Nesnelerin sineması veya anlattıkları: Nickel Boys

Nesnelerin sineması veya anlattıkları: Nickel Boys

16.03.2025 10:00:00
Güncellenme:
Başak Bıçak
Takip Et:
Nesnelerin sineması veya anlattıkları: Nickel Boys

RaMell Ross’un “Nickel Boys”u Fransız yeni dalgasına atıfla örülü anlatısı ve birinci şahıs kamera açısını kullanarak ilgi çekici bir izleyici deneyimi oluşturuyor.

“Ne kadar zor olsa da ne kadar sinir bozucu olsa da uzun sürmeyecek. Gerçek yerle bir olduğu için, tekrar yükselecek. Ne zaman? Çok yakında. Çünkü er ya da geç ortaya çıkar. Ne zaman? Çok yakında...”

Martin Luther King’in, bir televizyon ekranında karşımıza çıkan konuşmasındaki “gerçek”, aslında RaMell Ross’un filminde, Nickel Akademisi’nde toplum için “çalıştırılan” çocukların gerçekte neler yaşadığına, uğradıkları sistematik taciz ve işkenceye yönelik bir anlam barındırıyor. Ancak Nickel Boys’taki anlatı tercihiyle mütemadiyen gerçeklikle oynayan, birinci şahıs kamera tercihiyle (pov) seyirciyi yalnızca karakterle özdeşleştirmekle bırakmayıp, aynı zamanda öyküye zihinsel (ve belki de bedensel) katılımını sağlayan Ross’un filmi, bundan çok daha fazlasını temsil ediyor. Öyle ki hikâyenin konumlandığı yıllarda Fransa’da hâkim olan Yeni Dalga ve Yeni Roman gibi akımlarının yönetmen ve yazarlarının coşkuyla kucaklayacağı bir anlatı bu; ya da Roland Barthes’in deyimiyle, “anlamın mutfağına” girmek isteyeceğiniz kadar göstergelerle dolu...

Gerçekten de Yeni Roman-Yeni Dalganın etkileşiminden doğan filmlerin ya da sine-romanların, “insansızlıkla” eleştirildiği kadar nesnelerle “yüklü” bir girizgâh yapan Ross, tıpkı Alain Robbe-Grillet’nin eserlerinde “nesneyi yüceltirken esasen onun gerisindeki insanı, anıyı, zamanı bulmaya çalışması” gibi bir dil yakalıyor. İlkin, güneşli bir günde, bir ağacın dalındaki portakala “bakışımızla” açılan Nickel Boys’ta bu portakal, filmin bütününe yayılan bir nesne olma haliyle, önce ana karakterimiz Elwood Curtis’in (Ethan Herisse) zorla gönderileceği Nickel Akademisi’nde yemek yediği tepside, daha sonra da çalıştırılmak zorunda kaldıkları bahçelerde karşımıza çıkıyor. İlk sahnenin peşi sıra kadraja giren kadın bileziği, kül tablasında duran bir sigara ve kadehler odağımızı belirlerken, “insanı” da ekranın kenarında bir sesten ibaret kılıyor. Kadraja giren ilk insanın ardından nesneler iktidarını korumaya devam ediyor ancak gördüğümüz dünyada bir özne olarak varlığımızı fark ettiğimiz an, bir ütüdeki yansımamızla oluyor. 

Bu, Lacan’ın meşhur ayna teorisini hatırlatırcasına, bir erkek çocuğunun aynada kendi görüntüsü ile oluşturduğu bütünlük illüzyonu ve daha sonra anneyle özdeşleşmesi gibi -Elwood’da büyükanneyle- Elwood’la birlikte “bedensel” bütünlük sağladığımız ilk imge oluyor. Ütüye yansıyan ve daha sonra bir mağaza vitrininin camına yansıyan Elwood’un görüntüsü, kulaklarımızda Martin Luther’in yukarıdaki konuşmasıyla yankılanmaya başlıyor. Elwood’un siyah derisiyle parlayan kollarına bakarken biçem, nesnelerin hükümranlığını ilan ediyor ve zaman sıçramalarıyla, Elwood’un büyüdüğünü, bu kez bir otobüs camına düşen yansımadan öğreniyoruz. Öyle ki yansımalar aracılığıyla “tanıdığımız ve özdeşleştiğimiz” Elwood’un, bir sevgilisinin olduğunu dahi dolaylı yoldan, bir fotoğraf yoluyla fark ediyoruz.   

Okumayı çok seviyor Elwood ancak bu türden bilgilerin hikâyede hiçbir önemi yok zira filmin derdi, nesnelerin temsil ettiği anlamların bir araya geldiklerinde neye ulaştıklarıyla ilgili. Okulda, arkadaşının defterinin kenarına çizdiği üç kişi tarafından asılan birinin anlatan küçük flip book animasyonunun ne demek istediğinin, Elwood’un tavanda gördüğü bir ışığın (güneş) yanında duran balonu (ay) izlerken, fonda radyodan duyulan Ay’a ayak basma haberlerinin, bir dükkanda alışveriş yapan büyükannesinin desenli elbisesiyle uyumlu ayakkabılarını izlerken, beyaz bir kadının gelişiyle girdikleri ritmik hareketlerin veya hocasının verdiği ve gideceği üniversitenin buzdolabına astığı broşürünün, magnetle birlikte yavaş yavaş kaymasının, o okula hiç gidemeyeceğini simgelemesi gibi; her bir imge sembolik bir anlatıya hizmet ediyor.  

Dahası, okula giderken arkasında duran haçtan kıvılcımlar çıkararak ilerleyen bir arabanın geçişiyle kulağımıza ilişen Martin Luther King’in “ölümün gölgesindeki vadiden yürüsem bile kötülükten korkmam” dediği 23:4 numaralı Mezmur’un bir nedeninin olması gibi; bindiği arabanın kapısının açılmamasının ya da radyosunun çok iyi çalışmamasının da “gidemeyeceği” yolla ilişkisi var. Hatta pastayı kesen bıçakta “arta kalanları” büyükannesi tabağa sıyırırken dinlediğimiz hikâyenin de... Jean Mitry’nin, her nesnenin önemli olduğunu vurgulayan sözlerini hatırlatıyor her detay ve bu “şeylerin sineması”, Nickel Akademi’ye giderken izlediğimiz sekansla doruğuna ulaşıyor. Yağmurlu bir günde, bir polis arabasının arkasında kaderine ulaşmayı bekleyen Elwood’un durumunu, yine yağmurlu bir günde bir araba dolusu mahkûmun yer aldığı sahnede şarkı söyleyen Sidney Poitier’nin yer aldığı Stanley Kramer imzalı “The Defiant Ones” filmiyle açık bir analojiyle açıklayan Ross’un tüm bu nesnelerle bezeli öykülemesinin, aslında filmin yalnızca 30 dakikalık bir prolog bölümünden ibaret olduğunu fark ettiğinizde ise hayranlığınız katlanıyor. Zira bundan sonrası, tıpkı Nickel Akademisi’ne girdikten sonra zamanın akışını, geçmişi-şimdiyi-geleceği bizim bakış açımızla birlikte tek bir düzlemde toplayan tren sahnesinde olduğu gibi, yalnızca gerçeklik ve zaman bükülmüyor; kameranın bakış açısına yeni bir karakterin, Turner’ın (Brandon Wilson) eklenmesiyle birlikte anlatının yönü de değişmeye başlıyor. 

Artık kamera bizden, iki ayrı karakter değil, seyirci benliğinde buluşan tek bir karakter görmemizi istiyor ki bunun da nedenini, finalde ve günümüz sıçramalarının simgelediklerinde daha iyi kavrıyoruz. Benzer bir biçimde kamera, görebildiğimiz şeylerin gerçekliğine inanmamızı bekliyor; seslerle verilen gerçekler, daha çok kurguda sıkıştırılmış ve boşluk dolduruyormuş izlenimi uyandıran uzay görüntüleriyle (Apollo görevleri) boşlukta salınıyor adeta: işkenceyi, sallanan bir lamba, titreyen dizler, bir gömlek düğmesi ve duvara sıçramış kanla ifade etmek yetiyor çünkü sesler zaten yardım ediyor imgeye. Timsah, sistematik şiddetin, ırkçılığın, adaletsizliğin güçlü bir metaforu olarak Nickel öncesine de sonrasına da nüfuz ediyor; gerçekliği kırarak hayali unsurları öyküde kristalize ediyor. 

Lacan’ın ayna evresine dair; sinemada seyircinin konuya hakimiyetinin bir tür yanılgı, bir sanrı olduğunun söylenmesini haklı çıkaran bir finalle sonlanan Nickel Boys, karakterlerle “yaşayan” bizleri de onların kaderine mahkûm ediyor. Çocukluğu veya hayatları ellerinden alınmış Nickel Akademisi çocuklarının yaşadıkları, biçemin ve nesnelerin ele geçirdiği bir anlatıda onların “gerçeği” olmaktan çıkıp, “bizim gerçekliğimize”; seyircinin zamanı ve Nickel Akademisi’nin talihsiz gençlerinin zamanı tek bir zamana dönüşüyor. Ve evet, gerçek er ya da geç açığa çıkıyor: bir büyükannenin sarıldığınız omzundaki o buğulu imgede...

Nickel Boys’u, Prime Video’da izleyebilirsiniz.

Puanım: 8.5/10