Komedyen Deniz Göktaş, günümüzde stand-up sahnesinin yeni nesli arasında en çok ilgi gören isimler arasında. Göktaş, birkaç yıldır devam eden gösterisini “Ölü Deniz” başlığıyla son olarak 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde sahneledikten sonra büyük bir dijital platform piyasasının olduğu bu ortamda ücretsiz ve reklamsız bir biçimde YouTube’da yayımladı. Dijital medyaya yüklendiği gibi yoğun bir ilgi gördü, ilk günde 1 milyon izlenme sayısını geçti, altıncı gününde ise 8 milyona yaklaşıyordu.
Son yıllarda gösterileri kapalı gişe sahnelenen bir sanatçının ücretsiz yayımladığı bir gösterisinin bu kadar ilgi görmesi şaşırtıcı değil. Türkiye’de stand-up sahnelerinin izleyici sayısı her geçen gün artarken haliyle dijital medyada da daha fazla görünür oluyorlar. Göktaş’ın bir önceki gösterisi “Selam Selam” da YouTube’da aynı şekilde ücretsiz ve reklamsız bir biçimde yayında. O da üç yıl önce yüklendiğinden bugüne kadar 6.6 milyon kez izlendi.
Göktaş, üç yıl önceki gösterisini de önceki yıllarda, yani 20’li yaşlarının başından itibaren özellikle Ankara ve İstanbul’da çeşitli açık mikrofonlarda ve barlarda sahnelemişti. Genç yaşından itibaren potansiyeli konuşulmaya başlanmıştı. Söylediklerini dinlediğinizde zaten neyle karşı karşıya olduğunu bilen, genç bir komedyen görüyordunuz. Bir önceki gösterisinde de yeni gösterisinde de kendisiyle ilgili birçok bilgi veriyordu aslında. Hatta çok sık GBT’ye alındığından bile söz ediyordu, kesin araştırılmıştır. Söylediklerinin bir kısmı doğrulanabilir şeyler, inanıp inanmamak izleyiciye kalıyor. Birçok insana samimi geldiği de bir gerçek. Özellikle Fatih Altaylı’nın YouTube kanalındaki söyleşiye katıldıktan sonra...
Ne anlatıyordu Deniz Göktaş? Aslında anlattıkları, Türkiye’nin politik gündeminden kopamayanlar için çok tanıdıktı. Siyaset, politikacılar, toplumsal figürler, ideolojiler anlattıklarına konu oluyordu. Eski Trabzon İl Emniyet Müdürü olan Ramazan Akyürek ismini kaç “stand-up” gösterisinde duyabilirsiniz örneğin? Ya da onun toplumsal politik tarihimizdeki “rolünü” kaç kişi biliyor? Gösterisinde bu tarz, siyasetle ilgili bir insan bile olsanız yeterince politik olmadığınızı hissettirecek bilgiler sunuyor Göktaş. Çocukluğundan beri “ana haber bağımlısı” olduğunu dile getiriyor, ailesinden aldığı politik bilinçle ilkokulda bile kullandığı kelimeler nedeniyle diğer çocuklardan farklı tepkiler aldığını açıklıyor. Yani neredeyse, 7 yaşından beri bu ülkenin gündemini bilen bir insandan söz ediyoruz. Her eyleme gittiğini söylüyor, bir kısmında destek için sahneye çıktığını da belirtiyor. Bugün onu hedef gösteren iktidar yanlısı gazeteci ya da yazarlardan Türk siyasetine daha hakim olduğu kesin. Hatta gösterisini izleyen kitle da çoğu zaman esprilerinden kurtulamıyor. Ama Deniz Göktaş’ın bu şekilde sevildi, bu şekilde saygı gördü, kendisinden yaşça çok daha büyük isimler bile kendisini bu yüzden takibe aldı. Genç komedyen, çoğu zaman seyircisinin duymak istediği şeyleri söylemiyordu. Gösterileri gayet “ciddi meselelere” değiniyordu. Sistemin ürettiği absürtlüğü, adaletsizliği ve toplumsal riyakarlığı büyük bir kabiliyetle “suç işlemeden” anlatabiliyordu. Bakmayın soruşturma açıldığına, hâlâ öyle anlatıyor. Zaten soruşturmanın da bu kadar gecikmesinin nedeni bu, Deniz Göktaş’ın kelime ve cümle seçimlerindeki ince işçilik. ODTÜ psikoloji mezunu bir gençten beklenecek bir biçimde zekice dokundurmalarda bulunuyor Göktaş. Bu yönüyle özellikle Türkiye için konuşursak eğer diğer komedyenlerden ayrılıyor.
Deniz Göktaş bugün daha olgun, 32 yaşında. Harbiye’deki gösterisinde izleyici karşısına, arkasında yan yatmış bir “kelle” dekoruyla çıktı. Anlattıklarından bugün de cümlelerinin bağlamından koparılacağını tahmin ettiğini anlıyorduk. Geçmişte aynı şekilde Emre Günsal ve Pınar Fidan gibi komedyenler de videolardan alınan kısa kesitlerle sosyal medyada histerik linçlere maruz kalıp beraat edecekleri ya da ceza alsalar bile hapse girmeyecekleri halde ya gözaltına alınmışlardı ya da kısa süreliğine hapis yatmışlardı.
Bütün bu nedenlerle ve Türkiye’nin içinde bulunduğu baskı iklimi dolayısıyla gösteri yayımlandığından itibaren Deniz Göktaş’a yönelik bir soruşturma açılması bekleniyordu. Genç sanatçıyı dinleyenler söylediklerinde bir suç unsuru bulunmadığını biliyordu, bu nedenle “Silivri soğuktur” şeklindeki sinik beklentilere tepki gösterildi.
Yine de daha önceden tanıdık gelen yöntemlerle hedef gösterildi. Bir buçuk saatlik gösteriden bir dakikadan az bir bölüm alındı, kırpıldı, provokatif kelimelerle hedef gösterildi. İktidara yakın ana akım medya da buna destek oldu.
Devasa bir ekonomi haline gelen, özellikle Twitter’da (X) künyesiz, birbirinin kopyası haber hesaplarıyla yönlendirilen hedef göstermelerin bir nedeni var. Toplumun gerçek sorunlarına duyduğu haklı ve birikmiş öfkeyi sahnede şaka yapan bir figüre doğru yönlendirmek. Aslında üretilen bu suni öfke dalgası, bildiğimiz bir toplumsal mühendislik mekanizmasını tetikliyor: “Kutsallarımız elden gidiyor, değerlerimiz ayaklar altına alınıyor” çığlıklarıyla yapay bir toplumsal panik üretmek. Buradaki asıl amaç, ülkenin yakıcı gerçeklerini konuşturmamak ve yaratılan bu suni infialin, bu “ahlaki panik” dalgasının arkasına sığınarak adalet mekanizmasını refleks halinde harekete geçmeye zorlamak.
Sonuç olarak tarihe geçen şey, 2026 yılında komedyenlerin bir kez daha mahkeme salonlarına düştüğü oluyor...
MİZAHIN FATURASI
Markopaşa: Bu toprakların en güçlü mizahi damarlarından olan Markopaşa dergisi, 1940'larda Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkan sert siyasi hicivler yüzünden defalarca kapatıldı. Ustalar, yazdıkları yazılar ve şiirler nedeniyle hapis köşelerinde sansürün ve baskının en ağırıyla yüzleşti.
Lenny Bruce (ABD): Bugün modern stand-up’ın kurucusu ve babası kabul edilen Lenny Bruce, 1960’ların Amerika’sında sahnede muktedirleri, ırkçılığı ve toplumsal riyakarlığı eleştirdiği için adeta bir av partisiyle karşı karşıya kaldı. Şovları polis tarafından basıldı ve sahnede mikrofon başındayken "müstehcenlik" kılıfıyla defalarca kelepçelenerek tutuklandı.
George Carlin (ABD): İfade özgürlüğünün en keskin savunucularından olan Carlin, 1972 yılında Milwaukee'deki bir festivalde, medyanın ve siyasetin dil sansürünü hicvettiği o meşhur "Televizyonda Asla Söyleyemeyeceğiniz Yedi Kelime" şovunun hemen ardından sahneden iner inmez gözaltına alındı.
‘ŞAKA, İFŞA EDER’
Ezgi Emel: Deniz Göktaş’ın stand-up’ını izlemek, uzun süredir yenik ve sinik hisseden muhaliflere ferahlatıcı geldi; bir basınç subabı gibiydi. Şov dünyasında herkesin azami otosansürle iş gördüğü bir dönemde, söylenebildiğini çoktan unuttuğumuz kimi şeyleri Harbiye Açıkhava’da dile getirme cesareti, Deniz’i izleyenlerde hayranlık uyandırdı ve muhaliflere yeni bir enerji verdi.
Kimi manevi değerlerin kamuoyu önünde şakasının yapılmasının ahlaken doğru olup olmadığı tartışmasında, aslında Türkiye’de çok sık karşılaştığımız -ve yalnızca iktidar taraflı olmayan- bir bakış açısının asıl motoru olduğunu düşünüyorum: paternalizm. Bireyleri, bazı fikirlere maruz kalmanın kendilerini kalıcı olarak değiştireceği, faillikten yoksun birer çocukmuş gibi görme dürtüsü. Buna bir de herkesin benzer değerlere sahip olmasını isteyen totaliter refleks ekleniyor.
Ama öfkenin asıl kaynağı başka yerde. Şaka, kutsalın aslında ne kadar keyfi olduğunu ifşa ettiği için tehdit eder. Sorgusuz kabul edilen, doğallaştırılmış olanı bir anda görünür kılar; kutsal sandığımız şeyin tarihsel ve tartışılabilir bir inşa olduğunu açığa çıkarır. Tepki de bu ifşaya karşı bir savunma refleksidir. Yani rahatsızlığın kaynağı şakanın kötü olması değil, perdeyi aralamış olmasıdır. Kimileri için asıl tahammül edilemez olan, bir değerle dalga geçilmesi değil, o değerin dokunulmazlığını yitirip tartışılabilir hale gelmesidir.
Zaten mizahın psikanalitik olarak işleyişi de tam buraya oturur. Espri, içimizden geçirip de söylemeye çekindiğimiz şeyi, iç sansürü atlatarak kaçırmanın bir yoludur ve hazzın kaynağı da budur. Yani gülme, bastırılmış olanın bir an için serbest kalmasıyla açığa çıkan bir enerjidir. Bu yüzden en güçlü komedi, tam da en çok bastırdığımız yerlerden, yani din, siyaset ve cinsellik gibi tabu alanlarından doğar. Bir şeyin şakası bizi güldürebiliyorsa, orada söylenmek isteyip de söylenemeyen bir şey olduğu içindir. Tabu ne kadar ağırsa, onu delen esprinin boşalttığı basınç da o kadar büyük olur. Komedi yasağın kendisinden beslenir. Nötr, kimseyi rahatsız etmeyen, hiçbir sınıra dokunmayan bir mizah zaten pek gülünç değildir. Bu yüzden “Bu konularla dalga geçilmez” demek, aslında komedinin en verimli damarını baştan kurutmak anlamına gelir.
‘RAHATSIZLIK, SUSTURMA GEREKÇESİ DEĞİL’
Burada bir ayrımı da netleştirmek gerekiyor: Bir şeyden rahatsız olmak ile zarar görmek aynı şey değildir. Rahatsızlık gerçek olabilir, ama tek başına kimseyi susturmanın gerekçesi olamaz. Ne var ki ifade özgürlüğünü savunurken en güçlü karşı argümanı da görmezden gelmemeli: nefret söylemi. Dezavantajlı bir azınlığın topluma eşit ve tam üyeliğini aşındırdığında, mesele artık incinmiş bir hassasiyet değil, gerçek bir zarardır. Ama tam da bu ayrım bizi kurtarır: gücü elinde tutanla dalga geçmek ile kırılgan bir azınlığı aşağılamak yapısal olarak farklı şeylerdir. Biri yukarı doğru nişan alır, dokunulmaz sanılanı tartışmaya açar; diğeri aşağı doğru vurur, zaten kırılgan olanı daha da kırılgan kılar. Deniz Göktaş’ın yaptığı açıkça ilkidir: güçlü bir iktidarı, o iktidarın gölgesindeki İlber Ortaylı gibi güç sahibi figürleri tiye alır. Savunduğumuz şey her sözün dokunulmazlığı değil, gücü elinde tutanın kutsalının da eleştiriye ve gülmeye açık olması gerektiğidir.
'GÜÇ, MİZAHI TOLERE EDER'
Bülent Üstün: 11 yaşımdan beri mizah dergilerinde çalışıyorum. Özal'ı çizdik, Demirel'i çizdik, Erdal İnönü'yü çizdik, Kenan Evren'i bile çizdik... Devlet memurlarının bu kadar kutsandığı bir çağa denk gelmemiştik. Kutsal, tamam da neye göre kutsal? Güç, mizahı tolere eder, güçsüz ve kompleksli endişe eder.
