Bazı yerler vardır onlara yalnızca bakmaz, onları dinlersiniz. Taşın, suyun, toprağın, kuşun ve meyvenin kendi dili vardır. Ereğli ve çevresi de böyle bir coğrafya. Yolunuzu İvriz’e, Akgöl’e, Meke’ye, kiraz bahçelerine düşürdüğünüzde, bir Anadolu ilçesinin sakinliğinin altında binlerce yıllık bir hafızanın aktığını hissedersiniz.
Ereğli’yi anlamak için suyun izini sürmek gerekir. Çünkü burada su yalnızca doğanın parçası değil tarihin, inancın, tarımın ve gündelik hayatın da ana damarıdır. Konya’nın Ereğli ilçesine yaklaşık 12 kilometre uzaklıkta, Halkapınar sınırları içindeki İvriz Suyu’nun kaynak başına vardığınızda bunu daha iyi anlarsınız. Su doğar, taş konuşur, insan binlerce yıl öncesinden gelen bir bereket duasının karşısında durur.
İvriz Kaya Anıtı, Geç Hitit döneminden günümüze ulaşan en önemli yapılardan. MÖ 8. yüzyıla, Kral Varpalavas dönemine tarihlenen kabartma, yaklaşık 4.20x4.20 metre ölçülerinde bir kaya yüzeyine işlenmiş. Bu eser, suyun, bereketin, tarımın ve inancın taşa kazınmış hâlidir.
Anıtta Kral Varpalavas ile Tanrı Tarhundas betimlenir. Tarhundas’ın ellerinde üzüm salkımı ve buğday başakları vardır, kral ise dua etmektedir. Hiyeroglif yazı, Varpalavas’ın bu asmaları diktiğini ve Tarhundas’tan onlara bereket dilediğini anlatır. Bu bilgi yalnızca bir kralın kendini anlatması değildir. Toprağa, suya, asmaya, buğdaya ve berekete duyulan ihtiyacın ifadesidir. İvriz’in dünyanın ilk yazılı tarım anıtlarından biri olarak anılması da buradan gelir.
TAŞI DİNLEMEK
Ama İvriz’de taşı dinlemek için çevresine de kulak vermek gerekir. Tam da suyun doğduğu yerde, tarihsel ve doğal değeri böylesine yüksek bir alanın gündelik kullanımın hoyratlığıyla iç içe geçmesi insanı düşündürüyor.
Ereğli Akgöl Sazlıkları, adını duyduğunuzda bile insanda ferahlık uyandıran gölün, sazlığın, kuşun ve rüzgârın birlikte yaşadığı bir ekosistemdir.
Sevindirici olan şu: Bu yıl bol yağış alan bölgede Akgöl ve çevresindeki göl yatakları yeniden genişlemiş. Su, çekildiği yerlerden bazılarına geri dönmüş, sazlıklar nefes almış, kuşlar için yeni yaşam alanları açılmış. Doğa, fırsat bulduğunda kendini onarmaya ne kadar istekli olduğunu bir kez daha göstermiş.
Akgöl’e bakarken insanın içinden geçen ilk duygu “umut” oluyor. Çünkü bir sulak alanın canlanması yalnızca suyun geri dönmesi değildir. Kuşların göç yolunda yeniden konak bulması, sazların rüzgârla konuşması, toprağın nefes almasıdır. Doğa bazen bize, “Hâlâ geç değil” der. Yeter ki onu kendi hâline bırakmayı, suyun yolunu kesmemeyi, yaşam alanlarını hoyratça daraltmamayı öğrenelim.
Ancak Akgöl’ün verdiği umudun hemen yanında başka bir gerçek duruyor: Meke hâlâ öksüz. Türkiye’nin, hatta dünyanın nazar boncuğu diye anılan Meke Gölü’nün kıyısında durmak, insana önce hayranlık sonra hüzün veriyor. Meke uzaktan bakınca bir coğrafyanın gözü gibi ama o göz artık yalnızca güzelliğe bakmıyor, bize kendi ihmalimizi de gösteriyor.
Bir zamanlar suyu, rengi, volkanik yapısı ve görüntüsüyle insanı büyüleyen Meke, hâlâ eski günlerini arıyor. Bölge yağış almış, göllerin bazıları yataklarını genişletmiş olabilir ancak Meke bu iyileşmeden yeterince pay almamış.
Meke’nin öksüzlüğü yalnızca bir gölün susuz kalması değildir. Bir coğrafyanın gözünün ferini kaybetmesidir. Ona “Nazar boncuğu” demek yetmez. O boncuğun rengini, suyunu, çevresini, varlığını korumak gerekir. Akgöl bize umudu gösteriyor, Meke ise uyarıyı. İkisine birlikte bakınca aynı cümleye varıyoruz: Su varsa yaşam var ama suyu koruyacak akıl yoksa, güzellik bile bir gün yalnız kalıyor.
KİRAZIN TADI
Ereğli ve çevresinde taş, su ve göl kadar toprağın verdiği tat da önemlidir. Bu tadın en güzel karşılıklarından biri Ereğli kirazıdır. Dalında olgunlaşan bir kirazın ardında yalnızca güneş yoktur; çiftçinin sabahı, toprağın yorgunluğu, suyun bereketi ve emeğin görünmeyen tarafı vardır.
İvriz’de üzüm ve buğdayı ellerinde tutan Tarhundas figürüne bakıp sonra Ereğli kirazını düşününce zamanın nasıl birbirine bağlandığını görürsünüz. Binlerce yıl önce bereket için taşa yazılan dilek, bugün bir kiraz dalında yaşamaya devam eder. O yüzden Ereğli kirazı yalnızca bir tarım ürünü değil bu coğrafyanın tarımsal hafızasının parçasıdır.
İvriz’den Akgöl’e, Akgöl’den Meke’ye, oradan kiraz bahçelerine uzanan bu hat aynı cümlenin farklı biçimlerde söylenmesidir: Bu coğrafyanın değeri yalnızca geçmişinde değil, korunabilirse geleceğindedir. Taş geçmişi anlatır, su bugünü taşır, göl bizi uyarır, kiraz ise hâlâ mümkün olan bereketi hatırlatır.
Ancak bütün bunların ortak bir koşulu var: Korumak. Önce İvriz’i korumak gerekir. Çünkü orada insanın suyla ve bereketle kurduğu en eski ilişkilerden biri duruyor. Akgöl’ü korumak gerekir. Çünkü sulak alanlar yalnızca kuşların değil, bütün bir yaşam döngüsünün evidir. Meke’yi korumak gerekir. Çünkü güzelliğin bir kez kaybolduğunda geri gelmesi kolay değildir. Ereğli kirazını korumak gerekir. Çünkü tarımsal üretim yalnızca ekonomi değil, kültürdür, hafızadır, gelecek bilgisidir.
Bir kent yalnızca meydanlarıyla, yollarıyla, binalarıyla şehir olmaz. Taşıyla, suyuyla, gölüyle, ağacıyla, meyvesiyle, üreticisiyle, koruduğu değerlerle kent olur. Ereğli ve çevresi bize bunu hatırlatıyor.
