Bir anti-kahramanın cazibesi

Bir anti-kahramanın cazibesi

31.05.2026 11:18:00
Güncellenme:
Başak Bıçak
Takip Et:
Bir anti-kahramanın cazibesi

“La Casa de Papel”in karizmatik anti-kahramanı Berlin, kendi öyküsünün ikinci sezonuyla bu kez Sevilla’da geçen yeni bir soygun hikâyesiyle geri dönüyor. Dizi, suçu zarafet ve performans estetiğiyle birleştirirken yine karakterinin toksik çekiciliğine yaslanıyor.

“La Casa de Papel”in nihilist ruhunun temsilcilerinden, toksikliğiyle çekici ve suçu estetize etme haliyle heyecan verici bir anti-kahraman portresi sunan Berlin, dizinin öncül hikayesiyle (prequel) yeniden karşımızda… İlk sezonda, Paris'te geçen bir soygunla öyküsünü, kişiliğini ve karakterinin arketiplerini öğrenmeye başladığımız bu karizmatik figür, bizi bu kez Endülüs topraklarına, Sevilla'nın yakıcı güneşi altında gerçekleşen bir dizi hırsızlık olayına sürüklüyor.

KÜRESEL DİRENİŞİN SMEBOLÜ

“La Casa de Papel”, tarihin en büyük soygunlarından birini gerçekleştirmek isteyen bir grubun, “Profesör” lakaplı bir lider etrafında birleşmesini anlatıyordu ve politik öfkenin ve küresel direnişin ekrandaki sembollerinden olmuştu. Ekibin soygun sırasında sırf polisle değil, kendi içinde yaşadığı çatışmalar da öykünün dramatik yapısını beslemiş ve hatırda kalan suç figürleri ortaya çıkarmayı başarmıştı. Netflix'te geçtiğimiz günlerde ikinci sezonu yayımlanan ve platformun en çok izlenen yapımlarından biri olan “Berlin”, işte bu dizinin "aristokratik, sanattan anlayan hırsız" özelliğiyle, bir ön hikâyeyi hak eden karakterlerinden. Çünkü ahlaki olarak, “La Casa de Papel” boyunca sergilediği sorunlu profile karşın, anti-kahramanların şanı gereği, Pedro Alonso'nun canlandırdığı Berlin fazlasıyla ilgi gördü ve seyircinin merakını besledi. Hal böyle olunca, selefin yaratıcısı Álex Pina, Esther Martínez Lobato'yla birlikte Berlin'in katmanlarını açığa çıkarmaya karar verdiler ve ortaya, suçu ve zarafeti birleştiren, romantize edilmiş figür anlatısı sunan bir dizi çıktı. Berlin ve Kakımlı Kadın (Berlín y la dama del armiño) yine bu personayı takip ediyor ve ilk sezonda olduğu gibi çok boyutlu, neredeyse bir performans sanatı haline gelen bir soygun planı ortaya koyuyor. Ancak bu kez bazı anlarda, dizinin Berlin'in karizmasına haddinden fazla güvenmiş göründüğünü de söylemeliyim. 

San Sebastian'a, "yeni kurbanlarını" bulmak üzere lüks bir tekneyle girişleri sırasında gördüğümüz Berlin ve sağ kolu Damian (Tristán Ulloa), yeni sezonda Sevilla'da yaşayan bir dük ve eşinin gizli servetinin peşine düşüyorlar. Berlin'in yaptığı "olağanüstü" soygunlara ve zekâsına hayranlık duyan Dük, kendisinden Leonardo da Vinci'nin ünlü dört kadın portresinden biri olan Kakımlı Kadın'ı çalmasını istiyor. Ancak Damian'ın da dizinin bir noktasında işaret ettiği gibi kendisini neredeyse Dük'le eşdeğer bir dünya görüşüne sahip gören Berlin için bu "sipariş soygun" bir hakaret olarak algılanıyor ve liderimiz, Dük'ün zenginliğini hedef almaya karar veriyor. Böylelikle Kakımlı Kadın, planın "önemsiz" bir parçasına dönüşürken soyguna eklemlenen ayrıntılarla göz kamaştırıcı bir hırsızlık projesi seyircileri bekliyor. Bu noktada ekip içi dinamiklerle, özellikle sevgili olan Bruce-Keila (Joel Sánchez- Michelle Jenner) ve artık neden sevgili olmadıklarını öğreneceğimiz Roi-Cameron (Julio Peña-Begoña Vargas) çiftlerinin kaosu ile Damian'ın ve Berlin'in aşk maceralarını birleştiren dizi, yine soygunu temele yerleştirerek yan karakterlerin öykülerini geliştirmeyi ihmal etmiyor. 

“Berlin”, elbette yapı itibarıyla “La Casa de Papel”in stratejik geriliminden uzak, daha hafif bir ton tercih ediyor ve büyük ölçüde Berlin'in karizmatik liderliğine dayanıyor. Ancak özellikle ikinci sezonda bazı noktalarda, izlemesi çok keyifli olsa da öykülemenin Berlin'den daha fazlasına ihtiyaç duyduğu hissinden kurtulamadığımı söylemeliyim. Evet Berlin, etkileyici bir anti-kahraman ve ekranda, karakter özellikleriyle uyumlu bir biçimde "şık" duruyor. Ancak "ne olacağını az çok tahmin ettiğimiz" bir yapıda "gizemli" bir soygun planı izlemek merak unsurunu büyük ölçüde yok ediyor. Belki finaldeki gerilim dışında, tansiyonu yükseltecek başka faktörleri kullanmak diziye nefes aldırabilirdi. Yine de bu haliyle, çok beklentiniz olmadan izleyebileceğiniz, stilize bir soygun öyküsü bu. Berlin'de vücut bulan suç, zekâ ve zarafet, anlatıyı bir şekilde izletmeyi başarıyor. 

Puanım: 6.5/10

İlgili Konular: #La Casa de Papel