'99 soruda çağdaş Anayasa'

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum ile '99 Soruda Neden Ve Nasıl Çağdaş Bir Anayasa' adlı yeni çıkan kitabını konuştuk. Kitabının her şeyden önce bir ders kitabı olduğunu vurgulayan Batum, kitabın Anayasa Hukuku'nun en temel konularından biri olan 'bir hukuk belgesi olarak anayasaları' incelediğini ifade etti. Batum, "Ancak bu kitabın sadece bir ders kitabı olmaması için de uğraştım. Herkese yönelik bir kitap olmasını sağlamaya çalıştım" diye konuştu.

17 Haziran 2009 Çarşamba, 21:01
Abone Ol google-news

Özellikle son 10 – 15 yıldan beri sivil anayasa ve demokratik anayasa konusunda tartışmalar yaşandığına dikkat çeken Bahçeşehir Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum, '99 Soruda Neden Ve Nasıl Çağdaş Bir Anayasa' adlı yeni kitabını yazma nedeninde bu durumun kuşkusuz etkili olduğunu söyledi. Her kavram üzerinde tartışmaya başlandığına dikkat çeken Batum, ‘‘Ve maalesef bu tartışma, içinden gerçeğin doğacağı tartışmalar türünde değil. Özellikle birileri, kavramları içinden çıkılmaz, içeriği boşaltılmış, anlamsız sözcükler dizini haline getirmeye çalışıyor. Ve üstelik bu bilinçli olarak yapılıyor. Laiklik böyle tartışılıyor, demokrasi böyle tartışılıyor. Biliyorsunuz son dönemde “sivil anayasa”, “Kurucu Meclis” gibi temel kavramlar da böyle tartışılmaya başlandı. Yani anlamsızlaştırılmış, içeriği boşaltılmış bir biçimde’’ diye konuştu. Batum, "Oysa kavramlar, soyut, içi boş ve bazen anlamsız sözcükler bütünü gibi görünseler de, esas anlamda, tüm sistemlerin olduğu gibi, hukuk sistemlerinin, siyasal sistemlerin, kültürel yaşamın da temelini oluştururlar" ifadesini kullandı.


- Bu kitap bir ders kitabı mı? Neden yazdınız?

SB: Tabii ki her şeyden önce bir ders kitabı ve Anayasa Hukuku'nun en temel  konularından biri olan “bir hukuk belgesi olarak anayasaları” inceliyor. Ancak bunun sadece bir ders kitabı olmaması için de uğraştım. Herkese yönelik bir kitap olmasını sağlamaya çalıştım. Bunun değişik ve haklı nedenleri var. Birincisi şu; Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında hiç kuşkusuz “Anayasalar” gelir. Ve şöyle bir inanış yerleşmeye başlamıştır. “Her derde deva bir Anayasa yapalım” ve “Türkiye’nin tüm sorunlarına çözüm getirelim”. Yani “İyi bir Anayasa'nın, Türkiye’nin ekonomik, toplumsal, siyasal hatta kültürel tüm sorunlarına, tüm çatışmalarına çözüm oluşturabileceği” anlayışı, son dönemlerin en sık söylenen ve her tartışmada, ileri sürülen savıdır. O kadar ki, bu varsayım ya da sav, siyasal toplumun, Türkiye’nin tüm siyasal aktörlerinin (maalesef) anayasa yapma konusundaki isteksizliklerini ya da zaaflarını, tamamen ortadan kaldıracak boyutta ve sıklıkla ileri sürülen bir gerekçe haline dönüştürülmüştür.


- Peki bu düşünce doğru mu?

SB: Tabii ki tek başına doğru değil. Yukarıda da söylediğim gibi, bu “iyi bir Anayasa yapalım, tüm dertlerimiz biter” tezi o kadar sık ve o kadar yanlış ileri sürülmeye başladı ki, siyasal partilerin her alandaki isteksizliklerini, bir türlü doğru dürüst Anayasa yapılamaması konusundaki sorumluluk paylarını unutturmaya başladı. Ekonomideki sıkıntıların, Türkiye’nin karşılaştığı sorunların çözümündeki eksikliklerin hatta beceriksizliklerin, parti içi demokrasi dahil tüm demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanındaki eksikliklerin tek kaynağı, tek nedeni olarak, “iyi bir Anayasa’nın olmaması” gösterilmeye başlandı. Oysa her şeyden önce farklı soruların sorulması zorunludur. Bunlar arasında “iyi bir Anayasa’dan ne anlaşılacağı”, “iyi bir Anayasa’da nelerin, hangi kurum ve kuralların yer alacağı” gibi sorulardan tutun, “iyi bir Anayasa’nın nasıl yapılabileceği” sorularına kadar, bir çok hukuksal ve siyasal boyutlu sorunun sorulması ve yanıtlarının değerlendirilmesi zorunludur.


- Türkiye’de gerçekten de doğru dürüst bir Anayasa yapılamaz mı? Bu konuda eksiklerimiz nedir?

SB: Her ne kadar, Türkiye, sonuçta 1990’lı yıllardan beri, sürekli konuşmasına karşın, “beklediği Anayasa’yı yapamıyorsa da”, bölgesindeki ülkelerle, hatta bölge ülkeleri bir yana, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra siyasal sistemlerini değiştirerek, liberal demokratik sistemleri benimseyen ve Anayasalarını, liberal demokratik sistemin örgütlenmesine yönelik olarak yeniden yapan bir çok Orta ve Doğu Avrupa ülkesi ile bile kıyaslandığında, hiç küçümsenmeyecek ölçüde köklü bir “anayasa yapma” birikimine ve geleneğine sahip olan bir ülkedir. Nitekim, Osmanlı–Türk anayasal gelişmeleri çerçevesinde, 1808 Sened-i İttifak ile başlayan anayasal belgeler yapma ve 1876 Kanun-i Esasi ile başlayan yazılı anayasalar yapma geleneği, altıncı anayasa olan 1982 Anayasası ile devam etmiştir. Bu anayasaların yapılış biçimleri, içerikleri ve Türkiye’nin toplumsal, siyasal, hatta ekonomik ve kültürel yaşamına etkileri ve katkıları son derece farklı olmuştur. Üstelik  bu farklar nedeniyle, hiç kuşkusuz bu anayasaların bir bölümü döneminin sorunlarına çözümler getirememiş, çözüm üretmede başarılı olamamış, ya da yine “yapılış biçimleri ve usullerindeki” eksiklikler nedeniyle, bir bölümü son derece modern, çağdaş ve demokratik kurum ve kurallara yer vermekle birlikte, etkin ve dolayısıyla uzun ömürlü olamamıştır. Bu farklılıklar, eksiklikler ve tüm bunların sağladığı “birikim ve deneyim” sayesinde de, Türk siyasal sistemi ve aktörleri, çok önemli ve değerli bir birikime sahip olmuşlardır. En azından anayasaların “içerikleri” yani maddi boyutları kadar, “yapılış biçim ve usullerinin de” son derece önemli ve etkin olduğu gerçeği, anayasa hukuku öğretisinin üzerinde uzlaştığı bir nokta olmanın yanı sıra, Türkiye’de de herkesin ve tüm siyasal aktörlerin kabul ettiği bir realiteye dönüşmüştür. Ancak bu kadar önemli ve paha biçilmez bir hazineye, yani “anayasal birikime” sahip olmasına karşın, Türkiye, son yıllarda nedeni bilinmez bir karmaşanın içine sürüklenmekten de kendini kurtaramamıştır. Aşağı yukarı son 15 – 20 yılda gittikçe daha fazla kendini gösteren ve büyüyen bu karmaşada, en çok “siyasal olsun, hukuksal olsun, kültürel olsun, her alanda ve boyutta, kavramlar üzerindeki anlaşmazlık ve karmaşa” önem kazanmıştır. Öyle ki “Anayasa kavramı” üzerinde, “anayasa’nın bir takım ilke ve değerlere dayalı olup olamayacağı” üzerinde, “demokratik bir anayasa’nın nasıl yapılabileceği” üzerinde, “sivil anayasa kavramı” üzerinde, “güçlü bir iktidar partisinin, tek başına ve kendi görüşleri doğrultusunda yaptığı bir anayasa’nın, çağdaş bir anayasa sayılıp sayılamayacağı” üzerinde bir türlü anlaşamıyoruz. İşte böyle bir dönem ve karmaşa hali bu.

 

- Sizce değişik kavramlar üzerindeki bu tartışmanın nedeni nedir? Nitekim haklısınız, çünkü bizler “sivil anayasa” konusunda da “demokratik anayasa” konusunda da, hukukun üstünlüğünün nasıl yaşama geçirilebileceği konusunda da hep tartışmaya başladık.

SB: İşte bu kitabı yazmama neden olan etkenlerin en başında da, hiç kuşkusuz bu geliyor. Gerçekten de özellikle son 10 – 15 yıldan beri her kavram üzerinde tartışmaya başladık. Ve maalesef bu tartışma, içinden gerçeğin doğacağı tartışmalar türünde değil. Özellikle birileri, kavramları içinden çıkılmaz, içeriği boşaltılmış, anlamsız sözcükler dizini haline getirmeye çalışıyor. Ve üstelik bu bilinçli olarak yapılıyor. Laiklik böyle tartışılıyor, demokrasi böyle tartışılıyor. Biliyorsunuz son dönemde “sivil anayasa”, “Kurucu Meclis” gibi temel kavramlar da böyle tartışılmaya başlandı. Yani anlamsızlaştırılmış, içeriği boşaltılmış bir biçimde. Oysa kavramlar, soyut, içi boş ve bazen anlamsız sözcükler bütünü gibi görünseler de, esas anlamda, tüm sistemlerin olduğu gibi, hukuk sistemlerinin, siyasal sistemlerin, kültürel yaşamın da temelini oluştururlar. Her yerde hatırlatmaya çalıştığım bir değerlendirmeye burada da yer vermek istiyorum. Çoğunuz bilirsiniz, Lewis Carroll’un “Alis Harikalar Diyarında” diye ünlü bir çocuk kitabı vardır. Carroll, bu kitabın devamını da yazar. Ve bu kitap da en azından ilki kadar ün kazanır, “Through the Looking Glass” (Aynanın İçinden) adı ile.(Can yayınları, İstanbul, 2001). Kitapta, Alis gezerken yüksek bir duvarın üzerinde oturan “yumurta biçiminde bir adamla” karşılaşır. Yumurta adamın adı Humpty Dumpty’dir. Alis ile konuşmaya başlarlar. Ve Alis görür ki yumurta adam tüm kavramları, kelimeleri farklı biçimlerde, farklı anlamlarda kullanmaktadır. Bunun nedenini sorunca Humpty Dumpty; “Tabii ki farklı kullanıyorum, çünkü bu aynı zamanda kimin üstün (hâkim) olacağını da gösterir” diye cevap verir. (The question is," said Humpty Dumpty, "which is to be master – that's all). İşte ben de, sonuçta, iktidarların, sayısal güçlerine dayanarak, istedikleri kavramları, değişmez gerçeklermiş gibi algılatmaya çalıştıkları ve bazı Humpty Dumpty’lerin onların bu amaçlarına meşruiyet kazandırmaya çalıştıkları bir anlayışın değil, tam tersine hukuk kavramlarının, demokrasinin, eşitliğin, insan haklarının kısaca çağdaş bir toplum ve Devlet anlayışının egemen olmasını istediğim için, konusu “Anayasalar ve anayasacılık hareketleri”, “çağdaş bir Anayasa’nın hangi yöntemlerle yapılabileceği” ve “çağdaş ve demokratik bir Anayasa’da yer alması zorunlu ilke ve kurallar” olan bu kitabı yazmaya karar verdim.
 


- Neden “99 soruda çağdaş Anayasa”?

SB: Çok basit bir nedeni var. Bu kitabın, “hukuk öğrencileri” yanı sıra, “merak duyan herkese” hitap edebilmesini sağlamak açısından, farklı bir yöntem izlemeye karar verdim. Yani klasik bir plan yani başlıklar, bölümler ve kısımlar yerine, “sorular ve sorulara yanıtlar” biçiminde yazdım. Bu yöntemin belirlenmesinde, gencecik bir hukuk öğrencisi iken, en rahatlıkla anladığım ve çok yararlandığım, Prof.Dr. Mümtaz Soysal’ın “100 soruda Anayasa” adlı o büyük eserinden, çok etkilenmiş olduğumu söylemek durumundayım. Ve dediğim gibi amacım, Anayasa Hukuku ve temel uğraşı alanları ile ilgili olmayan, hukukla ilgilenmeyen, hukuk öğrencisi olmayanların da göz atabileceği, okuyabileceği, ve daha da önemlisi istediği, ilgilendiği soruların yanıtlarını bulabileceği bir kaynak sağlamaktı.
 


- Son olarak, kitabın içeriği ile ilgili söylemek istediğiniz bir şey var mı?

SB: Evet çok kısaca bir şey daha var. Kitabın içeriği ile vurgulamak istediğim bir husus daha var. Kitap, iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, tamamen teorik olarak, anayasa hukukunun temel uğraşı konularından biri olan “anayasa kavramı”na yer verdim. İkinci bölümde ise, “çağdaş bir anayasa’da (örneğin Türkiye’de yapılacak yeni bir Anayasa’da) yer alması gereken, onsuz olmaz ilke ve kurallar”a yer vermeye çalıştım. Üstelik diğer Anayasalardaki örnekleri ile ve karşılaştırmalı olarak. Ama bunu yaparken, “bir Anayasa’da yer alacak tüm kurum ve kuralları” ele almadım. Örneğin Devlet kurumunun örgütlenmesine, yapılanmasına  yönelik yasama, yürütme, yargı organlarının tümünü ele almadım. Ya da siyasal  rejimin parlamenter mi, başkanlık mı ya da yarı başkanlık mı olmasına ilişkin bilgi vermedim ya da değerlendirme yapmadım. Bunun nedeni çok basit. Çünkü amacım, ortaya bir “anayasa metni çıkarmak” değildi. Sadece “21. yüzyılda Türkiye’de yapılacak çağdaş, demokratik bir Anayasa’da yer alması zorunlu kurum, kural ya da ilkelerin ne olduğunu” belirtmekti.