Dans melodilerine sıcak tınılar ve duygu ekleyerek alternatif müzik camiasında kendine saygın bir yer edinen Fransız ikili Polo & Pan, 10-11 Nisan’da Zorlu PSM’de yapılacak Sónar Istanbul’un 10. yılında 11 Nisan’da sahnede olacak. Paul Armand-Delille (Polo) ve Alexandre Grynszpan (Pan) ile konser öncesi keyifli bir söyleşide buluştuk.
- House ve Fransız pop ritim ve melodilerini kullanırken, kendinize has o özel alanı (niche) yaratmak için nasıl bir yaratıcı felsefe geliştirdiniz?
Paul Armand-Delille: Felsefemiz, çocuksu bir merak ve müzikte her şeyin mümkün olduğu inancına dayanıyor. House veya Fransız popu yalnızca birer şablon olarak kullanmıyor, onları hayali manzaraları boyadığımız renkler olarak görüyoruz. Küresel ritimleri ve farklı zaman dilimlerinden gelen sesleri işin içine katarak müziğimizin sıradan bir kulüp parçası değil, zamansız bir yolculuk hissi vermesini sağlamaya çalışıyoruz.
- "Dorothy"den "Caravelle"e uzanan yolculuk, Polo & Pan tınısının damıtıldığı ve nihai şeklini aldığı dönem olarak tarif edilebilir. Bu süreçte kendini ifade etme, deneysellik ve dinleyiciyle bağ kurma arasındaki o dengeyi nasıl kurdunuz?
Alexandre Grynszpan: İlk kısa çalarlarımızdan (EP) “Caravelle” albümüne geçiş, ortak kimliğimizi bulmak ve aramızdaki bağın en büyük gücümüz olduğunu fark etmekle ilgiliydi. O dönemde çok disiplinliydik. Stüdyoda bir yılımızı güneşli, pozitif bir dünyayı titizlikle kurgulayarak geçirdik. Kendini ifade etme ve dinleyici arasındaki dengeyi ise dürüst davranarak ve eğlenerek kurduk. Şunu keşfettik: Eğer önce bizi hayrete düşüren bir müzik yaparsak dinleyici de o sahici neşeyle doğal olarak bağ kuruyor.
- "Caravelle" döneminin matematiksel hikâye anlatıcılığından, "22:22" ile daha sezgisel ve analog bir sürece geçiş yaptınız...
A. Grynszpan: Evet, bu geçiş, sezgilere ve "mutlu tesadüflere" doğru özgürleştirici bir hamle oldu. Bu yeni ve daha analog süreç, aslında stüdyodaki düello atmosferini daha da güçlendirdi. Bir senaryoyu takip etmek yerine o an birbirimize tepki veriyorduk, bu da müziği daha içsel ve organik kıldı. Düellonun daha spontane ve yaşayan bir diyaloğa dönüşmesine olanak sağladı.
BİLİNÇLİ BİR TEZAT
- Canlı şovunuzdaki 80’lerin bilimkurgu estetiği ve şeffaf LED ekranlar, Benjamin Moreau ve Noemi Ferst ile uzun süredir devam eden iş birliğinizin bir meyvesi. Bu minimalist ama sürükleyici görsel dünya, müziğinizin tropikal ve egzotik katmanlarıyla nasıl bir tezat oluşturuyor?
P. Armand-Delille: Benjamin Moreau ve Noemi Ferst ile çalışmak, müziğimiz için bir taşıyıcı görevi gören görsel bir dünya yaratmamızı sağlıyor. Bu tezat bilinçli bir tercih. Çünkü pürüzsüz görseller, müziğin sıcak ve renkli dokularını daha da ön plana çıkaran bir çerçeve oluşturuyor. Bu, gizemli ve harika bir ormanı bulmak için uzayda seyahat etmek gibi.
- Kendinizi Fransız popunun (“Air” gibi grupların) mirasını devralmış gibi hissediyor musunuz? Melankolik melodileri neşeli ritimlerle paketlemek sizin imzanız haline geldi. Müziğinizdeki bu "mutlu ama üzgün" çelişkisi, yaşamın kendi içindeki ikiliğini mi yansıtıyor?
P. Armand-Delille: Kesinlikle bu geleneğin torunları gibi hissediyoruz. Her ikimiz de “Air” gibi isimlerin büyük hayranıyız. Fransız müziği bizim temelimiz ama biz bunu Amerikan pop kültürü ve küresel hazinelerle harmanlıyoruz. Bizden önceki büyük isimler gibi biz de sofistike ama erişilebilir, melodiye önem veren ve sınırları aşan bir “Fransız dokunuşu” için çabalıyoruz. Yaşam tek boyutlu değil, müziğimiz de öyle olmamalı. Bu yüzden melankolik melodiler ile neşeli ritimler arasındaki gerilimi seviyoruz. Bu, yaşamın doğasındaki ikiliğin ve farklı enerjiler arasındaki dengenin bir yansıması. Doğuştan iyimseriz ama majör ve minör akorlar arasındaki dalgalanmada bir güzellik buluyoruz. Dans edilebilir bir ritmin içine biraz hüzün paketlemek, neşenin daha "hak edilmiş" ve gerçek hissettirmesini sağlıyor.
‘TÜRKİYE EVİMİZ GİBİ’
- Daha önce Türkiye’de bulundunuz. Bu sefer nasıl bir deneyim bekliyorsunuz?
A. Grynszpan: Türkiye, bizim "güneşli" tınılarımızla eşleşen inanılmaz bir enerjiye sahip ve orada daha önce harika deneyimler yaşadık. İstanbul’a dönmek, müziğimizin "yolculuk" yönünü gerçekten anlayan bir kent geri dönmek gibi hissettiriyor. Paul’ün İstanbul ile çok kişisel bir bağı var. Birkaç yıldır bir Türk kadınla evli, bu yüzden burası biraz evimiz gibi.
