Beyaz perdeye damga vurdular

Arthouse’dan epik hikayeye, biyografiden, süper kahraman serisine kadar 2021’in farklı türlerden en iyi filmleri burada.

26 Aralık 2021 Pazar, 12:59
Beyaz perdeye damga vurdular
Abone Ol google-news

Liste yapmak her zaman zordu ancak sinemaların uzunca bir müddet açık olmadığı son iki yılda en iyiler listesi hazırlamak eskiye nazaran daha çetrefilli hale geldi. Vizyona giren filmlerin sayıca yetersizliğinin yanında, artık dijital platformların sinema dünyasına yön vermeye başlamasıyla Netflix, Amazon, MUBI Türkiye gibi platformlarda gösterilen filmleri de listelere dahil etmek şart oldu. Matrix Resurrections ve Don’t Look Up gibi bu listede yer alması olası filmlerin baskıya girdiğimiz süreçte vizyonda olmaması sebebiyle yer almadığı en iyiler listesi şu şekilde;

Dune (2021)

Sinemaya adaptasyonu karmaşık ve hatta zor görülen Frank Herbert imzalı Dune, nihayet hak ettiği uyarlamasına kavuştu. Denis Villeneuve’ün gövde gösterisiyle epik bir başyapıta dönüşen film, Herbert’ın zihnimizde yarattığı evreni kanlı canlı filmleştirirken, kitabı adeta sayfa sayfa yeniden okuduğunuz hissi uyandırıyor. Kolonyalizmden, feodaliteye, otorite ve soylular arası ilişkilerden, sınıf çatışmasına, ekolojik felaketlere değin kavramsal açıdan çok zengin bu fütüristik alegoriyi yaratıcısına duyduğu sadakatle resmeden Dune, şüphesiz yılın en iyilerinden biri...

No Time to Die (2021)

Ian Fleming’in 1952 yılında yarattığı James Bond serisi, sinemasal yolculuğunda kendisine eşlik eden son aktör Daniel Craig’e olabilecek en güçlü ve duygu yüklü hikayeyle veda ediyor. 2006’dan bu yana İngiliz ajana hayat veren ve her filmiyle Bond külliyatına mühim katkılar sunan Craig, No Time to Die ile -bana göre- hem kendi serisinin Casino Royal’den (2006) sonraki en iyi ikinci filmini çekiyor hem de pek çok kişinin favori Bond’u Sean Connery’yi tahtından edecek kadar etkili bir finale imza atıyor. No Time to Die, belki en iyi Bond filmi değil, fakat yenilikçi yaklaşımıyla seriye bir soluk getirdiği aşikâr...

Spencer (2021)

Pablo Larraín, çok sevdiği biyografik hikayelerine kaldığı yerden devam ediyor ve Lady Diana’nın hayatının hiç bilmediğimiz yönlerini Spencer’la gün yüzüne çıkarıyor. Galler Prensesi’nin, şaşalı yaşamı veyahut trajik ölümü yerine, gerçek bir insan olma mücadelesi, kraliyete ve kadim geleneklere karşı direnişi, asla pet etmeyişi, melankolisi ve histerisi üzerine etkileyici bir anlatı inşa eden film, modern ve gelenekseli bütünleyen müzik kullanımıyla da hikayesini destekliyor. Girizgahında belirtildiği gibi, her şeyiyle gerçek bir trajediden yola çıkan bir ‘masal’ Spencer. Kristen Stewart ise buğulu gözleriyle deliliğin sınırlarında...

The Green Knight (2021)

Sinema tarihi, orta çağ şövalyelerinin epik hikayeleriyle dolu ancak pek azı, David Lowery gibi edebi metnin ruhunu, böylesi sanatsal bir hassasiyetle yakalayabilecek kadar yetkin… 14. yüzyıl Kelt mitolojisinin etkileyici romanslarından olan Sir Gawain ve Yeşil Şövalye öyküsünü sinemaya uyarlayan Lowery, Kelt mitolojisinin efsanevi Camelot kralı, Kral Arthur mitosunun bir parçası olan The Green Knight’ı, geleneksel şövalye hikayelerine meydan okuyan bir yorumla filmografisine kazandırıyor. Dev Patel’in göz alıcı bir performansla hayat verdiği bu orta çağ fantezisi, şiirsel bir biçemle yılın en iyileri arasına girmeye hak kazanıyor.

Mimaroğlu (2020)

Serdar Kökçeoğlu, ilk uzun metraj belgesel çalışması Mimaroğlu’yla, Türk elektronik müziğinin babası, besteci, yapımcı ve yazar İlhan Mimaroğlu’nun hayatı ve sıra dışı kişiliğini, en az kendisi kadar alışılmışın dışında bir üslupla filmleştiriyor. MUBI’de gösterilen film, İlhan Mimaroğlu’nun arşiv kayıtlarının ve bestelerinin kurgulanmasıyla yaratılan ve tıpkı ilham kaynağı gibi, meşakkatli, karamsar, anlaşılması zor, müzikleriyle de çoğu zaman rahatsız edici bir eser... İlhan Mimaroğlu’nun pesimist tavrının her zerresine sirayet ettiği bu belgesel, müziğin öncü ismini nihayet hak ettiği yere taşıyor ve onu, olabilecek en iyi şekilde ölümsüzleştiriyor.

The Hand of God (2021)

Paolo Sorrentino, çok sevdiği biyografik hikayelerini ve tutkuyla bağlı olduğu temalarını bu kez kişisel bir öyküde bir araya getiriyor. Netflix’te yayımlanan The Hand Of God, Sorrentino ile Maradona’nın kaderlerinin Napoli’nin bir köşesinde nasıl kesiştiğini gösteriyor ve bir bakıma, mucizeyle trajedinin birbirine karıştığı bir dünya kurguluyor. The Hand of God ile sarsıcı bir trajedi yaşadığı topraklara geri dönen Sorrentino, Maradona’nın Napoli’ye transfer olduğu yıllara sırtını yaslayarak, seyircisini doğduğu şehirde ve belleğinde hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor.

The Power of the Dog (2021)

Jane Campion, Thomas Savage’ın aynı adlı romanını duru ve dingin bir üslupla sinemaya uyarlıyor ve ortaya bol ödüllü, oyuncu performanslarıyla hayranlık uyandıran bir western filmi çıkarıyor. The Power of The Dog, iki kardeş arasında geçen küçük bir çekişmeden hareketle 1920’li yılların Montana’sını canlandırırken, erkekler ve iktidar temaları üzerine göze batmayan bir söylem geliştirmeyi de ihmal etmiyor. The Power of Dog’un kusursuz sinematografisi ve müzik kullanımı üzerine çok şey söylenebilir ama bana kalırsa asıl Benedict Cumberbatch için görülmeli...

Tick, Tick... BOOM! (2021)

Neredeyse bütün bir yıl öve öve bitiremediğim Hamilton ile müzikal film tanımını genişleten ve post-modern bir bakış açısı sunan Lin-Manuel Miranda, Netflix için çektiği bu keyifli hikayeyle başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Gerçek bir öyküden yola çıkan Tick, Tick... Boom!, idealleriyle pragmatizm arasında sıkışmış bir gencin serüvenini anlatırken, Andrew Garfield’ın doğal stiliyle de güç kazanıyor.

Spider Man: No Way Home (2021)

Süper kahraman filmlerinden fazlasıyla sıkıldığımızı düşündüğümüz bir anda, bütün bir Spider Man sinematik evrenini tek filmde toplayan Jon Watts, seyircisine yaşattığı sinemasal zevkle filminin adını yılın en iyileri listelerine yazdırmayı başarıyor. Watts’ın çektiği ikinci Marvel filmi olan Spider Man: No Way Home, Jon Watts ve Tom Holland birlikteliğinin tahmin edilenin ötesinde bir yolculuğa dönüşeceğinin en somut kanıtı olarak karşımızda...

A Quiet Place 2

Listeye korku kontenjanından girmeye hak kazanan A Quiet Place 2, John Krasinski’nin 2018’de başlattığı öyküyü devam ettiriyor ve seriye yakışan bir ikinci film armağan ediyor. Abbott ailesinin ‘sessiz’ dünyasını, nefes kesen bir açılış sekansıyla genişleten film, verimsiz ve tatsız vizyon korkuları arasından sıyrılarak listeye girmeyi başarıyor.

Bonus: Okul Traşı: Bu yıl festivallerde yarışan filmleri listeye eklemedim ancak yılın en iyi yerli filminin adını anmamak olmazdı. Ferit Karahan imzalı Okul Traşı, henüz herhangi bir platformda veya vizyonda gösterilmedi ancak şimdiden listenize eklemenizde fayda var...