1973, 27 Mayıs kazanımlarını geri püskürtmede her yol geçerli, haksız-hukuksuz davalar yılı

12 Mart’ın 1973 yılında ağırlık, kanlı operasyonlar, işkenceler, ajan provokatörler üzerinden, sayısını saymak nerede ise olanaksız açılmış, hakların gelişmiş olduğu her kesimi hedef almış davalarla toplumun sindirilip susturulmasında. Açılan davaların toplamında, yazılı senaryolarla idamı, uzun yıllar ağır hapsi istenen sanık sayısını da toplamak doğal olarak olanaksız sayılabilir.

13 Kasım 2020 Cuma, 06:00
1973, 27 Mayıs kazanımlarını geri püskürtmede her yol geçerli, haksız-hukuksuz davalar yılı
Abone Ol google-news

Gazetemizde öne çıkmış davalardan örneklerle estirilen yıldırma, sindirme, dehşet ortamına dair ancak fikir verebiliriz. Trajikomik, kitlelere bu kadar ağır bedeller ödetilerek yaratılan havanın sonrasında, 1973 yılı sonrası delil yetersizliği üzerinden bu davaların düşürülmek zorunda kalınması. Olan olmuş yaşamın her alanına dönük 27 Mayıs Anayasası, yasaları ile gelmiş toplumsal kazanımlardan önemli geri dönüşler sağlanmıştır.

Kültür Sarayı’nı yakmak, Marmara yolcu gemisi ile Eminönü araba vapurunu batırmak suçlarından açılan Sabotaj davası sanıklarına dönük en ağır işkencelerle alınmış ifadeler sonrası 17 kişinin idamı, diğer sanıklar için ağır hapis isteminden sonra sahte senaryoya dayalı olduğu gerçeği ortaya çıktı. Yılın sonunda savcı tüm sanıkların beraatını istemek durumunda kaldı.

6 MART’TA İDAMLAR İSTENDİ

Kültür Sarayı’nı yakmak, Marmara yolcu gemisi ile Eminönü araba vapurunu batırmakla suçlanan 22 kişinin yargılandığı dava 5 Mart günü başladı. İstanbul 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan davada, savcı 17 kişi için idam, 5 kişi için de 5-15 yıl arasında ağır hapis istemişti. 89 sayfalık iddianamede kundaklama ve sabotajlar için gerekli 400 bin lirayı Osman Koper ve Ergun Saraç’ın MBK üyesi İrfan Solmazer’den aldıkları ileri sürüldü. İddianamede, sabotaj eylemleriyle devlet hazinesine 163 milyon 307 bin lira zarar verildiği, gizli bir örgütten 1 milyon 165 bin lira aldıkları belirtildi. Yöneticileri suçlanan sendikanın da kapatılması istendi. Dava sürecinde sorguları yapılan sanıklar, ilk sorgularında alınmış ifadelerin baskı altında verildiğini belirterek suçlamaları peş peşe reddetmişlerdir. Arkadaşlarını suçlayan tanıklar ise tüm sıkıyönetim komutanlıklarının ellerinde olduğu tehdidi ile, baskı altında söz konusu ifadeleri vermeye zorlandıklarını söylemişlerdir. Kontrgerilla’da işkence gördükleri yolunda ifade veren sanıklar ise ifadelerinden sonra salondan çıkarılmışlardır. Olayın üzerine söz alan başka sanık, çoraplarını çıkararak hâlâ sökülmüş tırnaklarının gelmediğini göstermiş, o da mahkeme başkanı tarafında salondan çıkarılmıştır.

14 KASIM’DA SAVCI TÜM SANIKLARIN TAHLİYESİNİ İSTEDİ

Tüm sanıkların ifadelerinin alınması, tanıkların dinlenmesi oturumlarından sonra, 14 Kasım 1973 günü yapılan duruşmada savcı tüm sanıkların beraatını, tahliyelerini istemiştir. Çok sayıda askeri hâkim ve savcının da izlediği duruşmada, sanıkların bir kısmının aldıkları ifadesini verdikleri külliyetli miktardaki paranın da bulunamadığının altını çizmiştir. Duruşma bir kısmı için hemen verilen tahliyenin yanında diğer sanık ve avukatlarının savunmaları için 27 Kasım tarihine ertelenmiştir.

KÜLTÜR SARAYI DOSYASI

Sabotaj davasının düşmesi sonrası, 20 Şubat 1974 ve 21 Şubat 1974 tarihlerinde gazetenin 5. sayfasında “Kültür Sarayı Dosyası” başlığı ile yayımlanan iki günlük diziyi sizinle paylaşmalıyım. 24 yılda 47 milyon liraya yapılan İstanbul Kültür Sarayı, 27 Kasım 1970’te yanmıştır. Suçlusu bulunamayan devlete 75 milyon liraya mal olan yangının unutulmuş sigorta, elektrik tesisatı, ısınmadan.. yandığı hâlâ bilinmemektedir. Binayı kullanmış olan bütün kültür alanları etkinliklerinin yöneticileri de açılan davalar sonunda beraat etmişlerdir. Sabotajcılar da beraat edince suçun sorumluluğu boşlukta, bilinmez kalmıştır. Raporlar, yangın söndürmeye dönük sistemin de çalıştırılamadığını ortaya koymuştur. Taksim su deposunun da vanasının arızalandığı ortaya çıkmıştır.

Dosyamızın ikinci gününde ise yangının sorumluluğunu üstlenen olmamasına karşın, binayı paylaşma yarışının sürdüğü gerçeğinin altı çiziliyor. Ortada bir sigorta çıkmazı da var. Atatürk Kültür Merkezi’nin sahipliği tartışılıyor. Merkezin kullanılması hakkının verildiği kültür kurumları, sanat etkinlikleri belli ama sahipliğinin tartışmaları sürüyor. İnşaat yıllar boyu sürüyor, tamamlanamıyor. Bir daha bir daha yeniden yapılması gündeme geliyor. O günler için geçerli gelişmeler, inanılır gibi değil ama bu günlere aynen taşınmış görünüyor. Atatürk Kültür Merkezi inşaatı, sahipliği tartışmalarına nokta konulamıyor..

256 SANIKLI THKP DAVASI BAŞLIYOR

Aralarında Yusuf Küpeli ve Yılmaz Güney’in de bulunduğu 256 sanıklı THKP davası, Selimiye’de özel olarak hazırlanan salonda 16 Nisan 1973 tarihinde başlıyor. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi adlı gizli örgüt sanıklarının ilk günkü oturumda ancak 123’ünün kimlik tespitleri yapılabiliyor. Duruşma ilk günün fotoğrafı ile 17 Nisan günlü gazetemizin birinci sayfasında yayımlanıyor. Yılmaz Güney’in karesini görüp, çok sayıda yerli ve yabancı gazeteci izleyici notunu da görünce, daha önce Cumhuriyet okurları ile paylaştığımız 12 Mart’ın ilk operasyonlar döneminden kimi anıları anımsatmak gereğini duyuyorum. Turhan Selçuk’un 12 Mart’ın ilk ünlü pazarı, sokağa çıkma yasağı üzerinden yapılmış büyük operasyonlar ve işkencelerin geçmişinden kimi satır aralarını paylaşmak gerekiyor.. Turhan Selçuk’un bir gözünün kaybı ile akciğerlerindeki zar yapışması, kaburga kırıklarına mal olan 1. Şube’deki işkence günleri, kendi el yazısı ile tanıklık notlarına dönüşümüzde, aynı ortamda işkence gören Yılmaz Güney ile Ruhi Su’yu unutmak olanaksız.. Davaya düşünce özgürlüğü, insan hakları ekseninde dünya basınının ilgisini de açıklıyor.

DURUŞMALAR İLERLEDİKÇE AĞIR İŞKENCE, KONTRGERİLLA İFADELERİ ARTIYOR

Yılmaz Güney 5 Temmuz günü Cumhuriyet’te yayımlanan ifadesinde, açık ya da gizli bir örgüte üye olmadığını söylüyor. Sorgulamalarında yapılmış suçlarla uzaktan yakından ilişkisi olmadığını, dava kapsamındaki birkaç öğrenci liderini önceden tanımanın ötesinde bir bağın kurulamayacağını vurguluyor, 11 Temmuz tarihli Cumhuriyet’te Çayan’ları ihbar ettiğini söyleyen Kızıldere muhtarının ifadesi var. Ertuğrul Kürkçü, muhtarın ifadesi üzerinden sorulan soruyu yanıtlarken, silahla tehdit ettikleri iddiasının doğru olmadığını söylüyor. 17 Temmuz tarihli oturumların 18 Temmuz tarihinde yayımlanan haberinde, Hava Teğmeni Mehmet Alkaya her tür işkenceye uğradığı ifadesini verir. Bir kez MİT’te, 3 defa savcılıkta toplam 4 defa ifade verdiğini, üç ay hücrede kaldığını anlatıyor. Avukat tutmasına izin verilmediğini, 6-31 Mart tarihleri arasında MİT’te elektrikten falakaya, her türden küfre, arkadaşlarının işkencelerine tanıklık ettirilmeye kadar ağır maddi ve manevi işkenci gördüğünü ifade ediyor. Emekli Yüzbaşı İzzet Aydoğdu, ne sivil ne de askeri merkezlerde ifadesinin alındığını söylüyor. “Gözlerim bağlı, ellerim ve ayaklarım sicimli bilmediğim bir yerde sorgulandım” dedikten sonra, sabah evinden alınıp götürenlerden “kontrgerilla” sözünü duyduğunu vurguluyor. Orada yaşadıklarından sonra, hazırlık soruşturmasında yer alan ifadeleri imzaladığının altını çiziyor. Bu koşullarda verdiği ilk ifadelerini kabul etmiyor.

HATİCE ALANKUŞ’UN ÖLÜMÜ ÜZERİNE 258 SANIKLI DAVADA OLAY ÇIKIYOR

25 Temmuz tarihli Cumhuriyet’in haberinde Hatice Alankuş’un ölüm haberi üzerine olay çıktığı duyuruluyor. 24 Temmuz tarihli duruşmada, bir gün önce bağırsak düğümlenmesinden hastaneye kaldırılan mimar Hatice Alankuş’un ölüm haberinin yayılması üzerine çıkan olaylara yer veriliyor. Sanık Ülkü Ahmet söz alarak can güvenliğinin kalmadığını, geçmiş olayların gelişmesi üzerinden ayrıntılarıyla açıklıyor. Salon gazetecilere kapatılıyor. Savcı ve sanıklar arasında sert tartışmalar yaşanıyor. Salona jandarma alınıyor. Mahkeme duruşmalara 30 Temmuz’a kadar ara verilmesi kararını alıyor.

ASKERİ YARGITAY, İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN CEZASINI ONAYLADI

Nokta konulamayan, yıllar içinde yenisi gelen yargılamaların örneği olarak, 7 Mart 1973 günü verilmiş, 8 Mart günlü gazetemizin birinci sayfasından yayımlanmış bir İsmail Beşikçi mahkûmiyetine daha yer vermek istedik. Haberin içeriği Askeri Yargıtay’ın İsmail Beşikçi’nin 8 yıl 4 aylık cezasını onaylıyor. Haberi verilen davaya göre Beşikçi Erzurum Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’ndeki dersinde, sosyoloji konusunun dışına çıkarak, öğrencilerine Marksist-Leninist ideolojiyi benimsetmeye çalışmış. Mahkeme temyiz isteklerini reddederek 141-142 173. madde suçlarını işlemiş, cezası onaylanmış.

TÖB-DER GENEL BAŞKANI ILE 11 ARKADAŞI BERAAT EDİYOR

15 Nisan 1973 günü yayımlanan Cumhuriyet’in haberinde yer verildiği üzere, TÖB-DER Genel Başkanı Ali Bozkurt, sekreter Nural Gürsal ve 10 arkadaşları hakkında açılmış davada, başkanın aksine oy vermesine karşın, Ankara Sıkıyönetim 1 No’lu mahkemede beraat kararı veriliyor. 22 Eylül tarihli sayfamızda yer alan haberde ise, TÖB-DER’in ilerici ve Atatürkçü öğretmenlerin tasfiye edilmesine ilişkin haber yayımlanıyor. Öğretmen okullarından yursever, Atatürkçü öğretmenler tasfiye edilerek öğretmenlerin halkı uyandırma görevini yapmalarının engellendiğinin altı çiziliyor. Son yıllarda gittikçe artan öğretmen kıyımlarından örnekler veriliyor. Danıştay ve mahkeme karararının gereğinin yerine getirilmediğinin altı çiziliyor. 10 Kasım tarihli Cumhuriyet’in haberinde ise, TÖBDER’in Başbakan Talu’ya başvurarak öğretmenlere yapılan saldırıların önlenmesini istediğinin açıklaması yapılıyor. Yaşanan somut olaylardan örnekler sunuluyor. Yeri gelmişken, oldubitti anayasa değişikliği ile TÖS’ün kapatılması sonrası, 12 Mart yönetimi döneminin içinde yaygın bir biçimde TÖB-DER yönetimleri ve kadrolarının faaliyetlerinin hedef tahtasına alındığı, çok sayıda yargılama, işkence örneklerinin, ülkenin her yerinde yaşandığını dava dosyaları da içlerinde olmak üzere gündeme taşımak gerekiyor.

LİSELİLERİN YARGILANMASI

Söz öğretmen ve öğrencilerin yetiştirilmesine karşı baskılardan açılmışken 5 Haziran 1973 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanmış haber ve kupürünü geçmemek gerekiyor. Lise öğrecileri ile öğretmenlerinin birlikte yargılandıkları davanın fotoğraflı haber kupüründen görüleceği üzere öğrenci ve öğretmenleri için 5-20 yıllık hapis cezaları isteniyor. Bolu lisesi ve dengi okullara ilişkin açılmış davanın haberinde, “Dev-Lis”in kurulmuş olması suç sayılıyor. Yargılama askeri mahkemede yapılıyor.

CAN YÜCEL VE ARKADAŞLARI HÜCREDEN ÇIKIYOR

Cumhuriyet’in 17 Eylül tarihli birinci sayfasında yer alan haberi okurla paylaşmamak olmaz. Adana Cezaevi’nin siyasi hükümlüler kısmında, olayın yaşanma tarihine göre 19 gün önce yaşanan olayda mahkûmlar arasında çıkan kavga sonrası verilen disiplin cezası ile Can Yücel de hücreye kapatılma cezası alıyor. Haberin yayımlanmasından bir gün önce de arkadaşlarıyla birlikte hücreden çıkarılması, gazetemizde yayımlanan haberin konusu oluyor. Can Yücel ve 17 arkadaşı, 17 kişinin bulunduğu daha iyi bir hücreye alınıyorlar. Kendilerinin daha rahat orkuyup yazabilmeleri olanağının sağlanması için çare arandığı bile vurgulanıyor. İlhan Selçuk durur mu? 30 kasım 1973 tarihli köşesinde, Can Yücel’den bu tarihten sonra gelen iki şiir eşliğinde “Şaka-Maka” başlıklı köşesinde okurları ile paylaşıyor.. “Can Yücel’den bir mektup aldım. İçinden iki şiir çıktı.. ‘Şaka-maka değil,/ Yüz bin mahkûmla bir milyon işçi/Af diye, iş diye, inim inim/Dışarı çıkmayı beklerken hacet kapılarında,/Şu bizim devleti yönetenler/Bir kabine bile kuramıyorlar kırk gündür!’ Can, Adana Cezaevi’nde döktürüyor. Yazar ile cezanın hali budur: İçeride tek durmaz, dışarda tek durmaz; konuşur da konuşur; sussana be adam!... Can Yücel’in! Adana’dan gönderdiği ikinci şiirin adı: HAPİSHANECİLİK. “Tam bir yıl oldu bugün, bu şerefli uğraşa başlıyalı./Şu ana kadarki sicilim, eh oldukça başarılı./Ama bu, benim kişisel yeteneğimden çok,/ Toplumca hapse düşkünlüğümüzden olmalı” Şiirin altındaki tarih 25 Kasım 1973 Yıllardan beri çalkalanan toplumda aydınları hapse atmakla hiçbir davanın çözülemeyeceğini 14 Ekim seçimlerinde algıladık. Tutuculuk ve gericilik yollarında her zorlama, kafasını ister istemez duvarlara çarpacaktır... Kural budur...