Erküre'yi anlatmanın olanaksızlığı

Erküre'yi anlatmanın olanaksızlığı

29.03.2026 12:00:00
Güncellenme:
Başak Bıçak
Takip Et:
Erküre'yi anlatmanın olanaksızlığı

Akıllıca bulunmuş bir isim, tartışmaya değer bir sorun ve akıcı bir anlatı... Ancak bazen tüm bunlar gerçekliğin soğuk yüzünü betimlemeye yetmiyor. Tıpkı gazeteci Louis Sebastian Theroux’un “erküre” olarak dilimize çevrilen, çevrimiçi kadın düşmanlığı akımını kadraja alan “Erkürenin Merkezine Yolculuk” belgeselinde yaşadıkları gibi...

Louis Sebastian Theroux, marjinal topluluklar, tabulaşmış sorunlar, dini hareketler gibi alt kültür ürünleri üzerine hazırladığı belgeselleriyle ünlü bir gazeteci.

Scientology'den pedofili olarak suçlanan Jimmy Savile'e, Neo Naziler’e hatta estetik operasyonlara değin çok geniş yelpazede popüler kültür ürünlerini kendi üslubunca ekrana taşıyor.

Theroux'nun mikrofonunu uzattığı yeni "toksik" akım ise “manosphere” yani “erküre” olarak dilimize çevrilen, çevrimiçi kadın düşmanlığı akımı…

Özellikle geçen yıl yayımlanan “Adolescence” dizisiyle bir anda kamuoyunun dikkatini çeken ve tartışılmaya başlayan "ideoloji”nin sosyal medyadaki fenomenlerini kadrajına alan Theroux, “Erkürenin Merkezine Yolculuk (Inside the Manosphere) ile yalnızca akımın değil, sosyal medyanın kontrolsüzlüğünü de -bir kez daha- gözler önüne seren bir anlatı sunuyor.

TARTIŞMAYI ATEŞLEYEN DİZİ

“Adolescence”, Netflix'te yayımlandıktan kısa süre sonra sırf sinemasal bir zafer elde etmekle kalmadı. Genç erkekler arasında yayılan çevrimiçi kadın düşmanı ideolojileri ve terimleri görünür kılarak büyük bir tartışmanın da ateşleyicisi oldu.

Dizinin milyonlarca izleyiciye ulaşması, bu akımın kavramlarının kamuoyu tarafından tartışılmasına zemin hazırladı hatta dizinin okullarda materyal olarak kullanılması bile konuşuldu. Kadınların yüzyıllardır erkek şiddetine maruz kalmasına, istismara uğramasına veya yaşamını yitirmesine yol açan toksik erkek kültürünün "yeni" ve "küçük" bir uzantısı olan bu akım, hakimiyetini yitirdiğini zannettiğimiz erkek egemen düşünce sisteminin dijital çağdaki yeni yüzü. Geleneksel "değerler"i savunma vaadiyle bilerek ve isteyerek kadın düşmanlığı yapan akım mensuplarının Ortaçağ'daki muadillerinden tek farkı, bunu elektriğin icadından sonra yapmaları. Ve zenginliği, bir meşruiyet aracı olarak kullanmaları.

İşte Louis Theroux, "reel kaydıranlar”a durmadan hayal satan "reel üreticileri”nin, Janus'un arkasında kalan yüzünü çeviriyor bizlere. Sosyal medya aracılığıyla kadın nefretini körükleyen fenomenlerle konuşarak sözde ideolojinin temellerini ilk ağızdan dinliyor. Çeşitli platformlarda milyonlarca takipçisi olan isimlere kadınlar hakkındaki düşüncelerini soruyor ve kadınların neden oy kullanmaması gerektiğini, çok eşliliğini neden savunduklarını, kadın ve erkek arasında bez değiştirmek/eve para getirmek ekseninde çizilen akıl almaz çizgileri araştırıyor.

Bu kimselerin çocuklukları arasındaki ortaklıklar belirlenmeye çalışılıyor ve kendilerini bu düşünceye yakın hissedenlerin kimler olduğu gözler önüne seriliyor. Dahası, bu fenomenlerin pek çoğunun Donald Trump destekçisi olduğunu göstererek akımın siyasetteki varlığının altı çiziliyor. Bu açıdan fenomenlerin iç yüzlerini -büyük oranda düşünce sistemi olarak gördükleri şeyin cahillikten ibaret olduğunu- göstererek başarıya ulaşıyor belgesel.

KENDİSİ ‘İÇERİK’ OLDU

Öte yandan, sarf edilen her cümleyle dehşet verici bir hal alan belgeselin dikkatimi çeken bir diğer yanı ise Theroux'nun belgeseline içerik üretmeye çalışırken kendisinin bir "içerik" haline gelmesiydi. Kendisine itibar suikastı yapacağını düşünen belgeselciye karşı kendi sosyal medya silahlarını kullanarak adeta saldırıya geçen fenomenler karşısında Theroux, bir bakıma başarısız oldu denebilir çünkü onları utandırmak için uyguladığı yöntemler, bu kişilere ve onların takipçilerine ulaşmak konusunda büyük oranda etkisiz kaldı.

Theroux'nun sorduğu soruların veya fenomenlerin partnerleriyle yaptığı kısa, çarpıcı görüşmelerin ne fenomenler ne de takipçileri üzerinde kayda değer bir dönüşüme yol açmadığı (belki de bu amacı taşımadığı) söylenebilir. Bununla birlikte seyirci üzerinde, bu düşünce sisteminin değişmezliğini/radikalliğini açığa çıkarması bakımından şok edici bir etki bıraktığı da bir gerçek.

Bugün, sosyal medyada üretilen "bilgi adı altındaki içeriklerin" yayılma hızı ve inandırıcılık gücünün, kitlelerin sorgusuz sualsiz kabulüyle yeni bir tür "afyon" haline geldiğinin farkındayız ancak bir belgeselin ve belgeselcinin, bir realiteyi ortaya koymaya çalışırken söz ettiği kurgusal realitenin bir parçası haline gelmesi bana göre en az söz konusu akımın kendisi kadar ürkütücü bir durumdu. Theroux'nun belgeseli, bir belgeselde anlatılan "gerçekliğin" öneminin, sırf onu seyreden sınırlı kitle tarafından anlaşıldığını, imgeyi üretenlerin kurguladıkları gerçekliğin ise "somut gerçeklikten" çok farklı olduğunu göstermenin aracı haline gelmişe benziyor.

Başka bir deyişle, gerçeği ifşa etmeye çalışan belgesel, kendi gerçekliğini yaratan bir dünyanın parçası haline gelerek etkisini yitiriyor ve yalnızca ele aldığı sorunun ciddiyetinin değil, sosyal medyanın kurguladığı gerçekliğin "dehşet verici" sonuçlarının da bir bakıma -yeniden- doğrulayıcısı haline geliyor. Theroux, erküre dünyasını ve onun sosyal medya ayağını masaya yatırıyor ancak gerçekte bu dünyaya girmenin, onu anlamanın veya anlatmanın olanaksızlığının da altını çizmiş oluyor. “Louis Theroux: Erkürenin Merkezine Yolculuk”u Netflix'te izleyebilirsiniz.

Puanım: 6.5/10

İlgili Konular: #Cumhuriyet Pazar