‘Squid Game’ milyonlarca insanı nasıl bu kadar çok etkiledi?

Yayımlanmasının üzerinden sadece üç hafta geçmesine rağmen dünya çapında 110 milyondan fazla insana ulaşan, gelmiş geçmiş en çok izlenen diziler arasına giren “Squid Game”in sırrını araştırdık.

26 Ekim 2021 Salı, 11:29
‘Squid Game’ milyonlarca insanı nasıl bu kadar çok etkiledi?
Abone Ol google-news

Borç ve umutsuzlukla dolu gerçek yaşam ile ölüm tehlikesi olan sanal bir dünyadaki oyunlar arasında sıkışmış insanlar. Üzerlerinde de bir küre içine doldurulmuş her ölümle biraz daha artan milyarlar...

17 Eylül’de yayına giren Netflix dizisi “Squid Game” (Kalamar Oyunu) dünya çapında kendisini izleyen, farklı kültür ve sosyoekonmik koşullardan milyonlarca izleyicisini şok etkisiyle çarptı.

Dizideki karakterlerin sıkışmışlığı insanlığın genel ruh halini mi yansıtıyor, yoksa dizinin atmosferi kitleleri etkileyen bir araca mı dönüştü. Sosyolog Deniz Bağrıaçık ve Uzman Klinik Psikolog Emeç Serin’e sorduk.

“Squid Game”, akıllara geçen yıl Oscar kazanan “Parazit” filmini getirdi. Güney Kore’den art arda dünyanın büyük ilgisini çeken iki yapımın ortaya çıkmasını sizce nasıl yorumlamalıyız?

Güney Kore’nin kültür ürünlerini ihraç edişi. Ülkenin teknolojik fırsatları çok gelişmiş bir vaziyette, internet son derece yaygın, Dünya Bankası’nın verilerine göre Güney Kore’de internet kullanımı 2020 yılında yüzde 96’ya ulaşmış. Bu kültürel ihracın en bilindik türü K-Pop. Kuzeyinizde nefes aldırmayan bir ülke varken siz kendinizi ayırmak için renkli, tüketim kültürüne uygun bir kültür üretim fabrikasına dönüşüyorsunuz, pazarlamanızı ona göre yapıyorsunuz. Kolay tüketilebilen kültür endüstrisi bir altın değerinde ülke için. Güney Kore bunu mutfağı, pop kültürü, dizileri ve sineması ile de yapıyor. Biraz da oyun döneminden bir türlü çıkamayan bireylerin, ruhunu okşayan bir yapısı mevcut.

KAHRAMANLAR BILE INANIRSA...

Dizide çok baskın temalar var. Bir tanesi yoksulluk ve gelir adaletsizliğinin insanları soktuğu ruh hali. Bu konuda neler söylersiniz?

1980’li yıllardan itibaren, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın neo-liberal politikalarının kabul görüşü ile dünyanın gelir adaletsizliklerindeki artışı çok araştırılan bir gerçek. Kore’ye baktığımızda, inovasyon, teknoloji ve ekonomik büyüme sayesinde çok yol kat ettiği bir gerçek. Ülke düşük gelirli ülkeler sınıfından, yüksek gelirli ülkeler sınıfına geçiyor. Ancak bu büyümeden herkesin eşit anlamda yararlandığı anlamına gelmiyor. Borgen Project raporuna göre aileler çocukların eğitimlerine büyük bir önem veriyorlar ancak yalnızca Seul’deki 3 üniversitenin diploması makbul görülüyor. Ülke nüfusunun yüzde 70’i üniversite diploması sahibi olsa dahi bir işe yaramıyor. 330 bin konut ise yer altına inşa edilmiş, gün ışığı almıyor. Bireyler yoksullukla uğraşırken aile ve toplumsal bağların da zayıfladığını görüyoruz. Para kazanmak, toplumsal saygı görmek için çok önemli. Dizideki bireylerin de para ile olan ilişkisi, hep kayıp üzerine. Para ve sonucunda ailelerini kaybediyorlar. Toplumsal dışlanma bir ceza ve dizi karakterleri genelde bu duygu ile baş başa. Biraz da arabesk bir bakış açısı hâkim değil mi? Marksizmin, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı çalışan sınıfın birlikte hareket ederek kapitalizmi yenme gayesinin çok uzağındayız. Bu gayenin küllerinden, kendini imha etme, risk alma ile kendine zarar vererek toplumda yükselme çabasını görüyoruz. Kahramanlar, baştan, iyi gelecek olmayışına öylesine inanıyorlar ki, kitleleri de sürüklerken durumu meşru hale getiriyorlar. Dışarıdaki hayatın zorlanılsa da bir yere gelinemeyeceğine inanılmış olması en ürkütücü olan değil mi?

“Squid Game” bize açgözlülük ile ölüm korkusu arasında sıkışmış bir oyun dünyası sunuyor. Gerçek hayatla ne kadar eşleşiyor?

Açgözlülük ve ölüm korkusu arasında sıkışmış bir oyun dünyası daha çok kapitalizmin şekillendirdiği dünyayı ve onun denetimli gözetim araçlarının yarattığı benzerlik ile düşündürücü. Ürkütücü olan, bu şekilde takip edilen kişilerin, böylesine denetimli bir dünyanın çok da uzak gelmemesi. Özellikle sosyal devletin varlığının az olduğu ülkelerde, kendini güvencesiz hisseden bireylerin büyük korkular yaşadığına şahit oluyoruz. Yaşamak için değil, hayatta kalmak için. İnsanı insan yapan, gelecek projesidir; o olmadığı zaman da tutunacağı hiçbir umudu kalmaz. Bunun son dönemde kitlelere yayıldığına şahit oluyoruz. İlk kez gelecek nesillere, “Ailelerinizden daha az yaşayıp daha az varlıklı olacaksınız” deniyor. Aslında ruh halimiz, bu durumu kabul etmişliğin verdiği depresyondan geliyor.

‘GÜÇSÜZLÜK HİSSİNİ ARTIRIYOR’

Uzman Klinik Psikolog Emeç Serin:

“Squid Game’in bu kadar geniş hayran kitlesine ulaşmasının sebebi psikolojik. Yoksullar hayatta kalmak için bir ölüm kalım oyununda mücadele ediyor ve sosyoekonomik olarak güçlü olan VIP’leri eğlendiriyor. Artık daha fazla insanın sosyal adaletsizlikten endişelendiğini ve performans odaklı bir yaşam mücadelesi verdiğini görüyoruz. Bütün bunları seyirci kendisiyle özdeşleştirmiş olabilir. Diziyi izlerken bizlerin de hissettiği kimin öldüğü, kimin hayatta kaldığını merak eden VIP’lere de çok yakın bir konumda oluyoruz. Yani dizi bize ikili bir bakış açısı sağlıyor. Birbiriyle rekabet eden oyuncular için kaygılanıyoruz ama bir yandan VIP’ler gibi oyunları izliyoruz. “Squid Game” duygular arasında sürekli geçiş yaptıran bir dizi. Çocuk oyunlarının oynanması ise bilişsel uyumsuzluk yaratıyor. Şiddet uygulamak için faydalanılan çocukluğun sembolik masumiyeti, merakımızı zirvede tutarken korkuyu ve güçsüzlük hissini artırır.”

DİZİNİN VİCDANLA İLİŞKİSİ

Uzman Klinik Psikolog Emeç Serin:

“Vicdan sistemi birçok bilişsel sistemden sadece biri ve bu sistemler her zaman birbiriyle uyumlu çalışmaz. Yani vicdan sistemi, ahlaki olarak onaylanmayan bir davranışı temsil edebilirken diğer sistemler başka bir davranışsal seçim yapabilir. Dizide kimi zaman potansiyel fayda elde etmek ile vicdan arasında kalındığında potansiyel fayda gözetilerek davranışlara yön verildiği görülüyor.”

İKİNCİ SEVİYE

Cho Sang-woo, dizinin ana karakteri Seong Gihun’un tam tersi. En samimi olduğu göçmen Ali’yi gözünü kırpmadan ölüme gönderecek birisi.

Cho Sang-woo gibiler günümüz dünyasında nereye oturuyor?

Uzman Klinik Psikolog Emeç Serin şu yanıtı veriyor:

“Kohlberg’in ahlak gelişim kuramına göre bireyin ahlaki olarak en gelişmiş olduğu seviyede bireyin kendine özgü değer yargıları vardır, kanunlar da gözetilir ancak değer yargıları ve kanunlar birbiriyle zıtlaştığında birey değer yargılarını korur. Cho Sang-woo, Kohlberg ahlak gelişim kuramına göre ikinci seviyede bir karakter. Yani diğer kişilerle olan ilişkisinde, onların ihtiyaçlarının farkında olsa da kendi çıkarlarını ön plana alan insanlardan. Kurallara gereksinimlerini giderdiği ölçüde uyuyor. Yani bir eylem, bu ahlaki gelişim seviyesindeki bireyler için yararlı ise doğru, zararlı ise yanlıştır. Cho Sang-woo’nun dizi boyunca bu gelişim seviyesinde olup finaldeki eylemi beni de şaşırttı açıkçası… Bu karakterlere günümüz dünyasında, kırmızı ışıkta bir insanın ölümüne neden olmamak için durmaktan ziyade “arabam zarar görmesin” diye duranlar, her şey karşılıklıdır görüşünde olanlar, ne kadar alırsam o kadar veririm diyenler örnek verilebilir.”