“Tarihin şen çocuklarına” ithafıyla başlıyor Çayan Demirel‘in 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel Film Ödülü’nü alan “5 No’lu Cezaevi” belgeseli. Hani sözün anlamsız kaldığı anlar vardır ya, işte öylesi 1.5 saat yaşatıyor izleyicisine Demirel. Güvercinlerin bile tahammül edilemeyip öldürüldüğü, komutanının dayak atmaktan şiş ellerle dolandığı bir cezaevinden bahsediyoruz. Cinsel organlarından birbirine bağlanarak yürütülenler, işkence olsun diye sağlam dişleri çekilenler, 1.5 yıl banyo yaptırılmayanlar, saçını kestiklerini yazdığı için mektubu yedirilen 13 yaşındaki tutuklu Meryem, Türkçe bilmediği için aylarca göremedikleriyle iki çift laf ettirilmeyenler, kendini yakmayı sesini duyurmanın tek yolu olarak görenler, fare ve dışkı yedirilenler, kulak arkasına cinsel organ sürtülenler, gözleri önünde arkadaşları dayaktan öldürülenler... Belgeselin kahramanı onlar, yaşadıkları onca acıyla hayatta kalmayı başaran ve bunu dillendirenler... Sonu gelmeyen cümlelerine başlıyor anlatıcılar, yaşanan öyle ağır, işkence öyle akıl almaz ki sözcükleri yetmiyor kimi zaman, kimi zaman dilleri varmıyor. Yine de anlatıyorlar.
Aktaramadığım acılar
“Çünkü” diyor Demirel, “Yaşadıkları coğrafyanın tarihini çok iyi tanıyorlar, bu yüzden de yapılanların kendi ayıpları olmadığını biliyorlar, konuşmanın sistemle yüzleşme olduğunun farkındalar”.
Demirel, 80 kişiyle 150 saatlik görüşme yaptıktan sonra 50’ye yakın kişiyle yaptığı görüntüleri almış belgeseline. Herkesin anlatacak çok sözü var, tanık olduğu çok acı. O yüzden de kayıtların seçimi zorlamış Demirel’i, “Çok fazla acı ve travma var, aktaramadığım. Aradan 30 yıl geçmiş, ama hâlâ bunlarla yüzleşemedik” diyor.
Koridordaki acılar
Belgesel, bundan sonraki çalışmalar için bir kaynak niteliğinde. Bütün görüşmelerin yer aldığı bir de kitap çıkacak. Zaten Demirel için başarıya ulaşmanın tanımı tam da bu, tanıklıkları kayıt altına almak ve paylaşmak: “Coğrafyanızdaki masalları, mitosları arşivleyebilmek bir başarı, çünkü sorunun temelinde birinin reddedilmesi yatıyor. Dolayısıyla arşivleme, bilinç aktarma, sözlü tarih önemli. Aslında bunu kurumlar yapmalı, ancak bizde ‘Yık, yok et, yerine okul yap’ mantığı işliyor”.
Tıpkı hükümetin cezaevini, okula dönüştürme projesi gibi. Oysa Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklular yıllarca “Burası bir cezaevi değil, askeri okul. Buranın tek amacı vardır sizi Türkleştirmek” denilerek “ağırlanıyor”. Demirel, kamerayla bu koğuşlarda gezdiriyor izleyenleri. Peki kendi bunca acıyı, işkenceyi dinledikten sonra cezaevinin duvarları arasındayken ne mi hissetmiş? “Bütün anlatılar zihninizden geçiyor, bir anda o tarihin içinde buluyorsunuz kendinizi. Acaba şu tutuklu nerede öldürüldü, bazı tutsaklar nerede yaktılar kendilerini... Bugünkü gardiyanlara soruyorsunuz, ancak bilmiyorlar”.
5 No.'lu cezaevinde ölümle burun buruna
5 No’lu Cezaevi ya da nam-ı diğer Diyarbakır Zindanı şimdi bir belgeselin konusu. Cezaevinin “konukları” yaşadıklarını, akıl almaz işkenceleri anlatıyor. Dinlemesi bile zor, ancak geçmişle yüzleşmek için acıyı anlamak gerekiyor. Zaten yönetmeni Çayan Demirel de tam da bunu amaçlıyor.