Gözünüzün önüne bir evlilik teklifi sahnesi getirin. Müzisyenleri, pastayı, konfetileri, havai fişekleri eleyelim. Yalın bir an, nahif bir teklif kalsın geriye…
Yine de ne kadar sadeleşse de evlilik teklifi deyince değişmeyen bir ayrıntı gelir akla: Minik bir kutu ve içinde bir tektaş…
Eşim müzisyen olduğu için, sahnede bana evlenme teklif edeceğini düşünmüştüm ama o ters köşe yaparak sahneden indikten sonra baş başayken sordu.
Elindeki kutuyu açarken “O zaman samimiyeti kaçar diye düşündüm, son anda karar değiştirip baş başa olmak istedim” demişti. Biz ki hep gösterişten kaçıp doğal olana yönelmeye gayret eden bir çifttik, biz bile kaçamamıştık şu tektaş tuzağından. Tanıdığım, duruş sahibi nice çift de kaçamadı. Neyse ki kayınvalidemin tüm ısrarlarına karşın beştaş aldırmayarak en azından bir yerinden bu gidişata dur diyebilmiştim.
Çünkü bize öğretilen şey çok net: “Gerçek aşk pırlantayla taçlandırılır”
Ancak bu romantik anlatının arkasında duygudan çok daha sert bir gerçek var: Sömürgecilik, piyasa manipülasyonu ve iyi kurgulanmış bir pazarlama stratejisi.
19. yüzyılın sonlarında Güney Afrika’da büyük elmas yatakları keşfedildiğinde ortaya çıkan De Beers, kısa sürede dünya elmas üretiminin büyük kısmını kontrol eden bir dev haline geldi. Öyle ki 1930'lara gelindiğinde De Beers dünya elmas arzının yüzde 85’ini kontrol ediyordu. Öte yandan şirketin asıl başarısı elmas çıkarmak değil, elmasın anlamını yeniden yazmaktı. Çünkü elmas, sanıldığı kadar nadir bir taş değil. Jeolojik olarak yarı değerli sayılabilecek bir mineral. Eğer tüm çıkarılan elmaslar serbestçe piyasaya sürülseydi fiyatları bugünkünden çok daha düşük olurdu. Bu yüzden arz bilinçli olarak kısıldı. Piyasanın tekeli De Beers dünya elmas arzının büyük bölümünü kontrol ederek piyasaya sınırlı miktarda elmas sundu. Yani fiyatı belirleyen doğa değil, kontrollü kıtlıktı.
Bu ekonomik strateji de tek başına yeterli olmadı. İnsanların bu taşa duygusal bir anlam yüklemesi gerekiyordu. 1947’de üretilen “Pırlanta - Sonsuz aşkın sembolü (A Diamond is Forever)” sloganı tam olarak bunu yaptı. Elmasın işlenmiş hali olan pırlantanın dayanıklılığı ve aşkın ölümsüzlüğünü ilişkilendiren bir reklam cümlesi, kısa sürede bir kültürel norm haline geldi. Nişan yüzüğü ile pırlanta arasındaki bağ doğal bir gelenekmiş gibi kabul edildi.
Hollywood filmleri, ünlüler ve moda dergileri de bu hikâyeyi destekleyince… Bir süre sonra insanlar artık şu soruyu sormaz oldu: “Neden elmas?”
Ama elmasın hikâyesi yalnızca pazarlama değil, aynı zamanda Afrika’nın hikâyesi… Elmas madenlerinin önemli bir kısmı Güney ve Orta Afrika’da bulunuyor. Bu madenlerin tarihi ise sömürgecilik, zorla çalıştırma ve eşitsiz kazançlarla dolu. Yüzyıllar boyunca Afrika’dan çıkarılan zenginliklerin büyük bölümü kıtanın dışında birikirken yerli halklar ise çoğu zaman yoksulluk, çevresel tahribat ve güvencesiz çalışma koşullarıyla baş başa kalıyor. Aynı hikâyeyi son birkaç yıldır Türkiye’de de görmüyor muyuz?
KANLI ELMAS
Elmas madenciliğinde çocuk işçiliği ve kötü çalışma koşulları da uzun süre uluslararası raporlara konu oldu. “Kanlı elmaslar” kavramı, çatışma bölgelerinde çıkarılan ve savaşları finanse eden elmasları tanımlamak için ortaya çıktı. Yani bir yüzüğün parlaklığı bazen binlerce kilometre uzakta görünmeyen bir karanlığın üzerine kurulabiliyor.
Bugün elmas piyasası geçmişe göre daha fazla denetleniyor. Sertifikasyon sistemleri, etik tedarik zinciri tartışmaları ve laboratuvar üretimi elmaslar gibi yeni gelişmeler var. Ama yine de bir daha bir yüzüğün parıltısına bakarken o parıltının nereden geldiği de aklımızın ucunda olsun.
