ABD’nin salgın sınavı

Çiçek hastalığı salgınından yeni covid-19’a

06 Nisan 2020 Pazartesi, 02:00
ABD’nin salgın sınavı
Abone Ol google-news

GÖKHUN GÖÇMEN* 

“Dünyanın karşılaştığı en korkunç salgın nedir” diye sorulsa şüphesiz ki buna yanıtlardan biri çiçek hastalığı olur. Tarihteki tüm savaşlardan daha fazla can alan salgın 1960’lı yılların ortalarında tekrar zirveye çıkmış ve sadece bir yıl içinde 2 milyon kişi hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti. 

İnsanlığı esir alan salgını önlemek için daha önce başlatılan kampanyalar ya da yeni tedavi biçimleri de sonuç vermiyordu. Üstelik 1960’lı yıllarda karamsar olmak için önemli bir neden daha vardı: Sovyetler Birliği ve ABD arasında devam eden Soğuk Savaş. 

Dünyanın iki ayrı kutba ayrıldığı 1966 yılında son bir deneme daha yapıldı. ABD adına Dünya Sağlık Örgütü’nde görevli Donald Henderson, son bir aşılama kampanyası başlattı ve beklenmedik bir sonuç elde edildi. 1980 yılına gelindiğinde çiçek hastalığı tarihin tozlu sayfaları arasında yerini almıştı. 

İnsanlığın en büyük zaferlerinden birinin arkasında yatan neden ise tıp alanında çığır açan bir devrim değil aksine diplomasi, esneklik ve işbirliğiydi. 

Henderson, Soğuk Savaş’ın sıcak rekabet atmosferi içinde Sovyetler Birliği’nin Sağlık Bakanı Dimitri Venediktov’a ulaşarak yaygın aşılama kampanyası teklif etmiş ve Moskova’dan olumlu yanıt almıştı.

Henderson, daha sonra katıldığı bir söyleşide ilk adımın Sovyetler tarafından atıldığını ifade etse de bugün çiçek hastalığı deneyiminden kalan tek önemli ders var: Salgınlar ya da iklim krizleri gibi insanlığın ortak kaderini ilgilendiren sorunlar Soğuk Savaş mantığı ile değil ancak uluslararası işbirliği ile aşılabilir.

VİRÜS PASAPORTLARI 

1966 kampanyasının ardından tam 54 yıl geçti ve bugün insanlık yeni bir salgın, yeni bir meydan okumayla karşı karşıya. Yeni tip koronavirüs ya da namı diğer COVID-19. Ne yazık ki geçmişin derslerini çabuk unutmuşa benziyoruz. 

Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın bu sıralar en büyük tutkusu virüslere pasaport çıkarmak. Bir süredir COVID-19’u “Çin virüsü” olarak adlandırmakta ısrarcı. 

Meksikalı göçmenlere “hastalık taşıyan adamlar” diyen Afrika’yı ise “lağım çukuruna” benzeten Trump’ın son adımı ırkçılığın kurumsallaştırılmasından başka bir anlam taşımıyor. 

Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün 2015 yılına ait kararına göre salgınlar, ortaya çıktığı yer ya da belirli bir etnik grup ile anılamaz. İşte bu nedenle ebola ya da zika salgınının hangi ülke ya da hangi şehirde ortaya çıktığı pek bilinmez. 

Dünyada en az 18 bin kişinin ölümüne neden olan H1N1 virüsü iyi ki “Amerikan virüsü” olarak anılmıyor. Millet ismiyle anılan “İspanyol nezlesinin” de aslında ABD çıkışlı olduğunu ama Washington’ın uzun zaman sakladığını kaç kişi biliyordur acaba? 

TRUMP, NE ARA BU KADAR ‘KÖTÜ’ OLDU? 

Sosyal medyaya yansıyan görüntüler korkunç. Üstelik saldırıya uğrayanlar sadece Çinli değil tüm Asyalılar. 

Trump, COVID-19 konusunda ne ara bu kadar kötü oldu? 

Burası biraz karmaşık. 

Aslında Trump, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun aksine uzun bir süre yeni tip koronavirüsü “Çin” ya da “Wuhan” virüsü olarak adlandırmadı. 

Sosyal medyada tam 40 kez “koronavirüs” yazan Trump, 24 Ocak’ta da Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile görüştüğünü söyleyerek “ABD, şeffaflığı ve çabaları takdir ediyor. Özel olarak ABD halkı adına Xi’ye teşekkür etmek istiyorum” ifadelerini kullandı. 

BİR TAŞLA İKİ KUŞ

Taşralı bir siyasi edasıyla “Nisanda havalar ısınınca koronavirüs kalmayacak” mesajları paylaşan Trump’ın söylem değişikliği, salgının ABD’yi esir almasıyla başladı. Başkanlık seçimleri öncesinde ağır eleştirilerin odağındaki Trump, çözümü buldu ve bir gecede “koronavirüs”, “Çin virüsü” olarak karşımıza çıktı. 

Çok değil, bir ay önce Çin’in şeffaflığını öven Trump ve ekibi, şimdilerde Çin’in bilgileri sakladığını iddia ederek ihaleyi Beijing yönetimine havale etme çabasında. 

ABD lideri, 21 Mart’ta “Bir ya da iki ay önce bilseydik durum farklı olurdu” değerlendirmesinde bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus da Çin’in kendilerine geç haber verdiğini ve 3 Ocak tarihinde koronavirüse dair kanıtları imha ettiğini ileri sürüyor. 

Çin Dışişleri ise yaptığı açıklamayla kendilerinin ABD’yi 3 Ocak’ta haberdar ettiğini ama Beyaz Saray’ın Wuhan’daki vatandaşları için ilk adımı 15 Ocak’ta attığını duyurdu. 

The New York Times ve The Washington Post gazetesindeki iki ayrı haber Beijing’i doğrular nitelikte. Dahası Washington Post’a göre ABD lideri kendi istihbarat teşkilatlarından gelen raporları haftalar boyunca göz ardı etti ve yetkililere randevu dahi vermedi. 

KRAL ÇIPLAK MI?

Beyaz Saray’ın “Çin virüsü” suçlamaları sadece iç siyaseti tahkim etmeye dönük değil. Avrupa’ya kapılarını kapatan, İran’a “Sizi koronavirüs bile koruyamaz” diyerek yaptırımları ağırlaştıran, Venezüella’nın IMF’den yardım almasını engelleyen Washington, uluslararası topluma ise “Çin’in yardımlarına teşekkür etmeyin ondan nefret edin” mesajı veriyor.  Peki, “Çin virüsü” söylemi uluslararası güç olmanın sorumluluğundan kaçan ABD’nin güç erozyonunu ne derece önler?

Bloomberg sitesine göre, Washington ve onun merkezinde bulunduğu uluslararası sistem “sersemletici bir darbe alabilir.”

Trump’ın hoşuna gitmeyecek bir başka makaleyi kaleme alan yayın organı ise The Atlantic dergisi. Amerika merkezli dergi şu vurucu cümlelerle geldiğimiz noktayı aktarıyor: “Kendini uzun süredir en iyi, en etkili, teknolojik açıdan en gelişmiş topluluk olarak gören Amerika’nın çıplak bir kral olduğu kanıtlanmak üzere.”