkenden uyanır, abdest alır, teheccüd (yatsı namazından sonra uykudan uyanılarak kılınan) namazını kılar, ardından sabah namazını cemaatle eda ederlerdi.

Namazdan sonra herkes günlük “vird”ini, özellikle 100 defa salavat getirmek, fatiha okumak gibi kutsal duaları okumaya koyulurdu.

Günün bu sessiz saatleri, kalbin en huzurlu olduğu ve Allah'a en yakın hissedildiği vakitler olarak kabul edilirdi.

Midilli'deki bir Halvetî tekkesi genellikle mescid veya zikirhane, şeyhin odası, derviş hücreleri, mutfak (imaret), avlu ve misafir odalarından oluşurdu. 

Tekkenin merkezinde geniş bir zikir salonu bulunurdu. Duvarları Kur'an ayetleri, güzel yazı örnekleri ve bazen de tarikatın silsilesini gösteren levhalar süslerdi. 

Zeminde hasırlar ve keçeler serili olur, mekânın sadeliği dervişlerin dünya nimetlerinden uzak durma anlayışını yansıtırdı.

Halvetî dervişleri genellikle: uzun hırka, kuşak, cübbe, başlarında farklı biçimlerde sarık veya taç giyerlerdi.

Image

(Bir zikir ibadeti)

Tekkenin en etkileyici anları ise yatsı namazından sonra yapılan zikir meclisleriydi. 

Dervişler halka oluşturur, şeyh ise postuna otururdu. 

Önce Kur'an okunur, ardından salavat getirilir ve şeyh kısa bir sohbet yapardı. Sohbetten sonra zikir başlardı.

İlk bölüm son derece sakindi. Dervişler gözlerini kapatır, yavaş ve derin bir ritimle “Lâ ilâhe illallah” (Allahtan başka ilah yoktur) zikrini tekrar etmeye başlarlardı. 

Bir süre sonra bu zikrin yerini “Allah... Allah... Allah...” sesleri alır, daha sonra ise “Hû... Hû... Hû...” nidaları yükselirdi. 

Zikir ilerledikçe: başlar ritmik biçimde sağa-sola veya öne-arkaya hareket eder, nefes belirli bir düzen içinde kullanılırdı.

Günümüzde bazı tarikatlarda görülen hızlı ve gösterişli hareketlerin aksine, klasik Halvetî geleneğinde asıl amaç bedensel coşku değil, kalbin Allah'ın zikriyle dolmasıydı.

Şeyh, zikir boyunca sürekli konuşmazdı. Zaman zaman “Devam...”, “Kalbinizle söyleyin.” veya “Gaflete düşmeyin.” gibi kısa uyarılar yapardı.

 Bazen de yalnızca kendisi yüksek sesle “Allah...” diye zikre başlar, bütün dervişler aynı anda ona iştirak ederdi.

Halvetî eğitiminde nefesin de önemli bir yeri vardı. Bazı uygulamalarda nefes alınırken içten “Lâ ilâhe”, nefes verilirken ise “illallah” denirdi. 

Tarikatın bazı kollarında ise “Allah” isminin kalpte hissedilmesine ve zikrin yalnızca dille değil, gönülle de yapılmasına özen gösterilirdi.

Halvetîlere göre zikir yalnızca bir tekrar değildi. Amaç: nefsi arındırmak, kalbi temizlemek, sürekli Allah'ı hatırlamak, ahlâkı güzelleştirmek, sonunda "ihsan" mertebesine, yani Allah'ı görüyormuş gibi kulluk etmeye yaklaşmaktı. 

Halvetî dervişleri “zikirsiz bir gün, manevi kazançsız geçen bir gündür,” derlerdi.

Image

(Bir Halvetiye zikir meclisi)

***

Tarikata adını veren en önemli uygulama ise halvetti. 

Halvet denilen inzivaya çekilme kırk gün kadar sürebilen yalnızlık eğitimiydi. 

Manevî olgunluğa eriştiği düşünülen derviş, şeyhinin izniyle küçük bir hücreye çekilir; üç, yedi, yirmi veya kırk gün boyunca burada yalnız yaşardı. 

Bu süre içinde çok az yemek yer, mümkün olduğunca konuşmaz, gününün büyük kısmını Kur'an okumak, zikir yapmak, dua etmek ve “murakabe” ile geçirirdi. 

17. yüzyıl Halvetî geleneğinde “murâkabe” yapılırken; derviş sessiz bir yere oturur, gözlerini kapatır veya önüne sabit bir noktaya bakardı. Nefesini sakinleştirir, konuşmazdı. Zikir bittikten sonra kalbini dinlemeye yönelirdi.

Halvetin amacı bedeni yormaktan çok nefsi terbiye etmek ve kalbi dünya meşguliyetlerinden arındırmaktı.

Midilli'deki Halvetî tekkeleri ibadet etmenin yanı sıra aynı zamanda adadaki Müslüman toplumun sosyal hayatının merkezlerinden birini oluşturuyordu. 

Yolcular burada misafir edilir, fakirlere yemek dağıtılır, çocuklara Kur'an öğretilir, köylüler karşılaştıkları meselelerde şeyhin görüşüne başvurur, Ramazan ve Kandil gecelerinde ise tekke çok sayıda insanın katıldığı dinî toplantılara ev sahipliği yapardı. Böylece tekke hem dinî hem de sosyal dayanışmanın yaşandığı önemli bir kurum olarak hizmet verirdi.

Halvetî tekkeleri toplumsal dayanışmayı sağlayan bir yapı oluşturmanın da yanı sıra eğitim, musiki, hat, edebiyat ve şiir merkezleri haline de gelmişti.

 Diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Midilli’de de camiler çoğu zaman tekke, medrese ve imaret gibi yapılarla böylece birlikte planlanır ve birbirini tamamlayan bir külliye düzeni oluştururdu. 

Midilli'de de benzer bir şehir dokusunun geliştiği anlaşılıyor. Bu nedenle Halvetî tekkesi şehrin dinî ve kültürel hayatına yön veren önemli kurumlardan biriydi.

Image

(Osmanlı’da bir tekke)

***

Image

(Bali Hasan Bey Camii, Restore edilmiş hali-2026)

***

Halvetiye tarikatını Midilli’ye getiren Şeyh Abdülehad Nuri Sivasî'nin Ada’ya yerleşmesi ve eşraftan Balizade Hasan Bey'le kurduğu yakın bağ, tesadüfi bir dostluktan çok daha fazlasını doğuracaktı.

Bu dostluk, kısa süre sonra Midilli'nin taşına, toprağına işleyecek; bir cami, bir külliye, bir vakıf olarak dört yüzyıl boyunca ayakta kalacaktı. 

Peki bu büyük hayrı üstlenen Balizade Hasan Bey tam olarak kimdi, nereden geldi ve Ada'ya neden bu kadar bağlandı?

Dizinin ikinci yazısında bu soruların izini süreceğiz.

Sefa Taşkın

03.07.2026

Dikili-İzmir