30 yıl önce bugünü yazdı

Uğur Mumcu’nun ortaya çıkardığı Rabıta olayı, günümüze ışık tutuyor.

25 Ocak 2017 Çarşamba, 18:37
Abone Ol google-news

12 Eylül 1980 darbesinden sonra yurtdışında görevlendirilen din adamlarının 1982’den 1984 yılına kadar aylık 1100 dolar tutarındaki maaşlarının Suudi Rabıtaat-ALİslamiye adlı örgüt tarafından ödendiğini Türkiye Uğur Mumcu’nun araştırmalarından öğrendi. Mumcu’nun yaptığı araştırmaya göre bu paralar Rabıta örgütü tarafından ödeniyor, büyükelçilikler de aylıkları imamlara ödüyormuş. Önce Belçika’da başlamış bu uygulama, daha sonra da Almanya’da. Rabıta örgütünün 41 kişilik kurucu meclisinde MSP’li eski milletvekili Salih Özcan4ın da olduğunu belirten Mumcu, Albaraka Türk’ün kurucusu olan Özcan’ın Suudilerin desteğiyle bu bankayı kurduğunu belirtiyor. Bu örgütün arkasında ABD’li petrol şirketi Aramco’nun olduğunu da yine Mumcu’nun verdiği bilgilerden öğrendik Bu örgütün düzenlediği Pakistan’daki Şeriat kongresinde aldığı kararları sıralayan Mumcu, bugün Suudilerle olan ilişkilerimizi ve ülkemizde din adına yaşananları önceden haber vermiş adeta. Bu kongerede Rabıta örgütünün aldığı kararlar şöyle:

İlkokuldan üniversiteye

-Kongreye katılan taraflar, İslami öğretiyi ilkokuldan üniversiteye kadar ders olarak okutmalıdır.

-Arapça öğrenimi bilhassa Arapçanın ana lisan olmadığı ülkelerde mecburi olmalıdır.

-Kuran’ın asgari beş bölümünün ezberlenmesi ilköğretim süresince ve bütün ülkelerde mecburi olmalıdır. l Bütün İslam coğrafyasında azami sayıda İslam öğretileri enstitüleri kurulmalı ve enstitüler İslami çalışmalar yapmalıdır.

-İslamın önemli emir ve öğütleri takrir şeklinde kaydedilerek her türlü araç ile yayımlanması tavsiye edilir.

-İslami ahlak ve değerlerin propagandasında özel bir dikkat sarf edilmelidir.

-İslam ülkelerindeki anayasal müesseseler İslami esaslara uydurulmalı ve Arapça halka indirilmelidir.

-İslami olmayan kanunlar kaldırılmalı ve şeriata uygun kanunlar güçlendirilmelidir.

-Bütün daire ve işyerlerinde anlaşma ve nizamlar dua ile birlikte takdim edilmeli ve bu yerlerde bir imam bulunmalı ve mescit açılmalıdır.

-Dünyadaki kadınlar İslami yasaklara uymalıdır.

-Tamamen şeriata dayalı modern İslam devleti kurabilmek için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

-İslam birliğinin yeniden kurulması ve daha sonra da bütün Müslüman devletlerin birbirini izleyerek birer İslam devleti olduklarını ilan etmeleri ve bir federasyon teşkil ederek halifeliği ortaklaşa yürütmelidir.

EN SAĞLAM GÜVENCE LAİKLİK

Uğur Mumcu Rabıta kitabının sonuç bölümünde yazdıklarını daha bugün olanları görmeden, sadece 1993’e kadar olanları görerek yazmıştı. Okuyoruz: Din ve inanç özgürlüğünün en sağlam güvencesi laiklik ilkesidir. Bu ilke siyasal amaçlı dinsel akımların devlet yönetimine egemen olmasını önlemek için getirilmiştir. Bu ilkenin, ne kadar önemli ve vazgeçilmez nitelikte olduğunu, her gün yaşadığımız olaylarla çok daha iyi anlıyoruz.

Son yıllarda Türkiye kuruluşuna yabancı bir siyasal yörüngeye doğru sürükleniyor. “Laik” nitelikteki Türkiye Cumhuriyeti, İslamcı Suidi Arabistan Kralı Faisal’ın kuruculuğuna öncülük ettiğini “İslam Konferansı”na katılıyor. ABD ile tam bir dayanışma örneğini veren Suudi Krallığı, İslamcı ideolojisini, laik Türkiye Cumhuriyeti’ne de benimsetiyor. Suudi Krallığı’nın bu siyasal ve ideolojik yaklaşımını, Suudi kökenli finans kurumları, şirketler ve dinsel amaçlı vakıf olayı izlemiştir. Bu ilişki ağı, toplumu günden güne etkilemiştir.

Bugün Türkiye, Suudilerden gelen İslamcı akımlara kapısını ardına kadar açmıştır. Olaylara bu açıdan bakarsanız, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki din görevlilerinin aylıklarının Suudi Krallığı’nın bir kuruluşu olan “Rabıta Örgütü” adlı bir şeriat örgütüne ödetmesi, sanıyorum ki, Cumhuriyet tarihimizin en acı olaylarından biridir. Atatürk’ün kemiklerini sızlatacak olay işte bu olaydır.

 

'Hayali' skandalı

Özal’lı yıllarda sık sık gündemimize gelen “hayali ihracat” deyimini Türkiye ilk kez eski Cumhurbaşkanı ve Başbakan Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in 1975’te Uğur Mumcu ile Altan Öymen tarafından ortaya çıkarılan mobilya yolsuzluğu ile duymuştu. Yahya Demirel’in sahibi bulunduğu orman ürünleri, inşaat malzemeleri, ithalat ve ihracat şirketinin bir buçuk yıl içinde 27 milyon liralık mobilya ihracatı karşılığında 20 milyon lira vergi iadesi aldığı saptandı.

Yahya Demirel’in bu ticari işleri yürütürken ihracat yaptığını bildirdiği “Etablissement Mopar” adlı firmanın hiçbir yerde kaydı bulunamadı. Firma, 7/6270 sayılı kararname hükümlerinden yararlanarak, Libya, İtalya ve Kıbrıs’a ihracat yapmış gibi görünüyordu. Ancak Demirel’in devletten vergi iadesi almasını sağlayan Comamar adlı şirket, ihracatın yapıldığı tarihten 10 ay sonra kurulmuştu. İtalya’ya yapılan ihracatın ise kayıtları bulunamadı. İtalyan resmi makamları ise Türkiye’den kendi ülkelerine yapılan ihracatın toplam bedelinin sadece 2 milyon lira olduğunu ve bunun içinde Yahya Demirel’in şirketinin bulunmadığını açıkladı. Yahya Demirel’in mobilya yolsuzluğu 12 Temmuz 1975 günü gazetelerde yayımlanan bir haberle kamuoyuna duyuruldu. Haberde Yahya Demirel’in, İsviçre’de adresini verdiği üç firma aracılığı ile Libya, İtalya ve Kıbrıs’a yaptığı 27 milyon liralık mobilya ihracatı sonucunda devletten 20 milyon lira vergi iadesi aldığı, ihracatı birlikte yaptığı üç firmanın ise İsviçre’de bulunamadığı yazıyordu.

Olay bundan sonra şöyle gelişti: 14 Temmuz 1975 günü Ankara Mobilyacılar Dernek Başkanı Nazmi Ulusoy, Demirel’in bu ihracattan önce Ankara’da Siteler’de düşük kaliteli mobilyaları ucuz fiyattan topladığını ve karşılığında fatura aldığını açıkladı. Aynı gün Ticaret Bakanı Halil Başol, gazetecilerin soruları üzerine, “Belgeler çıkarsa soruşturma açtırırım” dedi. Tam da o gün Uğur Mumcu, firmaların adreslerinin bulunamadığını gösteren Ticaret Bakanlığı belgelerini yayımladı. 31 Ağustos 1975 günü Altan Öymen, İsviçre’ye giderek yaptığı araştırmaların sonuçlarını açıklamaya başladı. Öymen’in yaptığı araştırmaya göre, Yahya Demirel’in İsviçre’de gösterdiği Ettablisment Mopar firmasının adresinde Mıgırdıç Şellefyan’ın oğlu Arden Şellefyan’ın babasıyla birlikte oturduğu özel ikametgahı vardı.

Öteki firmaların adreslerinde ise o isimde firmalar görünmüyordu. Sonradan bu şirketlerin intertradeimex’in paravan firmaların kurulduğu Liechtenstein’de kaydının bulunduğu ortaya çıktı. Başka iki yabancı uyruklu kişi ile birlikte Atilla Özçelik’in de sahibi göründüğü bir şirketin Liechtenstein’in Vaduz şehrinde Hauptstrasse 539 adresinin de olmadığı görüldü. Böyle bir adres bir yana böyle bir cadde de yoktu.

Comamar’ın izine Liechtenstein’de de rastlanamadı. Dönemin Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon, düzenlediği basın toplantısında, iddiaların yalan olduğunu açıkladı. Demirel ise Cumhuriyet gazetesi ile Altan Öymen ve Uğur Mumcu hakkında tazminat davası açtı. 25 Şubat 1976’da Yahya Demirel’in Kıbrıs’a ihraç ettiğini söylediği mobilyaların sunta olduğu ortaya çıktı. Gümrük ve Tekel Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı raporda, Demirel’in yapmış olduğu hayali ihracatın 7-15 yıl arasında hapsi gerektiren bir suç olduğu yazıldı. Yahya Demirel, olayların sarpa sarması ve tutuklanma ihtimalinin ortaya çıkması üzerine İsviçre’ye kaçtı. 28 Şubat 1976 yılında Yahya Demirel hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.

Karanlık ilişkiler ağı

Uğur Mumcu, Sedat Simavi Vakfı ödülünü almasını sağlayan araştırmasında, uyuşturucu mafyası, silah kaçakçıları ve terör örgütlerinin bağlantılarını, Bulgaristan’dan Almanya’ya, Belçika’dan Macaristan ve Türkiye’ye uzanan ahtapotun kollarını uzun yıllar araştırmaları sonucunda belgeleriyle ortaya koymuştu. İbrahim Telemen adlı silah kaçakçısının telefonu, gönderdiği mektup ve verdiği bilgilerle başlayan araştırma, derinleştikçe işin içinde çokuluslu, mafya, siyaset, gizli servisler ve terör örgütleri arasındaki girift ilişkiler çözülüyordu. Kamuoyu Uğur Mumcu’nun silah kaçakçılığı dosyası ile Abuzer Uğurlu, Hüseyin Uğurlu, Uğurcan Elmas, “Çayırovalı” lakaplı Osman İmamoğlu, Bekir Çelenk, Sarı Avni lakaplı Avni Karadurmuş’un adını öğrendi. Bu çete o kadar güçlüdür ki, devlet içinde çok güçlü destekçileri vardır. Gümrük müdürlerinin atamalarını bizzat bu çete yaptırır. Mali polis içinde de adamları vardır. Devlet içindeki adamları sayesinde her birinin birkaç tane sahte pasaportu vardır. Uyuşturucu kaçakçıları ile silah kaçakçıları ortak çalışır. Türkiye’den Avrupa’ya baz morfin gönderilir orada asitik anhidritle eroine dönüştürülerek satılır. Uyuşturucu karşılığında bu kez Avrupa’dan silah ve mermi alınır, Türkiye’ye sokulur. Mumcu’nun kalemiyle devam edelim:

BENİ ÖLDÜRECEKLER

Telefondaki ses ısrarla bu iki sözcüğü yineliyordu: “Beni öldürecekler, beni öldürecekler”... “Kimler’ diye soruyorum. “Siz tanımazsınız bunları, çok tehlikelidirler.” “Adları ne? Kim bunlar? Söylesenize” diyorum. Telefonun öbür ucundan şimdiye kadar hiç duymadığım bir kişinin adı veriliyor: “Abuzer ve adamları.” Meraklanıp soruyorum: “Kimdir bu Abuzer? Ne iş yapar?” “Son zamanlara kadar onlarla beraberdim. Kaçakçılık yapıyorduk. Size bu konuda açıklamalarda bulunacağım.” “Siz kimsiniz?” “Telemen. İbrahim Telemen. Silah kaçakçısıyım.” Sonra hemen düzeltiyor: “Yani eski silah kaçakçılarından Telemen.” Anlatacakları vardı; elinde belgeler olduğunu bildiriyordu. Bana bu konuları içeren bir mektup yazdığını söylüyor ve soruyordu: “Mektubumu aldınız mı?” Hayır, telefon ettiğinde mektubu henüz almamıştım. “Beni bakanla tanıştırın.” “Önce ben sizi tanımıyorum. Kaçakçıyım diyorsunuz, size nasıl güven duyayım? Kendiniz gelin görüşün.” Telemen ısrarlıydı: “Bakan beni güvence altına alsın, bütün kaçakçıları açıklayacağım. Size yolladığım mektupta bir kısmı var.” Ecevit hükümetinin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, gerçekten benim çok yakın bir arkadaşımdı, Bu yakınlığım nedeniyle Telemen’e bir yardımım olabilirdi. Fakat henüz kararımı vermemiştim. Birkaç gün sonra Telemen’in mektubu geldi, Mektubuna hızla göz gezdirdim, Kaçakçı adları, telefon numaraları ve bir sürü açıklama. Mektubu okudukça ilgim artıyordu: “İtalya, İspanya, Fransa ve Çekoslovakya. Bu ülkelerden silah siparişleri organize etmekte idim. Çünkü Bulgarlar, hiçbir kayıt aramaksızın her türlü silahı Abuzer’e vermektedirler.” Mektubu aldığım gün Başbakan Ecevit ile bir görüşmem vardı, mektubu cebime yerleştirerek Başbakanlık köşküne gittim, eve döner dönmez, mektubu açarak okumaya başladım. Bu kez evimin telefonu çaldı, Karşımdaki yine Telemen’di: “Mektubum elinize geçti mi?” “Evet, bugün geldi. Okudum, ilginç.” “Sizinle buluşalım.” “Gelin buraya, görüşelim.” “Gelemem” “Niçin?” “Takip ediyorlar. Öldürecekler.” “Ben ne yapabilirim?” “Benimle görüşürseniz, ne yapacağımızı birlikte kararlaştırırız” “İstanbul Sıkıyönetim komutanına başvur. Namuslu adamdır, seni korur, seni dinler, ben ne yapabilirim tek başıma?” “Beni MİT müsteşarı ile görüştürün.” “Ben özel kalem müdürü değilim ki, nasıl görüştüreyim sizi MİT müsteşarı ile? Hem tanımıyorum müsteşarı?” “İçişleri Bakanı’nı tanıdığınızı söylediniz?” “Evet, tanırım. Verin adresinizi, gelsin polis sizli alsın, bakana getirsin,” Ve devam ediyordu: “Benden kuşkulanmayın. Ne olur kuşkulanmayın. Her şeyi anlatacağım. Terörün kesilmesini istemiyor musunuz?” Kararımı verdim. Telemen ile görüşecektim: Kendisini arayacağım bir telefon numarası istedim. Verdi. Ben de buluşma yerini söyledim. İstanbul’da bir kitapevi.

‘İNTİHAR’ VE KAYIP CESET

Bu görüşmenin ardından Mumcu hemen İçişleri Bakanı Güneş’i arar. Güneş, Mumcu’yu bakanlığa çağırır, Telemen ile ilgili topladığı bilgileri aktarır ve birlikte buluşma için plan yaparlar. Mumcu buluşma yerine gittiğinde polis Nişantaşı’ndaki Akademi Kitabevi’nin çevresini sarmıştır ancak Telemen gelmez. 20 gün sonra Telemen’in İstanbul’da kalmakta olduğu Opera Oteli’nin 7’nci katından atlayarak intihar ettiği haberi gündeme düşer. Telemen’in odasında Kemal Tayyar adına düzenlenmiş sahte pasaport ele geçer. Takvimler, 31 Mart 1979 tarihini göstermektedir. 30 Mart günü Telemen tarafından yazılmış bir ihbar mektubu da sıkıyönetim komutanına ulaşmıştır. Mumcu, bu “intihara” ilişkin şu bilgileri veriyor:

“Bundan sonrasını, intihar olayından sonra ilk saptamaları yapan İstanbul Sıkıyönetim Savcılığı’nın kararından öğreniyoruz: “Odanın kapısı içeriden kilitli olmakla beraber, bitişik odanın kapı ve balkon kapısının açık olduğunun tespit edilmesi, yatağında kan bulunuşu, ayrıca odada kanlı bir jilet elde edilişi, ihbarından dolayı öldürülmüş olabileceği kuşkusunu doğurmaktadır.” (İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcısı Albay Refik Karaa’nın 30.05.1979 gün ve 1979/783 sayılı görevsizlik kararı) Daha sonra Telemen’in cesedi otopsi yapılmak üzere arandığında hiçbir mezarlıkta bulunamayacaktı. Ceset kayıptı. Telemen ölü ya da diri fakat, geride bıraktığı el yazılı ifadeler ile ihbar mektupları birçok olayın aydınlatılmasına yardımcı olmuştur. Şu rastlantıya bakın: Telemen, 1972 yılında askeri savcıya verdiği el yazılı ifadede, Hasan Nehir ve Bekir Çelenk’in adlarını veriyor. Hasan Nehir ve Bekir Çelenk, İtalya’da ortaya çıkartılan büyük kaçakçılık olayı ile ilgili görülüyorlar. Aynı Telemen, 1979 yılında bana yazdığı mektupta, Abuzer Uğurlu ve “Oflu İsmail” olarak bilinen İsmail Hacı Süleymanoğlu’nun adlarını veriyor. Abuzer Uğurlu’nun adı, yargıç Martella’nın dosyalarında geçiyor. “Oflu İsmail” adı ise savcı Palermo tarafından saptanıyor. Oflu İsmail’in Macaristan’da olduğu sanılıyor. Bu çokuluslu kaçakçılığın bir ilginç gelişmesi de M. Ali Ağca’ya Sofya’da sahte pasaport sağlayan Ömer Mersan’ın, Abuzer Uğurlu’nun kaçakçılık ortağı Bekir ve Selami Gültaş’ların Münih’teki “Vardar” adlı şirketinde çalışmasıdır. Ve daha da ilginci, M. Ali Ağca’nın Papa’ya suikast girişiminden önce Roma’dan, Münih telefon rehberinde kayıtlı Vardar firmasının 531070 numaralı telefonunu aramasıdı.

Yazı dizisinin birinci bölümü: Derin bir ‘umut’suzluk... Mumcu'nun Cumhuriyet’teki ilk yazısı