Unutamadığım o lezzet: Karadut

Ne o dev dut ağacını ne de şişman karadutların tadını unutabildim. Ne de çocukluğumun en güzel meyve ağacını…

18 Ekim 2021 Pazartesi, 12:06
Unutamadığım o lezzet: Karadut
Abone Ol google-news

Çocuk sahibi olunca insan kendi çocukluğuna gidiyor. Şu sıralar 9-12 yaşlarım arasında geziyorum. Sokakta tüm gün oynamaktan üstü başı toz içinde, inatla pantolon giyen, yoldan geçen amca ve teyzelerin “Oğlum saat kaç” diye sorduğu kısa saçlı, cılız bir kız çocuğu.

Kendi çocuklarımın sokakta oynayamaması, ön mahalle, arka mahalle gruplaşmaları yapıp “top kaçtı” diye bağıramaması, ufak çeteler oluşturup, sopalarla yerdeki teneke kutularına vurarak gezememeleri beni üzüyor.

O dönem başka dönemdi diyorlar bana. Çocukların büyük şehirlerde bile korkmadan sokağa aktıkları, mahalle arkadaşlıklarının henüz mazide kalmadığı günlerdi. “Akşam ezanı okununca eve gel” tembihleri kulaklarımıza küpe, açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüş olsak da son dakikaları sokakta geçirmek istediğimiz tasasız, neşeli çocukluk hayatımızı...

Yazlarımızı Mudanya’da geçirirdik. Arkadaş grubumuzla sabah başlayan mesaimiz gece yarısına kadar sürerdi. O saate kadar hayta gibi dolanır, açlık susuzluk ya da ufak tefek kazalar dışında eve uğramayı aklımıza bile getirmezdik.

SONUNDA GÖRDÜK

Yazlık sitemiz zeytin ve meyve ağaçlarının dolu olduğu arsalarla çevriliydi. Çocuklardan biri biraz uzakça bir zeytinlikte bir karadut ağacı olduğundan söz etmişti bize. Ağabeyi arkadaşlarıyla bulmuştu ve bal gibi tatlıydı karadut.

Çakıllı plajı boydan boya geçip, kayalıkların önünden yüzerek o koydaki zeytinliğe gitmek için yola çıktık. Yürürken karadut üstüne uzun uzun konuştuk, fikirler yürüttük, arada durup kıyıya vuran denizanalarını inceledik.

Sahil bitince içimizde mayolarımız, üstümüzde bir şort bir tişört atladık denize. Kayalıklar yüz yüz bitmiyordu. Biz açıldıkça deniz büyüyordu sanki. Kaybolduğumuzu düşündüğümüz anda kıyı göründü. Karadut istihbaratını alan çocuk “İleride ağaç, daha yürümek lazım” diye diye bizi yürüttü. Bayağı bir mesafeden sonra gördük ağacı. Zeytin ağaçlarının tam ortasında, kanatlarını yere eğmiş yeşil bir dev melek gibi duruyordu. Koyu yapraklarının arasından siyah inciler gibi dutlar sarkıyordu. İri iri, sepet sepet dut.

Çığlık çığlığa ağaca koştuk. Herkes bir dala dadanıp dutları yutmaya başladı. İştahla, ellerimiz, yüzümüz, üstümüz, başımız mosmor olana kadar yedik, yedik.

TATLI SAVAŞ

Çocuklardan biri daha yüksek bir dala çıkmış bize başparmak boyundaki dutları atıyordu. Biri “dut savaşı” diye bağırınca cepheler oluştu. Yakaladıklarımıza dutları sürüyor, dutlanmamak için kaçıyor, arada ağacın bir dalından dutları mideye indiriyor sonra yine savaşa devam ediyorduk.

Dutları eve götürme planlarımız meyvelerle yüzemeyeceğimiz gerekçesiyle kabul görmedi. Karayolundan gitmek daha uzun ve tehlikeliydi. Bir daha gelirdik nasılsa. Mutlaka gelirdik.

Son dutları ağzımıza sokuşturduktan sonra denize daldık, karnımızda dutlar, aklımızda maceramız eve döndük. Bir süre çocukluk işlerine daldık. Sonra dut mevsimi geçmeden ekibi yeniden toplayıp yola koyulmaya karar verdik. Soğuyan havalar bizi caydırmamalıydı.

BİR SES: KAÇIN!..

Koya yorgun argın vardığımızda bizi bir ses karşıladı. Bir mırıltı, bir hırıltı, bir guruldama. Çocuklardan biri parmağını ileri uzatıp “Kaçın, köpek” diye bağırdı. Bir kurt kırması zeytinliklerin arasından hırlıyor, bize dişlerini gösteriyordu. Sahile doğru koşmaya başlar başlamaz kendimizi gerisin geriye denize attık. Bu sefer midemiz boş, mağlup döndük eve.

Ne o dev dut ağacını ne de şişman karadutların tadını unutabildim. Ne de çocukluğumun en güzel meyve ağacını…