ÖZLEM YALIM
Milano sokaklarında uzun bacakları ile attığı hızlı adımlarına yetişmeye çalışırken bir yandan da İstanbul için koruma (preservation) teması hakkında konuşuyorduk Rem Koolhaas ile.
Uzun yıllar önce İstanbul’da bir sergi hazırlığı sırasında birkaç kez görüştüğüm Koolhas’ın henüz olup olmayacağı belli olmayan konulara nasıl da kafa yorduğunu anlamıştım. Rem için mimarlık hiçbir zaman yalnızca mimarlık değildir. 1975’te kurucuları arasında yer aldığı uluslararası mimarlık ofisi OMA da (Büyükkent Mimarık Ofisi) bu çerçevede mimari düşüncenin az sayıdaki öncü laboratuvarlarından.
Pek çok koruma projesine imza atan OMA’nın Venedik’te Rialto Köprüsü yanındaki tarihi Il Fondaco dei Tedeschi’deki tasarımı, ofisin mimari koruma alanındaki eski projelerinden biri. Bu yapı çağdaş bir perakende merkezine dönüştürülürken yapının tarihî kimliği silinmemiş yeni ekler, dolaşım elemanları ve kamusal rotalar eski kabuktan ayrışacak biçimde tasarlanmıştı. Buradaki mesele, tarihin içinde kaybolmak değil tarih ile bugünün aynı anda okunabildiği bir mimari eklenti üretmekti.
Ofisin mimari koruma alanındaki diğer projeleri arasında bulunan Berlin’deki KaDeWe projesinde, tarihi çelik ve cam kubbeyi koruyup katları spiral merdivenler ile baskın bir biçimde birleştirerek eski ve yeni arasında görünür bir bağ kurmuştu.
Milano’daki Fondazione Prada’da ise endüstriyel yapılar arasından yükselen altın parıltılı bir kule ve çağdaş eklerle daha gerilimli ve tezat bir biçimde yapıyı dönüştürmüştü. St. Petersburg’daki Hermitage’da klasik sütunları koruyarak içeride modern sergi alanları yaratmıştı. Koolhaas’ın yaklaşımı, koruma kavramına her seferinde yenilikçi bir bakış açısı getirir. Aslında kendi içinde de çatışma yaşadığı belli olan bu kavram çerçevesinde her projeyi sıradışı biçimde ele almakta ve arayışını sürdürmektedir.

Koolhaas gibi dünyaca önemli mimarlık isimleri, en sığ biçimde “yıldız” mimarlar olarak anılırken arka plandaki bu düşünce mesaisi hep göz ardı edilir. Bu tür ofislerin kentlere bıraktığı izlerin her biri bir yapıt olmanın yanında içinde yüzlerce düşünce barındıran, çok yönlü deneylerin yapıldığı, mimarın kendini aşmaya çalıştığı yeni bir maceradır. Bu nedenle Renzo Piano’nun İstanbul Modern binasından hemen sonra İstanbul’da bir de OMA imzalı Beymen Tersane yapısı yapılacağını Beymen Grup mimari projeler direktörü Gül Ökten’den ilk duyduğumda ve projesini gördüğümde büyük bir heyecan duymuştum.
DÖNÜŞÜM ADIMLARI
Haliç kıyısında 15. yüzyıldan bu yana yer alan, uzun yıllar metruk biçimde kalan Tersane içerisindeki yapılaşmanın son halkalarından biri olan 12 bin metrekarelik Beymen yerleşkesi, Rem’in korumacılık üzerine 20 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği bu tür deney ve düşüncelerin günümüzdeki en yeni ve rafine çıktısı.
OMA, tarihi bir kabuğun içine konumlanan bu lüks perakende markası için meseleyi yalnızca “şık bir mağaza” tasarlamak olarak değil mevcut yapının hacmi, tekrarları, kalın duvarları, boşlukları ve taşıdığı hafıza ile birlikte mesafeli ama etkin bir ilişki kurarak ele almış.
Yapının renovasyonunda görünmeyen tüm altyapı ve tesisatlar da var olan durumu bozmamak üzere yerin altından gerçekleştirilmiş. Yeni eklentiler tümü ile eski olanlardan ayrışıyor. Bu, malzemelerle ve tasarım çizgisi ile bariz. Tüm yapı gösterişten uzak. Bu duruş bir mimari özgüven göstergesi ve sanırım bizim coğrafyamızın mimarlığı bunca tevazu noktasına hâlâ gelmiş değil.
Beymen Tersane’de taş duvarlardan oluşan yüksek iç hacimli eski yapı tasarımın sadece kabuğu gibi kullanılmıyor. Onlara yük bindirmeyen, kendi strüktürünü taşıyan çağdaş eklerle mimari kararların kendisi ile bütünleşiyor.
Projeyi önce ekranda sonra iki kez şantiyesinde, açılış gecesinde ve açılış sonrasında da iki kez katıldığım farklı turlarda inceledim. Düşündüğüm şey, birbirinin tekrarı olan bu dokuz galerinin insanda nasıl da her defasında başka bir his uyandırdığı oldu. Ana hatları bunca belirli ve sabit bir yapıda bunu gösterişe kaçmadan başarabilmek de OMA için alkış gerektiriyor.
Burası alıştığımız perakende duraklarının tüm yerleşimin stereotipinden bağımsız biçimde yatayda konumlanan, farklı galeriler arasında gezilebilen bir dünya.
OMA gibi dünyaca ünlü ve önemli bir ofisin yapıtını İstanbul’da deneyimleme şansı başlı başına bir lüks. Böylece mimarlığın, farklı zamanların ve işlevlerin kontrollü çarpışması olarak düşünmek için bir zemin bulabiliyoruz. Yapının tüm galerileri içerisine yerleştirilmiş yerel sanatçıların işleri, zaman zaman kurduğu ve sunduğu sanatçı işbirlikleri ile geliştirdiği davetkâr duruşu da mutlu edici bir gelişme.
