Toroslarda üç gün, binlerce yıl

Toroslarda üç gün, binlerce yıl

11.10.2026 12:00:00
Güncellenme:
Ayça Ceylan
Takip Et:
Toroslarda üç gün, binlerce yıl

Antik kentlerden endemik bitkilere, su mühendisliğinden sofraya uzanan Ermenek yolculuğu, bir coğrafyanın belleğinin taşta, suda, doğada ve gündelik yaşamda nasıl katman katman biriktiğini gösteriyor.

Karaman’a bağlı Ermenek, İç Anadolu ile Akdeniz arasında, Torosların çevrelediği kendine özgü bir coğrafyaya sahip. Bölgenin kadim kültürlere ve zengin bir biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yaptığını biliyordum ancak üç günlük yolculuğun sonunda beni asıl şaşırtan, bütün bunların birbirinden ayrılmasının neredeyse olanaksız oluşuydu.

Sabahları Toroslara karşı meditasyon ve nefesle güne başlamak da belki bakışımı biraz değiştirdi; dağların karşısında zaman yavaşlarken gün içinde karşılaştığım antik kentler, su yapıları, bitkiler ve sofralar ayrı ayrı duraklar olmaktan çıkıp aynı coğrafyanın farklı zamanlarda bıraktığı izlere dönüştü.

Image

SUYUN İZİNDE

Bu izleri birbirine bağlayan unsurlardan biri su. Ermenek Baraj Gölü’nün turkuaz rengi bugün bölgenin en çarpıcı manzaralarından birini oluştururken insan eliyle oluşan bu yeni su coğrafyasının çevresinde Torosların çok daha eski yaşam katmanları varlığını sürdürüyor. Ermenek florası üzerine yapılan araştırmalarda bölgede 1332 bitki türünün belirlenmesi, bunların 307’sinin endemik olması ve endemizm oranının yüzde 23’ü aşması, ilk bakışta etkileyici bir manzara olarak gördüğümüz coğrafyanın gerçekte ne kadar zengin ve hassas bir yaşam alanı olduğunu ortaya koyuyor.

Nadire Kanyonu’ndan geçerken yükselen kaya duvarları, su ve yoğun bitki örtüsü arasında manzara bir anda neredeyse gerçeküstü bir hâl alıyor; kendinizi mitolojik bir anlatının sahnesinden geçiyormuş gibi hissediyorsunuz. Kanyonun içinde, Göksu Nehri’nin kollarından birinin doğduğu noktaya yakın konumlanan ve erken Hristiyanlık döneminde sığınma ve ibadet amacıyla kullanıldığı belirtilen Ayhatun Kaya Manastırı ise bu hissi daha da güçlendiriyor.

Doğal oluşumlarla insanın kayaya bıraktığı izlerin iç içe geçtiği bu alanda, suyun yalnızca bugünün manzarasını yaratmadığını, insanların coğrafyayla kurduğu ilişkinin de yüzyıllardır merkezinde bulunduğunu görmek mümkün. Gölün turkuazına bakarken bir yanda biyolojik çeşitliliği, diğer yanda enerji üretimi amacıyla yeniden biçimlendirilmiş bir peyzajı ve bütün bunların altında uzanan kültürel belleği birlikte düşünmek gerekiyor.

ANTİK SBİDE

Yolculuğun beni en çok etkileyen duraklarından biri Yukarıçağlar yakınlarındaki Sbide antik kenti oldu. Arkeolojik bulgular geçmişi MÖ 3. yüzyıla kadar götürürken Roma ve Erken Bizans dönemlerinde gelişen kentte bugün surların, ana caddenin, kamusal yapıların, kilisenin ve geniş nekropolün izleri takip edilebiliyor.

Torosların bu kadar yüksek ve sarp bir noktasında böylesine örgütlü bir yerleşimle karşılaşmak, antik kentleri çoğunlukla kıyılar ve büyük ovalarla ilişkilendiren bugünkü bakışımızı da değiştiriyor.

Sbide’de aklımda özellikle kaya mezarları kaldı. Bazı mezarların üzerindeki aslan biçimli taş kapaklarda av sahneleri görülürken, kazı başkanının alanda anlattığına göre aslanların anatomisindeki ayrıntılar mezarda yatan kişinin kadın ya da erkek olduğuna ilişkin işaretler taşıyor. Kentin dikkat çeken bir başka özelliği ise su mühendisliği.

Kayalıkların içine açılan tünellerle uzaktan getirilen suyun yerleşime ulaştırılması, bugün erişmenin bile zahmetli olduğu bu coğrafyada binlerce yıl önce kurulan yaşamın ölçeğine ilişkin önemli ipuçları sunuyor.

Sbide’de başlayan öykünün izini Ermenek merkezinde de sürmek mümkün. Ahmet ve Nezahat Keleşoğlu Vakfı’nın girişimleriyle Ermenek’e kazandırılan Ahmet Keleşoğlu Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nde, vakıf tarafından desteklenen Sbide kazılarından çıkarılan eserler de yer alıyor. Antik kentte bulunan ancak yerel üretim olmadığı anlaşılan amphoralar özellikle dikkatimi çekti. Bu buluntular, Torosların yükseklerindeki yerleşimin kendi içine kapalı olmadığını, ticaret ve dolaşım ağlarıyla başka coğrafyalara bağlandığını gösteriyor.

COĞRAFYANIN SOFRASI

Ermenek’i okumanın bir başka yolu sofradan geçti. Şef Ömür Akkor’un hazırladığı akşam yemeğinde önümüzde yalnızca bir mönü değil, Anadolu’nun değişen beslenme biçimlerini zaman ve coğrafya üzerinden anlatan bir rehber vardı. Karain’de avcılık ve yaban yaşamından başlayarak Göbeklitepe, Çatalhöyük, Kültepe ve İbn Battuta’nın Anadolu’sundan bugünün Ermenek’ine ulaşan anlatı, insanın ne yediğinin iklimden, biyolojik çeşitlilikten, tarımdan ve ticaretten bağımsız düşünülemeyeceğini hatırlatıyordu.

Konya Ovası’ndan Toroslara, Ermenek’ten Akdeniz’e uzanan haritada keçiboynuzu, turunç, batırık ve kekik gibi tatların yerlerini görmek ise sofrayı adeta yenilebilir bir coğrafya haritasına dönüştürüyordu. Gecenin sonunda sofradan aklımızda kalan bir yemek, tat, his veya öyküyü küçük bir kâğıda yazıp şefe bıraktık.

Ermenek’ten ayrılırken bir kez daha düşündüm: Ülkemizin doğal ve kültürel zenginliğini keşfetmenin gerçek anlamı, onu tüketmeden görmek, korumak ve gelecek kuşaklara aktarabilmekte yatıyor.

KARAMANOĞULLARI VE TÜRKÇE MİRASI

Ermenek’in tarihsel katmanları antik dönemle sınırlı değil. Karamanoğulları Beyliği’nin önemli merkezlerinden olan kentte bu dönemin izleri bugün de görülebiliyor. 1339’da Emir Musa Bey tarafından yaptırılan Tol Medrese’de rehberimizin özellikle işaret ettiği avludaki havuzun astronomiyle ilişkisine dair anlatı, dönemin bilgi üretimine açılan başka bir pencereydi.

Karamanoğulları mirasının önemli parçalarından biri de Türkçeye verilen önem: Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’de Türkçenin kamusal ve idari alanda kullanılmasını öngören fermanı, Anadolu’da Türkçenin gelişimi açısından önemli eşiklerden biri kabul ediliyor.

İlgili Konular: #Cumhuriyet Pazar